1. YAZARLAR

  2. Süleyman Ceran

  3. Korkma Demiyorum, Kork Ama Asla Umudunu Yitirme!

Korkma Demiyorum, Kork Ama Asla Umudunu Yitirme!

Ağustos 2006A+A-

Biliyorum oradasın, duyuyorsun beni! Irak'ın herhangi bir semtinde, herhangi bir an, üzerinde beyaz elbiseleri ve yanık tenleriyle ellerine nasır yürümüş, yüzlerine birden çöken çizgilerle öylece bakakalmış, metal kana bulanmış, kalleşliklere uğramış, ihbar edilmiş, yakalanmış, dövülmüş, tacizlere uğramış, kimyasal silahlarla kavrulmuş, organları çalınmış, kadınlarına tecavüz edilmiş, türlü yöntemlerle üstelik vahşice öldürülmüş kardeşlerini görüyorsun.

Biliyorum oradasın, duyuyorsun beni!

Orada, Bağdat'ın bir mahallesinde duvara iple bağlanmış adamın görüntüsü ekranlara yansıyor. İntihar teşebbüsünde bulunurken yakalanmış. Kameralar, adamın beline sarılı bomba lokumlarına yakın çekim yapıyor. Soranlara ailesinin kaçırıldığını, intihar etmezse hepsinin öldürüleceğini, o noktaya nasıl geldiğini bilmediğini ve bir bagajın içinde, gözleri bağlı olduğu halde getirildiğini ağlayarak ve korkarak anlatıyor. Çaresizlik anıtı gibi bakıyor. O bir Iraklı. Ve Irak pazar yerlerinde, alışveriş merkezlerinde, camilerin içinde ibadet ederken onar onar öldürülüyor. Irak'ta, Kerbela vahşetini gören topraklarda, binlerce Müslümanın isimsizler mezarlığına defnedildiğini ve kardeşlerinin, morglardan taşan cesetlere gözyaşı akıtacak mecalleri kalmadığını da görüyorsun.

Biliyorum oradasın, duyuyorsun beni!

Büyük şehit Ahmed Yasin'in paramparça olan bedenini, küçücük vücuduna şarjör dolusu mermi boşaltılan o kız çocuğunu, denetleme noktalarından geçirilmedikleri için yalnızca hasta olmalarından dolayı can veren ve çoğunu da gebe bayanların oluşturduğu 140 Filistinliyi, son beş yılda katledilen beş binden fazla kardeşini görüyorsun.

Biliyorum oradasın, duyuyorsun beni!

Cenin'de kardeşlerinin üzerine binaları yıktıklarını, yüzlerce Müslümanın yalnızca cephaneleri bittiği için katledildiklerini, susuzluktan lağım sularını içtiklerini ve şehirde taş üstünde taş kalmadığını buna rağmen israil ordusunun Arap-israil Savaşı'ndan daha ağır kayıplar verdiğini, gazetelere de yansıyan üst düzey bir israilli generalin, "Karılar gibi savaştık!" dediğini ve kardeşlerinin destansı bir mücadele ile toprağın rahmine "cenin" gibi düştüğünü gördün.

Biliyorum oradasın, duyuyorsun beni!

Çeçenistan, unutulmuşlar ülkesi Çeçenistan. Dudayev'i, Yandarbiyev'i, Mashadov'u şehit veren kardeşlerinin son süreçte iki aslanını; Abdulhalim Sadullayev'i ve Şamil Basayev'i de şehit verdiğini gördün. Özgürlükleri için organlarını seve seve veren kardeşlerinin, canlarını da nasıl verdiklerinin şahidi olma sorumluluğunu taşıdığını da biliyorsun.

Biliyorum oradasın, duyuyorsun beni!

Çeçen kardeşlerinin Andi Dağları'nın eteklerinden rengârenk ağaçların, yeşilin arasında özgürce at koşturup, emperyalistlere boyun eğmeden inandıkları gibi yaşamak için Grozni'de, Caharkale'de, Gudermes'te rus ordusuna karşı nasıl destansı bir savaş verdiklerini ve soykırımı, tecavüzü olağanlaştıran işgalcilerin "yenilmiş ekin yaprağı" gibi kaçışıp şehirlere kimyasal gazları nasıl boca ettiklerini de gördün.

Biliyorum oradasın, duyuyorsun beni!

Afganistan'da konteynırlara istiflenen direnişçilerin yüzlercesinin susuzluktan çıldırdığını, birbirlerinin terlerini yaladıklarını, diri diri kumlara gömüldüklerini, asitlerle yakıldıklarını, alçak Raşit Dostum'un danışmanı Alim Razim'in, "Şimdi hayatta kalanlar da fazla yaşamaz." dediğini, takkelerinin kenarına birikmiş terleri,  uzun elbiseleri ve yalın ayaklarıyla kardeşlerinin, o kıraç topraklarda, kanları birbirine karışmış halde koyun koyuna yattıklarını da gördün.

Biliyorum oradasın, duyuyorsun beni!

Esir olarak tutuldukları Cenk Kalesi'ni ele geçiren kardeşlerinin, cia kontrolündeki yüzlerce katil tarafından kuşatıldığını, gün boyu helikopter ateşiyle vurulduklarını, geceleyin su baskınlarıyla, gündüzün kaleye pompalanan petrolün ateşe verilmesiyle can verdiklerini, bütün bunlara rağmen cia şefi dahil yüzlerce katilin öldürüldüğünü ve "mezar-ı şerif"in yorgun, fersiz, yalnız, esmer çocuklarının, kalelerini de "mezar-ı şerif" eylediklerini gördün.

Biliyorum oradasın, duyuyorsun beni.

1996'nın 18 Nisanı'nda, Lübnan'da, Birleşmiş Milletler denen, her şeyi yalnızca "izlemekten" sorumlu olan topluluğun Cana'daki kampında, israil'in "Gazap Üzümleri" adını verdiği operasyonda 102 kardeşinin katledildiğini ve yalnızca 2 hafta içinde 300.000 Lübnanlının mülteci konumuna düştüğünü ama 2001 yılında israil'in o topraklardan burnu sürtülerek ve arkasına bakmadan çıkmak zorunda kaldığını da gördün.

Biliyorum oradasın, duyuyorsun beni!

Bundan on bir yıl evvel Temmuz ayında Sreb-renitsa'yı terk eden 15 bin Müslümanın top saldırıları ve keskin nişancı ateşiyle öldürülmeye başlandıklarını, yüzlerce kadına tecavüz edildiğini, daha sonra sırp askerlerinin yakaladıkları tüm müslüman erkekleri depolara, okullara ve ambarlara doldurup kurşuna dizdiklerini, yalnızca birkaç gün içinde 8 binden fazla kardeşinin katledildiğini gördün.

Biliyorum oradasın, duyuyorsun beni!

Çevresinde ve içinde öbeklenen emperyalist kuşatmayı yüzlerce yıldır kıramayan, sürekli "büyütülen", en ufak değişimlerde darbelerle terbiye edilen, ne doğuya ne batıya yaranabilmiş, ne halde olduğunun farkında bile olmayan, sürekli yutkunma halinde bulunan, vahiy eksenli düşünülmeyen ırk farlılıklarının kısır döngüye dönüştüğü Türkiye'deki ve benzer süreçlerden geçen Mısır'daki kardeşlerini de görüyorsun.

Biliyorum oradasın, duyuyorsun beni!

Irak'ta, Filistin'de, Çeçenistan'da, Afga- nistan'da, Bosna'da, Doğu Türkistan'da,  Kür-distan'da, Lübnan'da, Azerbaycan'da, Keşmir'de, Moro'da, Eritre'de, orada, oralarda, dünyanın hemen her köşesinde öldürüldün, işkence ve tecavüzlere uğradın, hiç olmadı evlerine köpeklerle girildi, arandın, aşağılandın, hakaretlere maruz bırakıldın. Olsun.

Biliyorum oradasın, duyuyorsun beni!

Tevhid bayrağına sarılı cesetler yüzsün caddelerinde. Delik deşik vücutlarından, parçalanmış bedenlerinden kan, oluk olsun aksın. Sığınaklarda napalmlarla kavrulsun çocukların. Enkazlardan morarmış yüzleriyle çıksın bebelerin. Kefen giymeden gömülsün oğulların. Cami çıkışlarında havaya uçurulsun felçli Yasinlerin. Babalarının koynunda vurulsun Muhammedlerin. Acı, kor olsun düşsün anaların bağrına. Adımını sakın ola geri atma. Hayatın ve inancın kefaretini öde. Gözyaşlarını salıvermekten korkma; gülecek günlerin işareti onlar. Bağır avazın çıktığınca, bağıralım. Öyle tekbirler getir ki, ekran karşısında o an utancımızdan öleceğimizi sanalım. Unutulmanın acısını kırk kere çektin, bırak kırk bir olsun.

"Akabe Biatı"nın sarp yokuş, badire yani, "zor zaman yemini" demek olduğunu biliyor muydun? Hz. Muhammed'in eşini ve amcasını kaybettiği, tecridin, boykotun giderek ağırlaştığı ömrünün en hüzünlü/sıkıntılı günlerinde; uzaklardan gelen kardeşlerinin sadakatleri, cesaretleri, fedakârlıkları ve ölümüne yeminleriyle tarihe müdahale edip "ümmet" olmuşlardı.

Korkma demiyorum, kork; ama asla umudunu yitirme. Nasıl ki Lübnan, Filistin'in artık kan kardeşidir, yeryüzü üzerinde yaşayan Müslümanlar da yitirdikleri "ümmet" belleğini yeniden inşa ve ihya edebilir ve o "zor zaman yemini"ni tazeleyebilirler; inanıyorum buna. Çünkü umut, bu toprakların en sadık evladıdır.

İzzet mü'minlerin yanındadır, ecir de Rahîm olan Allah katındadır.

BU SAYIDAKİ DİĞER YAZILAR