1. YAZARLAR

  2. ESRA SARAÇ AY

  3. Toplumsal Cinsiyet Tartışmaları ve Ötesi
ESRA SARAÇ AY

ESRA SARAÇ AY

Yazarın Tüm Yazıları >

Toplumsal Cinsiyet Tartışmaları ve Ötesi

01 Temmuz 2020 Çarşamba 13:08A+A-

En geniş anlamıyla kadın meselesi bir sosyal yara olarak varlığını sürdürürken öte yandan postmodernist çevrelerce batı dışı toplumlara karşı bir tahakküm aracı olarak da kullanılmaya devam ediyor. “Kadına yönelik şiddet”, “kadın-erkek eşitsizliği”, “ailenin korunması”, “kadınların sosyal-siyasal hakları”, “kadının özgürlüğü” konuları son yılların popüler gündemlerinden olmayı sürdürüyor. Kadın cinayetleri artarken aileyi korumak için alınan tedbirler pek de işe yaramış gibi görünmüyor. Kimileri boşanma oranlarının artışını ailenin bozulmasının nedeni olarak görürken, kimileri de artan şiddet nedeniyle artık aile kurumunu korumayı bırakmak gerektiğini savunuyor. Ancak hem boşanmalar hem de aile içi şiddet tüm varlığıyla karşımızda duruyor.  

Batı kökenli ideolojilerin kendilerini merkeze alarak dünyadaki tüm diğer yaşam biçimlerini ötekileştirmesi ve dönüştürmeye çalışması ülkemizde siyasal ve hukuki bir baskı unsuru olarak karşımıza çıkıyor. Bunun yanısıra son zamanlarda hem siyaset hem hukuktan daha fazla belirleyici olan sosyal medya, postmodern yaşam biçimini bir şekilde dayatıyor. Sosyal medyada aktif, örgütlü bazı lobiler; barış, eşitlik, saygı gibi evrensel değerlerin arkasına sığınarak fıtrat karşıtı düşünce biçimlerini, sağlıksız ruh halini, ahlaki kaygı gütmeyen yaşam tarzlarını daha da görünür hale getirerek normalleştirmeye çalışıyor.

Öte yandan dindar bazı kesimlerde Batı kaynaklı her şeye topyekûn bir reddiye tutumu görüyoruz. Şimdiye dek Batıdan gelen felsefeden, endüstriden, bilimden istifade ederken zararlarını da gördüğümüzden ötürü Batılı ideolojilerin söylem ve projelerine karşı temkinli davranma sorumluluğu duyuyoruz. Ancak bazılarımız toptan karşı çıkma eğiliminde. Bu reaktif aksiyon alış bazen hata yapmaya ve bazen de kendi eksiklerimizin üzerini örtmeye yol açıyor. Öyle ki; kendi açık yaramızı gösteren bir Batılı olduğunda, adeta bir sorun yokmuş gibi davranıyoruz. Oysa biz Müslümanlar özeleştiriyi İslami bir sorumluluk, bir gelişim fırsatı olarak görmüş, bu sayede yüzyıllarca bilimin, felsefenin, sanatın öncüsü konumunda olmuşuz. Tarihimizde baskı ve despotizmin olduğu dönemler siyasi ve düşünsel tıkanmalara neden olmuş, bu da bizi dış tehditlere açık hale getirmiştir.

Hasan Turabi şöyle diyor:

“Düşünce Müslümanların dini anlamaları ve dinden anladıklarıdır yani düşünce insan kazanımıdır; diğer olaylar gibi eskimeye uğrar, musibete uğrar, doğar, yenilenir…

Dinimiz konusunda dış kaynaklı sorunlarla karşılaşıyoruz. Düşünsel ve içtihat alanında Allah'a ibadet ederken, insanın kazanımı olan bilgilerden faydalanırken farkına varmadan kültürel bir saldırıya maruz kalabiliriz. ... Diğer taraftan kendi İslam toplumumuzda kendiliğinden iç kaynaklı sorunlar teşkil edebilir. Farkında olmadığımız gibi, nasıl çözüme kavuşturacağımızı da kestiremeyebiliriz. Zira toplumlarımız gelenek ve örften kaynaklanan bazı anlayışları din olarak görüyor ve bunlara en ufak şekilde dokunulmasına izin vermiyor.”1

Müslüman toplumlarda sanki bir sorun yokmuş gibi, sanki tüm bu "ailenin bozulması/çözülmesi" sorununu dış güçler; modernistler, postmodernistler, feministler vs. çıkarmış gibi bir düşünme tarzı mevcut. Bakıldığında, bu düşüncenin haklı yanları, sahici endişeleri var ancak yetersiz, tepkisel ve indirgemeci. Mesele tümüyle postmodernitenin getirdikleri/götürdükleri ekseninde ele alınarak bir kaygı ortamı oluşturuluyor ve bu da konuya etraflıca yaklaşmaya, eleştirel düşünmeye engel oluyor. Oysa biz kendi sorunlarımızı çözme, yaramızı kendimiz teşhis ve tedavi etme sorumluluğunu almalıyız.

Son yıllarda “toplumsal cinsiyet eşitsizliği”ni önlemek amacıyla imzalanan İstanbul Sözleşmesi; “kadın-erkek eşitliği/farklılığı”, “cinsiyetsizlik”, “eşcinsellik” gibi bazı tartışmaları da beraberinde getirdi. Müslümanlara hitap eden yayın organlarında pek çok yazı ve habere de konu olan bu tartışmalar, hazırlanan raporlar, araştırmalar gündemde hayli yer buldu. “LGBT hakları” adı altında her türlü davranım, görünüm ve ilişkiyi meşrulaştıran, üstelik herkese bunu meşru görmeyi dayatan söylem ya da ifadeler metinde yer almasa da sözleşmedeki dil ve kullanılan bazı kavramlar Müslümanların hayli tepkisini çekti. Bu bağlamda Müslümanların ortaya koyduğu tepkiler “kadına yönelik şiddet”e işaret edilerek mecrasından uzaklaştırıldı ve esaslı bir tartışmaya yol açmadı. Bununla birlikte sözleşmeye dönük eleştirilerde kadına şiddet ve istismar hakkında söyleyecek bir sözümüz yokmuş gibi, bu konuyu önemsemiyor gibi bir dil kullanıldığı için işlevsel bir yere ulaşmadı. Bu tartışmalar neticesinde ne zaman bir kişi ya da kurum kadına yönelik şiddeti önlemekten söz etse; ne zaman bir yerde kadın, eşitlik, toplumsal cinsiyet vb. sözcükler kullanılsa, hemen "aile elden gidiyor" tepkilerini vermeye matuf bir eğilim oluştu. Bu, bir bakıma "bu konulara hiç girmeyelim" anlamına gelmekteydi. Oysa yaşadığımız coğrafyada kadınlar şiddetin, ahlaksızlığın, zorbalığın, eşitsizliğin kurbanı olmaya devam ediyor.

Postmodernitenin bize dayattığı düşünce biçimine karşı çıkıyor olmamız, geleneksel değerleri tümüyle kabul etmemizi gerekli kılmıyor. Hem postmoderniteyi hem de geleneksel düşünceyi aynı zamanda eleştirebilir, kendi özgün düşüncemizi Kuran ve Sünnet temelinde oluşturabiliriz.

Bu yazıda ailenin kurucu unsurlarını; kadın ve erkek olmanın ne anlama geldiğini farklı açılardan ele alacak, postmodern teorilerin ve geleneksel-kültürel normların nasıl zarar verdiğini inceleyecek ve bu vesile ile toplumsal cinsiyet kavramını tartışmış olacağız.

Cinsiyetin Biyolojik Oluşumu

Varlığımızı borçlu olduğumuz iki cinsiyet; sperm bankalarına, Amazon ütopyalarına rağmen hâlâ insan soyunun devamı için yegâne seçenektir. Bununla birlikte ilginç olan; anne karnında neredeyse aynı görünen eril ve dişil fetüsün yetişkin olduğunda nasıl bu kadar farklılaşabildiğidir.

İnsanların etnik kökeni, göz rengi, fiziki yapısı, ten rengi çeşitlilik gösterirken (biyolojik) cinsiyet sadece 2 tane. Aslında teknik olarak cinsiyet sayısının artması, tür için bir avantaj.2 Canlıların yaklaşık %99’u iki cinsiyetli olsa da çok az sayıda çok cinsiyetli (yani dişi, erkek gibi değil de, ten rengi gibi çeşitleri olan) canlılar var. Kromozomların mutasyona uğrayarak türün yok olma tehlikesiyle karşılaşabileceği gibi bir teori olsa da nedeni kesin olarak bilinemiyor.

Genetik yapımızda bulunan bir kromozom biyolojik cinsiyetimizi belirler. Ana rahmine düştüğü ilk anda insan yavrusu erkek ya da dişi olma potansiyeli taşır. Erkekler için XY kromozom yapısı ve dişiler için XX yapısının karakteristikleri tarafından temsil edilen genetik koda bağlı olarak farklılaşır. Genetik kodun etkisiyle erkeklerde testiküler hormonlar salgılanır bu da dişil özellikleri köreltici bir etki yapar. Yeterli testosteron düzeyinin mevcut olmaması halinde genetik programa bakılmaksızın farklılaşma her zaman dişil yönde gerçekleşir. Başka bir ifade ile genetik kod erkek bile olsa testosteron miktarındaki bir yetersizlik dişil cinsel özelliklerin gelişimi ile sonuçlanacaktır. Dişileşme ilkesi erkekleşmeden önce gelir.3

Genetik kodları dişi olan bir bebek anne karnında aşırı androjene (erkeklik hormonları) maruz kalırsa doğup büyüdüğünde davranışları daha "erkeksi" bulunabilir, çok hareketli ve saldırgan olabilir. Aynı şekilde genetik kodları erkek olan bir bebek de anne karnında yetersiz androjen nedeniyle ileriki yaşamında pasif ve "kadınsı" bulunabilir. Ancak bu esas cinsel kimliğini etkilemez. Yani temelde, embriyo halindeyken genetik programımızda belirlenmiş olan biyolojik cinsiyetimiz anne karnında hormonların etkisine maruz kalarak şekillenir. Bu şekil alış; doğum sonrası sosyal çevrenin etki ve yönlendirmeleri ile ebeveynin beklenti, tutum ve davranışlarıyla daha da değişecektir.

Cinsiyetin Psiko-Sosyal Gelişimi

Her insan yavrusu doğumuyla, sahip olduğu huzurlu ve konforlu ortamdan acı bir ayrılık yaşar. Şimdi dünyaya gelmiştir ve akciğerleriyle gaz halindeki havayı soluması; ağzını kullanarak meme emmesi; 9 aydır içinde rahat olduğu pozisyondan vazgeçmesi; tenine değen giysilere tahammül etmesi; etrafında duyduğu seslere, görüntülere alışması; yaşadığı problemlere çözüm bulması gerekmektedir. Zamanla gözlemler, keşfeder, öğrenir, sosyalleşir. Doğduğunda ona bakım veren ile (anne) ilk bağı kurar, zamanla farklı ilişkileri deneyimler, yeni insanlar tanır. İkinci tanıdığı insan (sıklıkla) babadır. Hayatının bu ilk yıllarında kendi cinsiyetinden olan ebeveyni ile karşı cinsten ebeveynini ve aralarındaki ilişkiyi gözlemler. Hemcinsi olan ebeveyni (veya ebeveyn konumundaki kişiler) ile özdeşim kurar; yani tutum ve davranışlarını model alır, duygu ifadelerini taklit eder, ona benzemeye çalışır. Kromozomlarıyla belirlenen cinsiyetinden başka bir biçimde, içine doğduğu ortamda maruz kaldığı davranışları gözlemleyerek cinsiyetini yeniden oluşturur.  Yaklaşık 2 yaşından itibaren bir çocuk kendi cinsiyetini bilir, cinsel organları tanır, ailesinin bu cinsiyete uygun bulduğu rollere göre davranmaya çalışır. Farklı cinsiyetteki diğer çocukları, davranışları ve görünüşü bakımından inceler. Parmaklarını merk ettiği gibi cinsel organlarını da merak eder, hem kendi bedenine dokunur hem de diğer çocuklara dokunarak cinsel oyunlar oynar. Bu süreçte ebeveyni onun merak ettiklerini uygun biçimde anlatır, yaptığı şeylere saygı gösterir, sevgi ve onay ile büyürse, yetişkinlerden sert ve baskıcı bir müdahaleye maruz kalmaz ve uygun, yapıcı örneklik sergilenirse çocukta sahip olduğu cinsiyet koduna uygun kişilik ve davranış özellikleri gelişmesi beklenir.

Ancak (islami bir ahlaka sahip olan aileleri tenzih ederek) toplumda sıklıkla kız çocuklarına iffetli ve edepli olmaları, otururken bacaklarını kapatmaları, erkeklere karşı dikkatli olmaları, kıyafetlerine dikkat etmeleri öğütlenirken erkek çocuklarının cinsel organları teşhir edilir, mahrem bir operasyon olan sünnet için gösterişli düğünler yapılır, kızlara karşı girişken olmaları teşvik edilir ve ne kıyafet ne de edeple ilgili pek fazla öğüt verilmez. Bu iki yüzlü ve gayri ahlaki tutuma daha az ya da daha çok, hepimiz maruz kalırız. Bu da bizim cinsiyetimize göre nasıl davranacağımızı, yani bir bakıma kim olarak göründüğümüzü belirler.

İnsanların cinsel gelişimini incelediğimizde çocukla ebeveyni arasındaki psiko-sosyal etkileşimin cinsel kimliğin belirlenmesinde oldukça önemli olduğunu, genetik ve hormonal unsurların etkisinin görece az olduğu bilinmektedir. Yani sağlıklı bir aile sistemi varsa çocuğun varlığı olduğu gibi onaylanıyor, duygularını ifade etmesine olanak tanınıyor, korkutarak ve aşağılama ile değil saygı ve sevgi ile işler yoluna konuluyorsa çocukta biyolojik cinsiyetine uygun bir cinsel kimlik oluşur.

Sıklıkla çocukluk dönemindeki cinsel istismar, bazen de travmalar ya da anormal bazı durumlar sağlıklı bir cinsel kimliğin oluşmasına engel olur. Ailede ebeveynlerden birinin yokluğu, ilgi ve sevgi veremeyişi, ebeveynlerden birinin ağır bedensel ya da ruhsal bir hastalık yaşıyor olması, çocuğun hemcinsinden arkadaşlarla oynayamaması, çocuğun karşı cinstenmiş gibi muamele görmesi, aşırı korunması, ilgisizlik, fiziksel güzelliğin öne çıkarılması çocuğun cinsel kimlik ve yöneliminde bozukluk oluşmasına neden olabilir.

Cinsiyet Görünümleri

Çevremizdeki insanlara baktığımızda görebildiğimiz şeyler üzerinden bir değerlendirme yapar ve zihnimizde çoktan oluşmuş olan tanımlar içine yerleştirmeye çalışırız. Uzun bir elbise giymiş ve başında bir örtü varsa kadın olduğunu düşünürüz. Ama başka bir toplumda başka bir coğrafyada bu erkek olduğu anlamına da gelebilir. Kadın görüntüsü ve erkek görüntüsü zamana ve mekana göre değişir. Tarih boyunca farklı coğrafyalarda kadın ve erkek görünümlerinin değiştiğini biliyoruz. Sadece görünüm değil, kadın ve erkek arasındaki iş bölümü de coğrafya ve tarihe göre değişkendir. Bazı toplumlarda hassaslık, şefkat ve değişen duygusallık erkeklerde, saldırganlık ve kurnazlık kadınlarda görülebiliyor. Dalış yapmak, kano kullanmak, ev inşa etmek bazı durumlarda kadın işi olurken örgü örmek, giysi dokumak, yemek pişirmek bazen erkek işi olabiliyor.4 Eskiden beri kadınlar statü, hareketlilik ve liderlikte erkeklere tabii oldu. Bu eşitsizliğin çocuk bakımı ve ilkel teknolojik koşullar nedeniyle değişmesi mümkün değildi. Eşitsizliğin boyutu ekoloji ve iş bölümüne göre değişiyordu ama her şekilde eşitsizlik insan tarafından yapılan kültürel bir dayatmadan çok bir hayatta kalma meselesiydi.5 Antropolog Levi Strauss cinsel iş bölümünü inceleyerek bunun biyolojik bir uzmanlaşma olmadığını yani insanların biyolojik cinsiyetlerinden dolayı belli başlı işleri yapıp yapmadıklarını, aksine başka bir amacı olması gerektiği sonucuna ulaşır. Çünkü bazı toplumlarda kadın/erkek işi olarak görülen şey bir başka toplumda tam tersi olabiliyor. Şayet kadın/erkek işi olan şeyler kesbi değil de tamamen biyolojik/vehbi kökenli ise bunun her toplumda aynı işler olması gerekirdi. Cinsiyete dayalı iş bölümü katı biçimde pek çok toplumda ayrılmışken, işin ne olduğu tümüyle değişkendir. Strauss bunu iki cinsiyet arasında karşılıklı bağımlılıkla ve hayatta kalmak için kurduğumuz akrabalık sistemleriyle açıklıyor.

İnsanlar cinsiyetlerine uygun davranmayı yakın çevresindeki insanlardan öğrenir. Çevremizde bir bebek doğduğunda erkekse mavi, kızsa pembe giydirilir. Cinsiyetine göre farklı davranış kalıpları öğretilir, bazı duygular uygun görülmez ve bazı özellikler teşvik edilir. “Normal” ya da “ideal kadın/erkek hedefi”ne uygun yetiştirilmeye çalışılır. Toplum içinde birine “kadın” ya da “erkek” denildiğinde sadece biyolojiden bahsedilmez, görünümü hakkında bir fikir beyan edilmiştir. Aslında onun hangi kromozoma, hangi cinsel organlara sahip olduğu, hangi hormonları ne kadar salgıladığını bilemeyiz, doğrusu bilmemiz de gerekmez, bildiğimiz tek şey onun kadın ya da erkek görüntüsünde olup olmadığıdır. Bununla beraber "ne kadar erkek" ya da "ne kadar kadın" olduğu hakkında da farkında olmadan yorum yaparız. Peki erkek dediğimizde bu ne anlama gelir?

-Cesaret ve güç gibi özellikler mi?

-Vücut kütlesinin büyüklüğü mü?

-Genlerindeki y kromozomu mu?

-Giydiği pantolon ve ceket mi?

-Testiküler hormonlar mı, iç ve dış cinsel organlar mı?

-Yaptığı işler ya da mesleği mi?

-Kurban kesmesi mi, savaşması mı? 

-Bazı çocukların ona baba demesi mi?

-Sakal ve bıyıklarının olması mı ya da pembe giymeyip mavi giymesi mi?

-Hepsi mi veya hiç biri mi?

Gelenekten tevarüs eden verili değerler ve içine doğduğumuz mevcut kültür “erkek” sözcüğünün içine tüm bu sorular için belirli cevaplar yüklemiş ve bunu katı bir şekilde sınırlamıştır. İdeal bir erkek tanımı vardır. Ufak sapmalara göz yumulsa bile tüm erkeklere bu ideal erkek tanımına ulaşması gerekliliği yüklenir. Daha çocukken yapılan bu yüklemeler bazen baskı ve zorlama içerir, bazen mizacına aykırıdır, bazen de yol gösterici ve rehberlik edici bir nitelik taşır. Bazen dine dayalı yönlendirmeler içerse de son kertede kültüre aittir.  "Erkek dediğin... yapar/yapmaz", "erkek gibi", "erkek adam" şeklinde devam eden konuşmalar çoğunlukla bu ideal erkek formunu dayatır.

Bunun bir de kadın versiyonu vardır. "Kadın dediğin” şeklinde başlayan konuşmalar belli bir kadın idealini dayatır ya da varsayar. Kültürün neden olduğu bu düşünce biçimi kadınların belli şekillerde davranmasını ya da davranmamasını öğretir. Bu ideal kadın formundan her sapma şiddetli bir şekilde kınanır ve anormal kabul edilir. Bununla beraber kadınlık ve erkeklik biçimlerinin yeterli bulunmadığı durumlar vardır. Toplumun oluşturduğu bu baskı bazı ailelerin tampon işlevi görmesi ile kişi üzerinde olumsuz bir etki oluşturmazken, bazen de görünmeyen ama ağır bir bedel ödetir.

Çoğu zaman nedenleri fark edilmeyecek biçimde kişiler derin bir utanç, öfke duygusu ya da endişelerle yaşar. Bunu telafi etmek için kadınsı ya da erkeksi özelliklerini aşırı vurgulama eğiliminde olabilir. Kimileri öfke patlamaları yaşar, “maço” davranışlar gösterir, güç gösterisinde bulunur. Kimisi çok şikayetçi, “dırdırcı”, kendini ifade etmek yerine sürekli mutsuz ve mızmız davranışlar gösterir. Kimi erkekler cinsiyetini öne çıkararak kendini kanıtlamaya çalışır, kimi kadınlar da erkek gibi davranarak güç kazanacaklarını zanneder. Bu sağlıksız davranışlar sıklıkla cinsiyet algısıyla ilgili çocukluk döneminde oluşturulmuş yanlış inançlardan veya baski ve zorlamalar dan kaynaklıdır.

Buharlaşan Cinsiyet

Peki toplum kişiye cinsiyeti ile ilgili bir yönlendirmede bulunmamalı mı?

Postmodern düşünürlerce kadınlık ve erkeklik hakkındaki katı uygulamalar ve yönlendirmelerle ilgili tartışma sürdürülüyor. Kimileri erkeklerin sadece üretim amacıyla kullanıldığı bir Amazon ütopyası tasarlarken, kimileri ataerkil sistemin kendiliğinden çökeceğini öne sürmüş, kimileri de Marksist bir çözümleme ile kadın proletarya diktatörlüğünün mutlak eşitliğe ulaştıracağını savunmuş. Ancak bunun da başka eşitsizliklere yol açacağı, ataerkil düzenin hâlihazırda erkekleri de ezdiği çıkarımlarından hareketle feminist teorinin ulaştığı nokta mutlak bir rölativizmi savunarak toplumsal cinsiyet eşitsizliğini ortadan kaldırmak. Tabiatında tepkisel olan bu teorilerin cinsiyet rollerine dönük yapısökümcü çözümlemeleri cinsiyeti buharlaştırıyor. Kadın ya da erkek değil doğrudan insan bedeni tüm değer, sınır ve anlamlardan arındırılmak isteniyor.

Allah tarafından takdir edilen XX veya XY kromozomları cinsiyetimizi belirlemede vehbi olandır. Yani bizim irademiz dışında oluşan biyolojik cinsiyettir. Cinsiyetimiz anne karnında hormonların, psikolojik olarak ebeveynlerimizin beklentilerinin, atalarımızdan gelen aktarımların, ebeveyn tutumlarının ve kültürün etkisi altındadır. Sosyal bilimciler toplumsal cinsiyet kavramı ile biyolojik cinsiyetin toplumsal ve kültürel kurgulanışı ya da tarihsel ve toplumsal olarak varolan cinsiyet kalıp ve rollerini inceler.6 Bu incelemeler gösteriyor ki toplumda başka pek çok adaletsizliğin yanısıra cinsiyet temelli bir adaletsizlik de var. Yakın zamana kadar bazı suçlar cinsiyete göre farklı cezalandırılmış, kadınların oy kullanma, eğitim, miras ve mülk edinme hakkı tanınmamış, ve hâlâ günümüzde bazı haramlar "kadınlara daha haram" olarak görülürken anlıyoruz ki insanlar eşit ama bazı insanlar daha eşit.

Feminist çevrelerde cinsiyet üzerindeki kültürün etkisi tümüyle ortadan kaldırılırsa yani “toplumsal cinsiyet” diye bir şey olmazsa geride hiçbir sorun kalmayacağı tezi tartışılıyor. Oysa bu, kültürü tümüyle ortadan kaldırmak, adeta uzayda yeni bir yaşam kurmak anlamına gelir. Kültür; belli bir toplumdaki insanların düşünüş, davranış, değer ve beğenilerine kadar pek çok şeyi belirler. Biyolojik olarak insan varsa cinsiyet vardır. İnsan varsa kültür vardır. Dolayısıyla cinsiyetlere göre roller de vardır, daima olacaktır. Sorun; bu rollerin bir tarafın çıkarına diğer tarafın zararına olacak şekilde adaletsiz dağılmasıdır.

Dinimiz cinsiyetlerimize göre farklı sorumluluklar ve sınırlar belirler. Aynı zamanda biyolojik farklılıklarımız (kadınların doğum yapması ve erkeklerin daha iri olması gibi) da mutlak bir toplumsal cinsiyet eşitliğinin imkansızlığının adeta kanıtıdır. Biz Müslümanlar eşitlik değil adalet talebi ve iddiasıyla geleneksel kültürün, din adına ve dine rağmen oluşturduğu yanlış düşünce ve inançlarla mücadele etmekteyiz ve etmeliyiz. Postmodern düşüncelerin cazibesine boyun eğmeden özgün tutumumuzu belirleyebiliriz. Cinsiyetimiz varoluşumuzla ilgilidir. Bizi biz yapan şeylerden biridir ve nasıl yaşayacağımızı dinimize göre belirleriz. Kur'an ve Sünnet tarafından belirlenmemiş konularda ise kendi fıkhımızı üretiriz. 

Bugün, tarım toplumunda bir geniş aile içerisinde değil de şehirde çekirdek aile olarak yaşayan kadın ve erkeğin sorumlulukları eskisinden epey farklı. Çocuk terbiyesi ve eğitimi eskiden ana babaya ait bir sorumlulukken bugün kreşler, okullar ve sosyal medya ele geçirmiş durumda. Emeğin yeniden üretimi olarak ev işleri (ev düzeni, temizlik, bulaşık, çamaşır, ütü gibi modern zaman görevleri), eskisine hiç benzemiyor. Eğitim almak ve para kazanmak artık pek çoğumuz için bir zorunluluğa dönüşmüş. Tüm bu değişimlere karşın işten dönen kadın çocuğuna bakıp ev işleriyle meşgul olurken erkek herhangi bir sorumluluk duymuyorsa ya da erkek dışarıda çalışıp para kazanırken kadın hiç para kazanmadan ve paranın yönetiminde söz sahibi olmadan tüm zamanını angarya işlere ayırıp aynı zamanda çocuk yetiştirmek gibi çok önemli bir işi de yapıyorsa, üstelik kendi adına yaptığı hiçbir şey yoksa  buradaki adaletsizliği konuşuyor olmalıyız.

Son kertede aile içindeki sorumluluklarımız, yaşam tarzımız, tutum ve davranışlarımız vehbi değil kesbidir. Seçme ve değiştirme hürriyetine, kendi irademizle şekillendirme imkânına sahibiz. Değişen zamanda değişen işler, her ailenin kendi koşulları içinde değerlendirilmelidir. Bize düşen Kur'an ve Sünnet temelinde adil bir yaşam sürmektir.

 

Dipnotlar:

1- Hasan Turabi, İslami Düşüncenin İhyası, 32, 86 / Ekin Yayınları

2- https://evrimagaci.org/canlilarda-neden-sadece-iki-cinsiyet-bulunur-73

3- Otto F. Kernberg, Aşk İlişkileri, 18 / Ayrıntı Yay.

4- Margaret Mead, Cinsiyet Rolleri ve Kişilik; (Rayna R. Reiter’a ait “Kadın Antropolojisi” kitabından, Dipnot Yay.) 

5- Rayna R. Reiter, Kadın Antropolojisi, 80 / Dipnot Yay.

6- Fatmagül Berktay, Tarihin Cinsiyeti, 65, Metis

YAZIYA YORUM KAT

8 Yorum