1. YAZARLAR

  2. Murat Özer

  3. Suriye Direnişinin Öğrettikleri

Suriye Direnişinin Öğrettikleri

Şubat 2012A+A-

Henüz Mısır, Libya ya da Tunus devrimlerinin ayak sesleri dahi duyulmamıştı, Suriye İhvanı lideri Muhammed Şıkfi, Hama katliamının yıldönümünde Türkiye’ye geldiğinde. Az sayıdaki katılımcının bulunduğu küçük bir salonda, Baas zulmünün hâlâ şiddetli bir şekilde devam ettiği ülkesinden büyük bir özlem ve hasretle bahsediyordu. O gün, titrek ve güvensiz bir ses tonuyla Suriye yönetimine yönelttiği eleştiriler, bugün artık Esad’ın yanında olduklarını açıkça ifade etmekten utanmayan kimi çevreler tarafından o zaman da eleştirilmiş; fakat Hama şehitlerinin hatırına olacak ki, fazla ileri gidilmemişti. O günler, ABD emperyalizmine karşı Suriye, Lübnan Hizbullahı ve İran’dan oluşan direniş üçgeni olgusunu hararetle savunma ve Ortadoğu’da bu güçlerin hilafına ortaya çıkan her şeyin, her örgütün, her hareketin ‘küresel güçlerin uzantısı’ olmakla itham edildiği ve karalandığı günlerdi. Hayat çabucak akıp gidiyor ve birkaç yıl önce yaşanmış hadiseler dahi, adeta asırlar önce yaşanmışçasına unutulup, tarih denen o derin kuyuya atılıveriliyor. Oysaki ne söylenen sözler ne de yapılan ameller biz unutsak da her şeyin hesabını tutan el-Hasib tarafından asla unutulmayacak, bir gün karşımıza birer birer konulacak.

Neredeyse hiç kimse, Suriyeli Müslümanların bu denli kararlı ve cesur davranabileceğini düşünmemişti. Son yüz yılını önce işgal, sonra da işbirlikçi laik bir yönetimin tasallutu alında geçiren,  türlü işkence ve katliamlarla sindirilen bir halkın bu denli büyük bir direniş ortaya koyabileceğine ihtimal verilememişti. Fakat asıl ihtimal verilemeyen şey, gerçek bu kadar ayan beyan ortada iken, hak ve batıl bu kadar açığa çıkıp saflar netleşmiş iken İran ve İran’a yakın örgüt ve yönetimlerin Esad’ı hararetle savunabilecekleriydi.

Suriye halkı, İsrail’e karşı savaşında Hizbullah’a, ABD’ye kaşı savaşında Irak halkına destek vermiş olsa da hem Hizbullah’ın hem de ABD kondurması Irak yönetiminin hışmına uğramaktan kurtulamadı. Her iki yapı da direnişin karşısında ve Esad’ın yanında olduklarını açıkça ortaya koydular. Bu durum, bazı Müslümanlar tarafından şaşırtıcı olarak kabul ediliyor. Direniş üçgeninin halkası olan bir örgütün ve ABD işgaline karşı politik manevra kabiliyetini sonuna kadar kullanarak ABD’yi Irak’tan çıkmaya mecbur bırakan (!) bir yönetimin, Baas diktatörünün yanında yer almasını anlamlandıramıyorlar. Medyanın büyülü etkisiyle oluşturulmuş algılarla şekillenen, komplolarla yoğrulmuş ve cihadın izzetinden uzak liberal bir zihne sahip kimi ağabeylerin yönlendirmesiyle dünyayı anlamaya çalışan Müslüman kitlelerin bu anlama yetisindeki zaaf kabul edilebilir mi? Bu kitleler, ne Afganistan ve Irak’taki direniş olgusundan gerçek anlamda haberdar olabildiler ne de Hizbullah, İran ve Irak’taki yönetimin Müslüman halkların talepleri karşısındaki kimi tutumlarını tahlil edebildiler. Bugün bu şaşkınlığın altında yatan sebep budur.

Birinci Ders: Zafer Allah’tandır!

Humus’ta Esad karşıtı bir gösteride, konuşmacı kitleye dönerek bu soruyu soruyor: “Zafer ve yardım kimden gelir? Sarkozy’den mi, Obama’dan mı, Erdoğan’dan mı? Bu isimlerden yardım bekleyerek bu meydana gelenler, burayı terk edebilirler.” Her gün onlarca şehit veren Humus halkı cevap veriyor: “Zafer ve yardım yalnız Allah’tan gelir. Biz O’na güveniyoruz.” İşte Suriye direnişinin öğrettiği en büyük ders budur.

Her türlü hesabı, uzun vadeli çıkar ilişkilerini, komploları, maslahat heyulasını boşa çıkaran şey işte budur. İçinde bulunduğumuz çaresizlik ve güçsüzlüğümüze rağmen, Allah’ın dinini hâkim kılma çabamızda, araçlarımızı, yöntemlerimizi ve ilişkilerimizi belirleyen temel amili işaret eden bu meydan okuma ve bu çağrıya kulak vermemiz gerekiyor. Zafer ve yardımın sadece Allah’tan gelebileceğine ya da ancak böylesi bir yardım geldiğinde amellerimizin sahih olabileceğine yapılan bu vurgu, İslam dünyasının içinde bulunduğu duruma da ışık tutmaktadır. Suriye’de, komplocuların tüm söylemlerini yerle bir eden bu akideye sahip olunmadığında ne Irak gerçeğini ne de Arap dünyasında diktatörleri deviren bu büyük öfkeyi anlayamayız.

Bazen gerçek, apaçık ortadadır. Fakat bu kadar açıkça ortada bulunmak da bazen hakikatin üzerinin örtülmesini sağlayabilir. Bazı kardeşlerimiz, geçtiğimiz yıla kadar ümmetin medar-ı iftiharı sayılan Hizbullah’ın ve lideri Hasan Nasrallah’ın Suriye konusundaki söylemleri karşısında hayrete düştüklerini ifade ediyorlar. Bazıları ise tıpkı mürşidinin her amelinde bir hikmet arayan mürit gibi, hâlâ adeta “hata yapması mümkün olmayan” Nasrallah’ın sözüne bakarak, direnişin arkasında çapanoğlu arama gayretinde.

İkinci Ders: Şehitlerin Kanı, Hakikati Daima Ortaya Çıkartır!

Şimdi, unutulmaya yüz tutmuş fakat daha dün yaşanan birkaç örneğe dikkat çekelim. Bunları siz işaret taşları kabul edin. 2007 yılının Mayıs ayında Lübnan’daki Filistin mülteci kampı Nehru’l Berid, Lübnan güçleri tarafından kuşatıldı. 40 bin kişinin yaşadığı kampta faaliyet yürüten Fethu’l İslam örgütüne yönelik gerçekleşen saldırı ve kuşatma tam üç ay sürdü. Önce 150 kadar İslamcı militanın kendilerine karşı savaştığını söyleyen, daha sonra direnişi kıramayınca bu sayıyı 600’e çıkaran Lübnan’ın Hıristiyan Genelkurmay Başkanı, hava bombardımanı ile tüm kampı yerle bir etti. 31 bin Filistinli mülteci, Bedawi kampına kaçmak zorunda kaldı. İçeride üç ay boyunca her türlü saldırıya, açlığa ve kuşatmaya direnerek tamamı katledilen Müslümanların sayısı ise bilinemedi.

İsrail’in güneye saldırdığı dönemde, Siyonist askerlere çay ikram ederek karşılayan Lübnan ordusunun bu saldırısına, 14 Martçı Lübnan’ın Sünni Hariri cephesi, el-Fetih’in Lübnan kanadı Sultan el-Ayneyn’e bağlı silahlı gruplar da iştirak ettiler. ABD Dışişleri Bakanı Condaleeza Rice’ın çağrısıyla ABD sekiz uçak dolusu askerî mühimmatı Lübnan ordusuna gönderirken, Suriye yönetimi de olası sızmalara karşı sınırı kapatarak kuşatmaya destek verdiğini ilan ediyordu. Suriye Dışişleri Bakanı Velid Muallim daha da ileri giderek, Fethu’l İslam’ın terörist bir organizasyon olduğunu ve kim olduğunu açıklamadığı düşmanları tarafından kurdurulduğunu ifade ediyordu. Fakat bu meşum kuşatmaya en “anlamlı” destek, Hizbullah örgütünden geliyordu. Hizbullah, daha kısa bir süre önce çatıştığı Hariricilere ve İsrail muhibbi olmakla itham ettiği Lübnan ordusuna destek vererek; Lübnan ordusu ve güvenlik güçlerine karşı savaşanları terörist olarak kabul ettiğini ilan ediyordu.1

Lübnan ordusunu Hizbullah karşısında işbirlikçi olmakla itham eden, bugünkü Esadçılar ise Nehru’l Berid direnişinde Lübnan hükümetinin yanında yer aldılar. Çünkü “direniş üçgeni” -İran/Suriye/Hizbullah- Nehru’l Berid direnişinden yara alabilirdi. Irak’ta işbirlikçi bir yönetime karşı direnen ve doğal olarak Suriye yönetimini istikbalde tehdit edebilecek bir anlayışın Lübnan’daki uzantısı, Filistinlilerden müteşekkil olsalar da ezilmeliydi. Ve öyle de oldu. Ezildiler. Bugün Türkiye’de Esad’ın amansız muhalifi kesilen bazı kişiler, o dönemde de Fethu’l İslam hakkında zanlara dayanan asılsız teoriler üretmekle meşguldü; Seymour Hersh gibi yazdığı yazılar ve konferanslarla CIA-MOSSAD korkusunu yaygınlaştıran bir manipülasyon uzmanından alıntılar yaparak.

Üçüncü Ders: Zalimlere Asla Meyletmeyin!

Irak işgalinin ilk yıllarıydı. Bağdat ve çevresinde mukim olan Filistinliler, ABD’nin kurdurduğu Irak yönetiminin saldırısına uğrayarak direnişin yoğun olduğu el-Anbar eyaletine doğru kaçmaya başlamışlardı. Binlerce Filistinli, Saddam Hüseyin’in kendilerine verdiği desteğin bedelini canlarıyla ödemeye başlayınca Suriye-Irak sınırındaki çölde kurulan kampları doldurmaya başlamıştı. Her gün Filistin konusunu gündemleştiren, İstanbul’daki İsrail Konsolosluğu önünde Hizbullah bayraklarıyla geçit töreni yapan çevrelerden çıt çıkmadı. Katledilenler, Lübnan’daki ya da Irak’taki gibi Müslüman Filistinlilerdi. Fakat onlar da direniş üçgeninin hinterlandına; Irak’taki İbrahim Caferi ve Nuri Maliki yönetimine toslamışlardı. Öyle ise görmezden gelinebilirlerdi. Bugün Esad’ı destekleyenler, taklid-i merci Ayetullah Sistani’ye -tıpkı Mukteda Sadr gibi- ‘ittiba ettikleri’ için, o gün Iraklı Filistinlilerin çaresizliğini umursamadılar.

O günlerde ABD işgaline karşı direnişi değil, siyasi istikballerini düşünenler ve işgalin siyasi bir mücadele ile ortadan kalkabileceğini savunanlar, nasıl da despotluğa özenmeye başladılar. Bunu direnişin silahlı olmasının yanlış olduğunu savunup hükümete giren, Irak İhvanının önde gelen ismi Tarık el-Haşimi dahi yakıcı bir şekilde anladı. ABD birliklerinin çekildiği ilk gün, Esad dostu Nuri Maliki’nin hışmına uğrayıp soluğu Kürt bölgesinde alan Haşimi, direnişi karalayıp, bir gün Tahran’da bir gün Ankara’da güzelce ağırlanırken, kendisini orada tutan asıl gücün ABD olduğunu anladı. Fakat geç kaldı.

Dördüncü Ders: Kazanımlarınızı Kimseye Kaptırmayın!

Hizbullah lideri Hasan Nasrallah, Ortadoğu’daki halk ayaklanmalarına yönelik yaptığı uzun açıklamasında2 Taliban ve el-Kaide’yi yerden yere vurduktan sonra Irak’ın ABD karşında zafer kazandığını söylüyor: “Amerika’nın Irak’tan askerlerini çekmesi, tam anlamıyla Irak halkının gerçekleştirdiği bir zaferdir. Bunu abartmadan söylüyorum. Irak halkı, direnişi ve Amerikan iradesine boyun eğmeyen Iraklı siyasi güçlerin iradesi sayesinde bu zaferi gerçekleştirmiştir.

Nasrallah, sizce hangi direnişten söz ediyor olabilir? Resmi rakamlara göre Irak’ta 6 bin ABD askeri ölürken, 47 bin asker de yaralanmıştır. Bağımsız kaynaklar ABD ordusunun kaybının 20 binden fazla olduğunu ifade etmektedirler. Irak’ta dönüşümlü olarak görevlendirilen 1,5 milyon ABD askerinden 300 bini psikolojik tedavi görmektedir.

Nasrallah, el-Kaide, Taliban ya da benzeri direniş örgütlerinin ABD ile savaşmadığını, sadece masum sivilleri öldürdüğünü söylüyor. Öyle ise ABD ordusuna bu ağır hasarı kim verdi?3 Felluce’nin kapılarına ABD ordusu ile birlikte dayanan Ammar el-Hekim’in sonradan Irak ordusuna dönüşen Bedir Tugayları mı? ABD askerlerine karşı direnişini Hz. Ali türbesine sıkıştığında Sistani’nin araya girmesiyle ve kabinede 6 bakanlık alarak bitiren Mukteda Sadr’ın Mehdi Ordusu mu? ABD işgali ilk başladığı günlerde Halepçe’deki Ensaru’l İslam’ın kamplarına ABD’nin havadan desteği eşliğinde saldıran Barzani ve Talabani’nin peşmergeleri mi? Sizce ABD ve müttefik ordularına karşı 11 yıl boyunca aralıksız, her türlü imkânsızlık ve dezenformasyona rağmen direnerek işgal ordularını çekilmeye zorlayanlar kimlerdi?

Senden başka kimsemiz yok! Lebbeyk Ya Allah!” diyerek şehitlerini defnediyor, Suriyeli Müslümanlar. Allah’ın izniyle yakında ne Esad kalacak ne de onun kirli düzeni. Fakat bugün Esad’ın zulmüne karşı direnen Müslümanları çeşitli komplo ve desiselerle suçlayanlar, yarın Suriye halkının zaferindeki paylarından bahsedecekler. Hiç şaşırmayın!

 

Dipnotlar:

1-Nehru’l Berid direnişi hakkında daha ayrıntılı bilgi için: http://www.vuslatdergisi.com/article.php?id=8321796504&sid=2734061598

2-http://haksozhaber.net/hizbullahin-ortadogu-devrimlerine-bakisi-26756h.htm

3-Irak’ta işgal gerçeği ve direniş hakkında hazırlanan genişçe bir dosya için bkz: http://pressmedya.com/?aType=haber&ArticleID=6266

Bu yazı toplam 1184 defa okunmuştur.
BU SAYIDAKİ DİĞER YAZILAR