1. HABERLER

  2. ÇEVİRİ

  3. Trump, Netanyahu'nun işine yarar olmasını istiyor
Trump, Netanyahu'nun işine yarar olmasını istiyor

Trump, Netanyahu'nun işine yarar olmasını istiyor

O anda soru artık Netanyahu’yu kimin etkilediği değil, onu görevden almanın bedelini ödeme cesaretine kimin sahip olduğudur.

08 Haziran 2026 Pazartesi 16:01A+A-

Karam Namanın Middle East Monitorde yayınlanan yazısıHaksöz Haber tarafından tercüme edilmiştir.


Binyamin Netanyahu’nun hikâyesi, sadece iktidarda olan bir adamın hikâyesi değildir. Bu, tek bir bireyin kendisini sınırlaması gereken kurumların ötesine geçmesine izin veren ve sonunda onun psikolojik ve siyasi açıdan devletin kendisinden daha büyük bir varlık haline gelmesine yol açan bir siyasi yapının hikâyesidir. Bugün İsrail’de sorulan soru artık “Kim yönetiyor?” değil, daha çok şudur: Netanyahu’nun kibirini dizginleyecek güce sahip olan kimdir? Ehud Barak, Donald Trump ve Ram Ben-Barak’tan gelen üç son sinyal, endişe verici bir tablo çiziyor.

Uzun süredir “güçlü kurumlar” ve “bağımsız stratejik karar alma” modeli olarak pazarlanan bir ülke, şimdi kendini, mutlak otoriteye sahipmiş gibi davranan bir başbakanın liderliğinde, gücünün gerçek sınırlarının Tel Aviv’de değil, Washington’da çizildiğini keşfederek, savunmasız bir durumda buluyor.

Eski başbakan ve eski Genelkurmay Başkanı Ehud Barak, partizan bir eleştirmen olarak konuşmuyor. O, bir zamanlar stratejik disiplinle övünen bir sistemin birikmiş deneyimi olan İsrail’in “güvenlik hafızası”nın bakış açısıyla konuşuyor. Barak, Netanyahu hükümetinin İsrail’i “kuruluşundan bu yana en tehlikeli siyasi ve güvenlik durumuna” sürüklediğini söylediğinde, retorik bir abartıya başvurmuş olmuyor. O, stratejik bir yargıda bulunuyor. Onun uyarısını daha da endişe verici kılan şey, o anı betimlemesi değil, Netanyahu’nun anlatısını çürütmesidir: “Hizbullah’ın ezici yenilgisi”, “grubu on yıllar geriye itme” iddiası, stratejik başarının işareti olarak köylerin yıkılması. Barak tüm bunları “saf illüzyon” ve “aldatmaca” olarak nitelendiriyor ve daha da ileri gidiyor: Köylerin yıkılması, Hizbullah’ı zayıflatmak yerine güçlendiriyor, diyor. Bu, taktikler konusunda bir anlaşmazlık değil. Netanyahu’nun stratejik bir yıkıma sebep olup, bunu İsraillilere zafer olarak sattığına dair doğrudan bir suçlamadır.

Güvenlik doktrini üzerine kurulmuş bir devlette, böyle bir suçlama iflas ilanı anlamına gelir. Savaşın siyasi bir çözümün bir aracı olduğunu – onun yerine geçmediğini – anlamayan bir hükümet, risk yönetimi yeteneğini giderek yitiren bir hükümettir. Oysa krizin derinliği sadece Barak’ın eleştirisiyle değil, dışarıdan gelenlerle de ortaya çıkmaktadır: Beyaz Saray’ın kendisinden gelenlerle. Donald Trump’ın Netanyahu ile yaptığı telefon görüşmesine ilişkin Axios raporu, öfkeli bir Amerikan başkanına dair renkli bir anekdot değildir. Rapor, bu iki adam arasındaki ve şu anda Washington ile Tel Aviv arasındaki ilişkinin gerçek doğasını ortaya koymaktadır.

Trump, Netanyahu’ya “Ben olmasaydım, şu anda hapiste olurdun” dediğinde, ona sadece yolsuzluk davalarını hatırlatmıyor. Onu gerçek bağlamına oturtuyor: siyasi hayatta kalması, iç meşruiyetten çok Amerikan korumasına bağlı olan bir lider.

Trump ona “deli” dediğinde ve “Artık herkes senden nefret ediyor ve senin yüzünden herkes İsrail’den nefret ediyor” diye eklediğinde, kişisel bir hakaret etmiyor. İsrail’in küresel imajını tek bir adamın davranışına bağlıyor. Bu, iki “stratejik müttefik”in dili değil. Bu, vesayet dilidir: Sen çizgiyi aştın ve seni geri çeken benim.

Daha da çarpıcı olanı, siyasi imajını “en İsrail yanlısı başkan” olarak inşa eden Trump’ın, Lübnan’da ateşkes ilan eden, İsrail’in Beyrut’a asker göndermeyeceğini açıklayan ve o yöne hareket eden tüm güçlere geri dönme emri verdiğini teyit eden kişinin ta kendisi olmasıdır. Ardından, düşmanlıkları durdurmak için Hizbullah ile dolaylı bir mutabakata vardığını açıkladı. Birdenbire, İsrail başbakanı artık karar verici değil, kararların alıcısı haline geldi. Bu noktada, Ram Ben-Barak’ın açıklaması o anı mühürlercesine özetliyor: “Güvenlik politikamızı yönetme bağımsızlığımızı kaybettik.” Bu duygusal bir patlama değil. Bu, İsrail’in stratejik özerkliği mitinin kendi siyasi elitinin gözleri önünde eridiğinin kabulüdür.

Peki, İsrail’de savaş ve barış kararlarını gerçekte kim kontrol ediyor? Lübnan’da gerginliğin tırmanmasının sınırını kim belirliyor? Beyrut’un güney banliyölerinin vurulup vurulmayacağına kim karar veriyor? Gerçekler, Netanyahu’nun Beyaz Saray’ın duvarına çarpana kadar mutlak yetkiye sahipmiş gibi davrandığını gösteriyor. Ancak o zaman İsrail, “güvenlik egemenliğinin” on yıllardır söylendiği kadar mutlak olmadığını ve nihai kırmızı çizgileri Washington’un çizdiğini hatırlıyor. Paradoks ise, bu çarpışmanın Netanyahu’nun kibirini mutlaka dizginlemediği. Onu yeniden şekillendiriyor.

Yolsuzluk davaları ve siyasi kırılganlıkla karşı karşıya olan Netanyahu, hayatta kalmasının iç politikada kendisini “yerine konulamaz”, uluslararası arenada ise “vazgeçilmez” olarak sunmasına bağlı olduğunu biliyor. Bu nedenle sınırda oynuyor: Lübnan’da gerilimi en üst düzeye çıkarıyor, Beyrut’un güney banliyölerine saldırı tehdidinde bulunuyor, tabanına güç sinyalleri gönderiyor; ardından Amerikan baskısı altında geri çekiliyor ve bu geri çekilmeyi “stratejik bilgelik” olarak sunuyor. Bu oyunda, İsrail’in bir raundu kazanıp kazanmaması o kadar önemli değil; asıl önemli olan Netanyahu’nun merkezde kalması, tüm ipleri elinde tutması ve Amerikan azarlamalarını bile siyasi sermayeye dönüştürmesidir: Ben, Washington öfkeli olsa bile, atlanamayacak adamım.

Tehlike tam da burada yatıyor: Onun kibirine içeriden bir sınırlama getirilemiyor. Askeri kurumlar farklı bir vizyon dayatamıyor. Siyasi muhalefet ise onu koltuğundan indirecek güce sahip değil. Kutuplaşmış ve parçalanmış İsrail halkı ise bir kırılma anı yaratamıyor. Ehud Barak yerel radyoda hükümetin halkı yanılttığını, köyleri yıkmanın Hizbullah'ı güçlendirdiğini, İsrail'in Lübnan'daki stratejik fırsatı heba ettiğini haykırıyor; ancak sesi bir “uyarıcı uzman”ın sesi olarak kalıyor, karar vericinin değil. Ram Ben-Barak, İsrail'in güvenlik bağımsızlığını kaybettiğini ilan ediyor, ancak bu itiraf liderlik değişikliğine yol açmıyor; sadece daha derin bir çaresizlik hissine yol açıyor.

Bu arada, ABD’nin baskısı —tonu ne kadar sert olursa olsun— Netanyahu’yu görevden almak değil, onu kontrol altında tutmak amacıyla yapılıyor.

Trump ona “istifa et” demiyor. Ona “burada dur” diyor; çünkü Netanyahu, İran’la müzakereleri aksatıyor, İsrail’in küresel imajına zarar veriyor ve ABD’nin stratejik hesaplamalarını zorlaştırıyor. Başka bir deyişle, Washington Netanyahu’nun yararlı olmasını istiyor, sınırsız olmasını değil. Yanlış zamanda Lübnan’da bir cephe açan bir lider değil, gerektiğinde işini yapabilen bir lider istiyor. Böylece, Amerikan baskısı Netanyahu’nun iktidarını sona erdiren bir mekanizma değil, onu yeniden üreten mekanizmanın bir parçası haline geliyor.

Öyleyse, Netanyahu’yu gerçekten kim etkiliyor? İçeride, kesin olarak kimse. Dışarıda ise Washington, Netanyahu’nun büyük maceraları üzerinde veto hakkına sahip; ancak bu veto hakkını onu görevden almak için kullanmak istemiyor. Sonuçta garip bir durum ortaya çıkıyor: Eliti stratejik özerkliğini kaybettiğini kabul eden, ancak liderlik değişikliği yoluyla bunu geri kazanamayan bir devlet. Eski başbakanı, mevcut hükümetin ülkeyi tarihinin en tehlikeli krizine sürüklediğini söyleyen, ancak o hükümetin hâlâ görevde kalarak savaşı sanki bir iç siyasi araçmış gibi yönettiği bir devlet.

Bu bağlamda, “Amerikan baskısının” Netanyahu’nun davranışını değiştireceği inancı, iç rahatlatıcı bir yanılsama haline geliyor. Deneyimler, Netanyahu’nun kibirinin herhangi bir iç siyasi kısıtlamayı aştığını ve Amerikan baskısının, geldiğinde, öncelikle ABD’nin çıkarlarına hizmet ettiğini, İsrail’in kendi kendini düzeltmesine değil, göstermektedir. Netanyahu’yu dizginleyen şey “kurumsal bilgelik” ya da “denetim ve denge” değil, onun kumarlarının Washington’un stratejik öncelikleri ile çatıştığı durumlarda Amerikan gücünün sınırlarıdır. O zaman bile, o bu sınırları ahlaki ya da stratejik bir sınır olarak değil, müzakerenin bir parçası olarak görür.

O halde asıl soru, Netanyahu’nun kibirine kim karşı çıkıyor değil, İsrail’in —on yıllardır “sağlam demokrasi” ve “güçlü kurumlar” iddiasında bulunmasına rağmen— bir adam devleti uçuruma sürüklemeye karar verdiğinde onu dizginleyebilecek mekanizmalar kurmayı neden başaramadığıdır. Üç açıklamadan ortaya çıkan cevap acı: sistemin kendisi yıllarca Netanyahu’nun kibirinden faydalandı, bunu yurt içinde ve yurt dışında kullandı, ta ki bir araç olarak şekillendirdiği adamın amaç haline geldiğini çok geç fark edene kadar.

O anda soru artık Netanyahu’yu kimin etkilediği değil, onu görevden almanın bedelini ödeme cesaretine kimin sahip olduğudur. Şu ana kadar bu cesaret Tel Aviv’de yok; sadece Washington’dan gelen öfkeli telefon görüşmelerinde var. Bu görüşmeler oyunun kurallarını değiştirmiyor, sadece kuralları kimin yazdığını hatırlatıyor.


* Karam Nama, İngiliz-Iraklı bir yazardır. Yayınladığı kitaplar arasında “An Unlicensed Weapon: Donald Trump, a Media Power Without Responsibility” ve “Sick Market: Journalism in the Digital Age” bulunmaktadır.

 

HABERE YORUM KAT