Odyssey, bir filmden öte… Çok kutuplu dünyada dijital tekno medeniyetin ideolojisi
Ercan Yıldırım / Star Açık Görüş
Eve dönme modası var dünyada... Tüm ideolojilerde, ülkelerde, milletlerde bir aslını hatırlama, özüne avdet, kendiliğini bilme-bulma, köklerini hatırlama iştiyakı belirdi.
Tarih boyunca radikal tekno-kültürel dönüşüm evrelerinde, dünya sisteminin ekopolitik kırılma ve yenilenmelerinde, küresel çatışmalarda ayakta kalmak için hem toplumları domine etmek hem bir meşruiyet ve nirengi noktası bulabilmek için köklere koşulur. Bu öz arayışının daha radikali mitolojilere, destanlara, efsanelere sarılmaktır. Rasyonel bir kültür-politikte bile mitler varolan zamanı açıklamak, anlamlandırmak için kullanılır. Sadece enternasyonalist eğilimler geliştiğinde değil toplumların kendi içindeki çelişkilerinde de mitolojilere dönerek şaşaalı varoluş anlatıları kurulur.
Amerika kıtasında kırıma uğrayan medeniyetler, İnkalar, Aztekler bir biçimde tarihten önce de varolduklarını kanıtlayabilirler ama ABD'lilerin mesela dönebilecekleri bir kendilikleri, mitolojileri, paganist bile olsa geçmişleri yok. Moderne doğmuş, özleri kapitalizm olan bir ülkeden bahsediyoruz. Ama Batı medeniyeti bünyesine alındıkları için Avrupalıların sadece mesela İslam veya Türkler karşısında değil araları iyiden iyiye açılan ABD'ye karşı da köklerini hatırlama ihtiyacı günden güne artıyor.
Yunan düşüncesi öz mü?
Özünü farketme, aslına dönme çabalarında Avrupa ve Batı medeniyeti hep Yunan düşüncesine uğradı. Batı düşüncesinin hatta felsefenin bütünü Platon ve Aristo'ya düşülen şerhlerden müteşekkil kabul edilir. Görünenin ardındaki, numen, örtünün altındaki hakikat arayışıyla buna karşı saf dünya gerçekliği ve fenomenden müteşekkil ikiliklere benzer başkaları da bu şerhlerin temel kaynağıdır.
Nietzsche bunların evveline giderek mesela Diyonysosçu esrimeyle Apolloncu düzen ve aklîliği temellendirir nihayetinde en fazla Antik tragedya sentezine ulaşır. Akıl ve duyguların çatışması, beden ve ruhun birbirinden farklı görülmesi, öz ve görünüşlerin ayrıksılığı, doğa ile insanın üstünlük yarışı hatta savaşımı kendini Heidegger'de hiçbir şeyin ayrışmadığı mitolojik özde bulur. Batı bu dönemde Varlık'ı düşünüyordu ama sonradan Varlık'ı unuttu, varolanlarla yetindi. Bu da ister istemez teknik ve modern bilimle insanın otantikliğini yani kendiliğini kaybetmesine neden oldu.
Tekniğin belirleyiciliğinden, hegemonyasından uzaklaşmalıydı insanlık... Bugün dijital, insanı belirliyor, yönlendiriyor, tahakkümü altına alıyor. Bu dijital tekno-kültür çağında saf olana, otantiğe, insana nasıl ulaşılabileceğini düşünürken, mitoloji bize, Truva bize, Odyssey bize, Yunan düşüncesi bize insanı yani saf Avrupalıyı belirginleştirecek doneler verir.
Truva'dan Hürmüz'e, Odyssey'den çok kutupluluk savaşına...
Odyssey'de, Truva'da mevzu aynı zamanda emtianın ticareti ve bunun yollarını ele geçirmekti, Hürmüz çıkmazına giren bölgede herkes aslına, özüne, köklerine dönmenin çabasında. İsrail, vaadedildiği rivayet edilen topraklarını ele geçirme, İran, imparatorluğunu koruma, Çin, Rusya, Türkiye İmparatorluklarını geliştirme, ABD imparatorluk köklerini sağlamlaştırma, Avrupa o medeniyeti kuran özüne tekrar kavuşma, şaşaalı günlerini yeniden inşa etme derdinde.
Herkes ticaret yollarında, çok kutupluluğa evrilen dünya sisteminde yer almak, yerini almak, pay koparmanın hesaplarını yapıyor.
Bunun için de eve uğrama, köklerini kavileme, kendi değer sistemlerini yeniden güncelleme ve organize etme çabasında. Peki hangi mitoloji, hangi kökler, hangi öz yeniden var ve büyük kılacak nitelikte... Makyavel'in daha tarih sahnesine çıkmadığı akıl, düzen ve esrikliğin, en fazla kurnaz oyunbazlığın asırlarına mı yoksa Makyavel'e, zafer için herşeyi mubah görmeye, pragmatizme mi kolonyalizm çağına, soykırımlara veya paylaşım savaşlarına mı dönmeli... demek ki bir değil birden fazla köken ama tek öz var.
Odyssey filmi zaferin ve seferin asıl, kazanmanın esas sayıldığı özü yeniden Batı'nın ufkuna getiriyor. Her zafer biraz da hasar bırakır, ithaka'ya dönmek bir anlamda Batı medeniyetine dönmektir. İthaka'yı var kılmak, korumak için yani dönülecek bir ev, bir vatan, bir lebensraum için Truva'ya sefer gerekir, atın içine saklanmak gerekir, akıl, hile, kazanmak gerekir.
Bugün değişen dünyada meşruiyetin kaynağı tartışıldığı gibi ülkelerin ana meşruiyet dinamiklerinin neler olacağı arayışı da yaşanıyor. Düzen kurmak esastır, düzen için ötekini, düşmanı ezmek gerekir, kazanmadan düzen kurulmaz, oyunun antagonistik olmayan kurallarıyla kazanılmasının imkansızlığı kolonyalizm ve paylaşım savaşlarında netleştiğine göre çok kutuplu dünyaya girerken radikal demokrasinin kuralları ve meşruiyet algısıyla oyunu kazanmanın imkanı yok.
Kapitalist dünya sisteminin bünyesinde yer alsa da Batı alemi ayakta kaldığı müddetçe savaş sonrasından payını alabilir. Kazanan tarafta yer tutmak için, düzen kurarken tekmeye kafayı sokmak gerekir. Odyysey'in hatırlattığı, Rusya-Ukrayna, ABD-İran-İsrail savaşı konjonktüründe ister üçüncü dünya savaşı deyin ister yeni merkantilizm, kafes döğüşünden bilinen dünyanın kaideleriyle yani siyasal liberalizmle sağ çıkmak zor.
Çünkü filmde savaş kötü gösterilmez, insanların yüzünde acı yok, duygu, mimik yok, derin bir hissizlik hakim, görevini yapmanın yani kendi güvenliğini sağlama almanın verdiği coşkusuz tatmin var en fazla.
Diyor ki mesajında Odyssey, kendini kötü hissetsen bile görev için, bekanı korumak için yani ev için, eve dönmek için kötü olanı da yapabilmelisin. Yapmalı mısın... moden Avrupa'nın, savaş tarihinin, tarih felsefesinin tamamı vicdanı sızlasa da ötekini imhanın örnekleriyle dolu.
Truva, Odyssey, dijital tekno hegemonya çağında, çok kutuplu dünya kurulurken vicdana danışmadan varolma kavgasına kapılmanın erdemini de işaretliyor aslında. Çünkü kahramanın derin hisleri, fikirleri, içselliği yok, insanların politik ya da etik duyarlıkları da yüzeysel, çünkü film savaşa girmenin mecburiyetine odaklanıyor, tek tek savaşanların hatta kahramanın içselliğine, zihnine değil.
İthaka'yı güvenceye almak, oraya dönmek için öncelikle sefer düzenlemek gerekir. Sefer yani önüne geleni ezmek, sınır gözetmeden hepsini aşmak. Tam da Avrupa'yı, tam da Batı medeniyetini anlatıyor; seni güçlü kılmayı engelleyecek hiçbir canlının ve değerin meşruiyeti yok.
Odyssey eve dönme uyanışının fitilini yakabilecek ihtişamı İmax boyutuyla bile olsa sergiliyor.
Hangi eve dönüş; Mavi Anadoluculuk'a mı Orta Asya'ya mı?
Odyssey filmi bizdeki özcülüğü iyiden iyiye hareketlendirdi. Batı'dan evvel Türkiye'deki eve dönüşçülere, özcülere bir özgüven geldi.
Enteresan olan, milliyetçiler köklere dönmeyi Türkiye'den Orta Asya'ya, İslam'dan paganist şamanizme geçiş olarak algılarken Mavi Anadolucular fırsattan istifade Anadolu'yu Yunan düşüncesinin mekanı olarak gösterip Türkiye'yi dönülecek yer şeklinde tanımlayarak Batı'yı köklerine, bu topraklara, hümanizmlerine sahip çıkmaya çağırdı!
Anadolu'da yaşayan tüm kadim uygarlıkları, kültürleri Türk kültürü bünyesine katan Helenizm-Hümanizm sentezli Mavi Anadoluculuk Batı medeniyetinin menşeini Yunan yarımadasından İyonya'ya taşıyarak Türkiye'yi merkeze yerleştirmiş olmuyor... aksine 1071 sonrası İslam-Türk-ehli sünnet-gaza-düzen Nomosu'nun meşruiyetini, gücünü, varoluşunu kırmaya çalışıyor.
Batı dışında modernliği içselleştirmemiş toplumlarda da eve dönme fantezisi yaygın. Bir açıdan muhatabını veya ötekini köklerini geri getirme tehdidiyle korkutmak isteyiş de özcülükte pay sahibi.
Bizde de eve dönme, öze dönme, kaynaklara dönme hareketi güçlü.
Sorun şu ki, bizde ev çok! Hangi eve, hangi öze döneceğiz...
Kemalist modernizm İslamsız Türklük peşindeki herkesi örgütleyebiliyor Orta Asya'ya ve İslam öncesi kültüre dönüş için. Bir taraftan Batı medeniyetinin laik değerlerini edinme peşinde koşulurken öte taraftan İslam öncesi paganist eğilimler, şamanizm bir dönüş uğrağı olarak ütopyalılaştırılabiliyor.
Avrupalılar, Kavimler Göçü geçmişleri üzerinden Orta Asya'yı idealize etmedikleri, ev-öz-kök olarak kıta Avrupasını kabullendikleri halde bizdeki milliyetçilik Orta Asya romantizmini güçlendirerek siyasallaştırıyor.
Son yıllarda tarih dizilerindeki sünni ve sahih İslami kültüre karşı şamanizmi, İslam öncesi ritüelleri kutsayan yapımlar da çoğaldı. Dengecilik! Bir tarafta kökleri mitolojide, destanlarda gören efsanecilik Türkiye merkezli düşünmeyi yüzgeri edip Orta Asya'yı hedefe taşıyarak pasifleştirirken öte tarafta 1071 ile başlayan bu toprakları vatanlaştırma sürecini öz, cevher, ev, kök kabul eden sahih ve sahici zihniyet Türkiye'yi merkeze çekip bilfiil İmparatorluk bakışını getiriyor.
Tefekkür durduran mitoloji
Küresel kültür mitolojileri, efsaneleri karlı ticari ürünlere çevirmenin ötesinde bir ideoloji şeklinde de kurguluyor, yeniden üretiyor.
Mitoloji üzerinden, her tür paganist anlatı ve ritüel eliyle Batı medeniyeti değerlerini öz haline getiren, kökleştiren küresel kültür Batı dışı toplumları, özellikle İslam toplumlarını efsaneci milliyetçilikle ayrıştırıyor, köklerinden uzaklaştırıp kendine yabancılaştırıyor.
Destanlar, mitler, efsaneler, kıssalar mesajı destekleyici araç olmaktan çıkıp köken kılındığında tefekkürü durduruyor, yalnızca o kutsal anlatıya dönme idealini yaşatarak toplumları donduruyor.
Tefekkürün durması, toplumların geçmişe saplanıp kalması milletlerin ilerleyişine darbe vurmaktır. Düşünerek, eyleyerek çıkış aramaktansa, kendiliğini inşa etmektense destanlarla tatmin, efsanelerle övünerek donma aslına bakılırsa insanların kolayına da geliyor. Üretmeden, güncellemeden, geleceği kuracak ilke ve değerler üzerine çalışmadan, geçmişle, efsaneyle böbürlenmek kağşamayı getirir. Bizde bilhassa moderniteyle beraber techne, vücuda getirmek, tefekkür ve praksis... köklerden yeniyi üretmek, yapmak yok.
Düşünmek yol inşası, temel atmak, tuğla örmek ev inşa ekmektir.
Eve dönmek düşünceye dönüştür.
Sen ev derdiyle, İthaka aşkıyla yanıp tutuşursun da, ithaka bıraktığın gibi duruyor mu... Penelope kefeni elinde, bıraktığın gibi sadakatle çorba çeviriyor mu?

