1. HABERLER

  2. İSLAM DÜNYASI

  3. FİLİSTİN

  4. “İran anlaşması” perdesi ardında Filistin yanmaya devam ediyor
“İran anlaşması” perdesi ardında Filistin yanmaya devam ediyor

“İran anlaşması” perdesi ardında Filistin yanmaya devam ediyor

İsrail’in Filistinlilere karşı yürüttüğü savaş hiç durmadı; dünya sadece izlemeyi bıraktı.

24 Haziran 2026 Çarşamba 10:22A+A-

Ahmad Ibsais’in al Jazeera’de yayınlanan yazısı, Haksöz Haber tarafından tercüme edilmiştir.


Batı’daki çoğu insan, uluslararası haberleri yakından takip edenler bile, bu ayın başlarında işgal altındaki Batı Şeria’nın Hebron yakınlarında İsrailli askerler tarafından yüzünden vurularak öldürülen yedi aylık Filistinli bebek Sam Fahd Abu Haikal’ı muhtemelen duymamıştır.

Muhtemelen işgal altındaki diğer topraklarda da İsrail’in acımasız ve giderek tırmanan şiddetinden haberdar değiller. Nitekim Batı medyası, dikenli tellerle çevrili ve sakinlerinin kendi topraklarına erişiminin yasaklandığı Sinjil gibi Batı Şeria köylerinden nadiren bahsediyor. Haber bültenleri, İsrailli yerleşimcilerin İsrail ordusunun tam desteği ve koruması altında Filistinli köylülerin evlerini ve arabalarını ateşe vermeye, onları taciz etmeye, tehdit etmeye ve işkence etmeye nasıl devam ettiklerinden nadiren söz ediyor. Gazze’nin yarısından fazlasının son birkaç ay içinde işgal tarafından fiilen ilhak edilmiş olması ve savaşın yıktığı bu bölgede yaşayan Filistinlilerin hâlâ açlık çekmesi, yaşamın en temel ihtiyaçlarına erişememesi gerçeği, İsrail’in sözde güvenlik endişeleri ve mücadeleleriyle ilgili uzun makalelerin en altına gömülüyor.

Sonuç olarak, ABD’den Almanya’ya kadar Batı kamuoyunun büyük bir kısmı, Filistin meselesinin artık bir nevi eski haber olduğu izlenimine kapılmış görünüyor. İran ile savaş manşetleri işgal ederken, katliam devam etmesine rağmen Gazze ile ilgili haberler azaldı. Onlar, İsrail’in Gazze’deki sözde “ateşkes” ile Filistin’e yönelik saldırısını sonlandırdığına ve dikkatini tamamen “terör devleti” İran ile Lübnan’daki müttefiki Hizbullah’a karşı yürüttüğü çok daha büyük “meşru müdafaa” savaşına yönelttiğine inanıyorlar.

İran ve ABD bir anlaşmaya vardıklarını açıkladıklarına göre, manşetlerde “savaşın sonu”ndan söz ediliyor. Ancak İsrail’in savaşı henüz sona yaklaşmış bile değil; zira bu savaş hiçbir zaman esas olarak İran’a karşı değildi. İran, Filistin’e karşı yürütülen aynı uzun savaşın sadece bir başka cephesidir.

Ekim ayında ateşkes yürürlüğe girdiğinden beri, İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırıları neredeyse her gün devam etti; bahara kadar 2.000’den fazla ihlal kaydedildi ve en az 981 Filistinli öldürüldü; bunların çoğu çocuktu – kendilerine doğru yaklaşan sarı hatta (sözde) yaklaştıkları için vuruldular. Binalar hâlâ yıkılıyor. Çocuklar hâlâ ölüyor. Keskin nişancılar hâlâ orada. İnsansız hava araçları hâlâ orada. Buldozerler hâlâ orada. Ve bizden buna “ateşkes” dememiz bekleniyor.

Açlık da sona ermedi. Yardım, bir hak olarak değil, bir hesaplama olarak ele alınıyor: ne kadar az yardım girebilir, ne kadar yavaş ilerleyebilir, insanları yaşamalarına izin vermeden ne kadar süre hayatta tutulabilirler?

Mart ortasında, dünyanın dikkati İran’a yönelirken, İsrail ordusu yardım kuruluşlarına, ateşkes kapsamında kendisine tanınan Gazze’nin yüzde 53’lük kısmından yüzde 64’e çıkarak “sarı hattı” yüzde 11 oranında aştığını gösteren haritalar gönderdi. Mayıs sonuna gelindiğinde, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu bir yerleşimci konferansında ordunun hâlihazırda toprakların yüzde 60’ını kontrol altında tuttuğunu ve yüzde 70’ini ele geçirmesini emrettiğini söyledi; kalabalık ise yüzde 100 diye bağırırken, Netanyahu onlara İsrail’in sırayla ilerlediğini ve önce yüzde 70’i ele geçireceğini garanti etti.

Filistinliler, sarı hattın doğusunda yer alan Gazze’deki tarım arazilerinin neredeyse tamamı da dâhil olmak üzere, kendi topraklarının yaklaşık üçte ikisine artık ulaşamıyor. Coğrafya artık açlığı dayatıyor. Topraklarına ulaşmaya çalışan çiftçiler vuruluyor. Denize ulaşmaya çalışan balıkçılar öldürülüyor. Evlerinden geriye kalanlara dönmeye çalışan ailelere ateş açılıyor. Yiyecek arayan çocuklar, İsrail’in kendi mahallelerinin içinden çizdiği çizgileri aştıkları için hedef olarak görülüyor. Bu, coğrafya aracılığıyla uygulanan bir soykırımdır.

Ve İran meselesi tam da bunu örtbas etmeye yardımcı oluyor. Gazze’nin sınır geçişleri kapatıldığında İsrail buna güvenlik diyor. Yardımlar engellendiğinde, bölgenin tehdit altında olduğunu söylüyor. Filistinliler öldürüldüğünde ise onları İran’la olan savaşın bir parçası haline getiriyor; kurşun çoktan isabet ettikten sonra onlara terörist damgası vuruyor. Ölenler, militanlar, işbirlikçiler, tehditler haline geliyor. Bu bağlantı, cinayet işlendikten sonra uyduruluyor; sanki bu bile çocukların kafasına ateş etmeyi mazur gösterebilecekmiş gibi.

Ve böylece Filistin, başka bir hikâyenin içinde kaybolmaya devam ediyor. Ölenler artık İsrail’in onları öldürdüğü için ölü değil. Bölgenin istikrarsız olması, İran’ın tehlikeli olması, İsrail’in kendini savunduğunu söylemesi nedeniyle ölüler. Her Filistinli cesedi, elinden alınan hayattan daha büyük bir açıklamayı taşımaya zorlanıyor.

Aynı yöntem Lübnan’ın güneyinde de gözlemleniyor; ancak orada bile bu durum, toprakların zorla boşaltılması olarak değil, Hizbullah ya da İran’a karşı açılmış bir başka cephe olarak anlatılıyor. Tahliye emirleri, insanları Litani Nehri’nin güneyindeki her şeyden koparıyor. Lübnan topraklarının yaklaşık beşte birinin boşaltılması emredildi. 1,2 milyondan fazla insan evlerinden zorla çıkarıldı. Hastaneler ve ambulanslar vuruldu. Araziler beyaz fosforla yakıldı. Yerinden edilmiş aileler, İsrail’in talimatlarına aykırı olarak evlerine yürüyerek dönmeye çalıştıklarında tehdit olarak değerlendiriliyor; zira bu sistemde, hem Gazze’de hem de Lübnan’da cezalandırılabilir suç, eve dönmektir.

Lübnan’daki yıkım, Filistin meselesini geçmişe itmiyor. Bu durum, yalnızca İsrail’in Gazze’den sonra neler yapabileceğini öğrendiğini gösteriyor: insanları tahliye ettirmek, geride bıraktıklarını yok etmek ve boşaltılan topraklara güvenlik bölgesi adını vermek. İran çerçevelemesi, tüm bunları bölgesel bir güvenlik meselesine dönüştürüyor. Her cepheyi birbirinden ayrı, her kurbanı tesadüfî ve her boşaltılmış köyü, başkasının savaşının talihsiz coğrafyası gibi gösteriyor. Yerinden edilmişler nereye giderlerse gitsinler, aynı söylem peşlerini bırakmıyor. Kalırlarsa insan kalkanı oluyorlar. Kaçarlarsa, toprağın temizlendiğinin kanıtı oluyorlar. Geri dönerlerse, tehdit olarak görülüyorlar.

Filistin toprakları hâlâ işgal edilirken, Gazze hâlâ aç bırakılırken ve Batı Şeria hâlâ askerler, yerleşimciler, kontrol noktaları ve dikenli teller tarafından parçalanırken, İran’la yapılacak hiçbir anlaşma bölgedeki “savaşın sonu” olarak algılanamaz. Filistin’i başkalarının çatışmasının bir yan etkisi olarak ele almakla bölgede istikrar sağlanamaz. Filistin, bu savaşın defalarca yeniden başladığı yerdir: ateşkesin kontrolün başka bir adı haline geldiği, açlığın bir politika haline geldiği, yüzünden vurulan bir bebeğin bir dipnot olarak değerlendirilebildiği yer.

Sam Abu Haikal, Filistin bayrağına sarılı olarak, babasının kollarında taşınarak toprağa verildi; tüm masum hayalleri onunla birlikte öldü. Sam aynı zamanda savaşın ta kendisiydi, savaşın bütünüydü: her manşetin, başkalarının füzelerinin bir dipnotu olarak aktardığı hikâye. Unutmak ve unutulanlar, İsrail’in son silahıdır.

 

* Ahmad Ibsais, “State of Siege” adlı haber bültenini kaleme alan, birinci nesil Filistinli Amerikalı bir avukattır.

HABERE YORUM KAT