Tahran’ın meydan okuması ile Trump’ın tutarsızlığı arasında: Yalan, siyasi gerçekliğe dönüştüğünde

Tahran’ın meydan okuması ile Trump’ın tutarsızlığı arasında: Yalan, siyasi gerçekliğe dönüştüğünde

Siyasette hiçbir şeyin doğru olması gerekmediğinde, siyasette her şey yanlış olabilir.

Karam Nama / MEMO

Günümüz dünyası, sanki iki usta masalcı – Tahran ve Donald Trump – tarafından yönetiliyormuş gibi hissettiriyor; her ikisi de gerçeği kendi tarzında çarpıtıyor, her ikisi de jeopolitik arenayı yalanı gerçek, inkârı ise devlet yönetimi olarak kabul etmeye zorluyor. İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bagai, “Şu anda ABD ile herhangi bir müzakere yürütülmüyor” dediğinde, bir iddiayı çürütmüyor; bir doktrini ilan ediyor. İran’ın siyasi sözlüğünde, gerçek artık politikanın sınırlarını belirlemiyor. Yalan artık bir taktik değil; yönetimin mimarisidir.

Trump’ın gerçekle ilişkisi ise farklı bir eksende işliyor. O, dünyanın gözü önünde olduğunu tam olarak bilerek, açıkça ve defalarca yalan söylüyor. Çelişkileri tesadüf değil; bunlar iktidarın araçlarıdır. Pozisyonunu sürekli değiştirerek, müttefiklerini ve düşmanlarını, en son açıklamasını —ne kadar inandırıcı olmasa da— potansiyel bir politika olarak kabul etmeye zorluyor.

Trump gerçekliği gizlemiyor; alternatif gerçeklikler üretiyor ve başkalarını bu gerçeklikler içinde yolunu bulmaya zorluyor. Bu sadece etik bir çöküş değil; otoritenin doğasında yaşanan bir dönüşümdür. İktidar artık tutarlılık gerektirmiyor —sadece, ne kadar zayıf olursa olsun, kendi anlatısını dayatma yeteneği gerektiriyor.

Buna karşılık İran’ın yalanları savunma amaçlı ve çok daha küstahçadır. Gizli arabulucular ve sessiz görüşmelerle ilgili sızıntılar çoğalırken Tahran’ın arka kanal görüşmelerini inkâr etmesi, Washington’u ya da dünyayı ikna etmeye yönelik bir girişim değildir. Bu, iç kamuoyuna “devrimci” kaldığını, taviz vermediğini ve boyun eğmediğini güvence altına almaya yöneliktir. Yalan içe dönüktür — sadık taraftarlara, milislere ve ebedi direniş mitolojisi üzerine inşa edilmiş bir siyasi kültüre yöneliktir.

İslam Cumhuriyeti için inkâr bir iletişim stratejisi değil; bir hayatta kalma mekanizmasıdır. Müzakereleri kabul etmek, rejimin temel çelişkisini ortaya çıkaracaktır: son derece pragmatik, çoğu zaman çaresiz bir diplomasiyi maskeleyen devrimci retorik.

Bu karşılıklı aldatmacayı tehlikeli kılan şey, artık kararları gizlememesi, yetersizliği gizlemesidir. İran, ABD’ye askeri olarak karşı koyamaz. Savaşın maliyetini karşılayamaz. Bir anlaşmaya ihtiyacı olduğunu kabul edemez. Trump, tüm cesaretine rağmen, tam ölçekli bir çatışmanın ne siyasi ne de stratejik olarak uygulanabilir olmadığını biliyor. Bu nedenle her iki taraf da tek bir noktada birleşiyor: savaşın yerine geçen yalan, hiçbir tarafın çözmek ya da tırmandırmak istemediği bir çatışmayı yönetmek için bir araç.

Ancak asıl derin kriz, yalanların kendisinde değil, bunların normalleşmesinde yatmaktadır. Uluslararası sistem artık, yanlış olduğu bilinen açıklamaları analiz için meşru girdiler olarak kabul etmektedir. Medya kuruluşları, İran’ın inkârlarını sanki inandırıcıymış gibi irdelemektedir. Yorumcular, Trump’ın tweet’lerini sanki tutarlı bir politikaymış gibi incelemektedir. Diplomatlar, uydurulduğunu bildikleri anlatılar etrafında müzakere etmektedir. Küresel siyasetin tüm mekanizması, gerçeğin isteğe bağlı, yalanın ise işlevsel olduğu bir dünyaya uyum sağlamıştır.

Bu durum, yalnızca siyasi ahlakın değil, siyasi anlamın da çöküşünü işaret ediyor. Siyaset, klasik anlamıyla, ortak bir gerçeklik çerçevesinde çıkarların yönetilmesiydi. Günümüzde ise çıkarlar, ortak bir gerçek dışı gerçeklik çerçevesinde yönetiliyor. Artık soru “Kim doğruyu söylüyor?” değil, “Kimin yalanını kabul ettirecek gücü var?” oluyor. Yalan, bir egemenlik biçimi, bir etki ölçütü, bir devlet yönetimi silahı haline geliyor.

Sonuçta, toplumların kimsenin inanmadığı ama herkesin uymak zorunda olduğu anlatılarla yönlendirildiği bir dünya ortaya çıkıyor. İranlılar, hükümetlerinin çaresizliğini hissetmelerine rağmen, hükümetlerinin müzakere etmediğini duyuyorlar. Amerikalılar, Trump’ın tehditler ve uzlaşma girişimleri arasında gidip geldiğini izlerken bile, onun “İran’ı diz çöktüreceği”ni duyuyorlar. Ve bu iki kutup arasında bölge, doğal olmayan bir denklemin esiri olmaya devam ediyor: zayıf olduğu için yalan söyleyen bir rejim, güçlü olduğu için yalan söyleyen bir başkan ve gerçeği savunma yeteneğini yitirdiği için her ikisine de müsamaha gösteren küresel bir sistem.

İran’ın durumunda siyasi yalan sadece bir inkâr değil, bir ihanettir: gerçekliğe ihanet, halka ihanet, bir kurgu içinde yaşamaya zorlanan bir ulusa ihanet. Öte yandan Trump, yalanı dünya için bir stres testine dönüştürerek, uluslararası düzenin çökmeden önce ne kadar kaosu kaldırabileceğini sınıyor.

Artık gerçeğin oyunun bir parçası olmadığı bir siyasi döneme girmiş bulunuyoruz. Bu, tek bir ilkeye dayanan jeopolitik mantığın ilk kurbanıdır: Yalan söyle, sonra yine yalan söyle; sonunda dünya, uydurduğun şeyi mevcut tek gerçekmiş gibi kabul edecektir. Siyasette hiçbir şeyin doğru olması gerekmediğinde, siyasette her şey yanlış olabilir.

* Karam Nama, İngiliz-Iraklı bir yazardır. “An Unlicensed Weapon: Donald Trump, a Media Power Without Responsibility” ve “Sick Market: Journalism in the Digital Age” gibi birçok kitap yayınlamıştır.

HABERE YORUM KAT
1 Yorum
Önceki ve Sonraki Haberler
Bunlar da İlginizi Çekebilir