1. YAZARLAR

  2. Asım Öz

  3. Dar Vakitte Sanata İlişkin Süreğenlik

Dar Vakitte Sanata İlişkin Süreğenlik

Aralık 2009A+A-

Zaman yönetimi, zamanı verimli kullanmak günümüz dünyasında özellikle seksenli yıllardan itibaren insanların neredeyse bütün hayatını esir alan bireyciliği, maddi başarıyı önemseyerek kapitalist ilişkilerin tahakkümcü tasavvuratına katkı yapan kişisel gelişim endüstrisinin bir parçası gibi duruyor. Modernitenin yeniden üretim sürecinde serbest zamanlar, özellikle kapitalist taleplere uygun şekilde organize olmakta, yeni anlam ve kullanım değerleri içermektedir. Salt düzenli olmak ya da hızlı çalışmanın ötesinde anlamları olmalı oysa zamanı bilinçli bir biçimde değerlendirmenin.

Zaman konusunda hem algısal hem de sosyolojik açıdan farklı bakış açıları söz konusudur. Örneğin saatin dakika uzunluğu bir diğeri ile tıpa tıp aynı uzunlukta iken nasıl oluyor da zaman bazen uçup giderken bazen geçmek bilmiyor? İnsanın mezarda bir gün veya daha az bir zaman yattığını zannetmesini de burada anabiliriz. (2/Bakara, 259; 10/Yunus, 45) Bir Arap şairi de; "Zamanı bir gemi gibi görüyorum, bizimle ölüme doğru akıp gidiyor, fakat hareketlerini göremiyoruz." demiştir.

Zamanı ölçerken kendimizi merkeze almamızdan kaynaklanır bu algı temelde. Kendimizi evrenin merkezinde algılamanın ötesinde zaman toplumsal olarak da yapılandırılır. Bugün bizim bir gün algımız yirmi dört saat, bir haftamız yedi günden ibarettir. Afrika ve Orta Amerika’nın bazı bölgelerinde beş günlük takvimler kullanılır. İnkaların ise bir haftası sekiz gündü. Yoruba’nın haftası ise sekiz gündür. Endonezya’nın doğusunda yer alan Kadangese’de bir günden on güne kadar süren toplam on çeşit haftadan oluşan karmaşık bir zaman ölçme biçimi vardır.1 Ama zamanı nasıl ölçersek ölçelim zaman su gibi akıp gider. İnsanın zaman algısı ile Allah’ın katındaki zaman da farklıdır: “Senin Rabbinin katında bir gün, sizin saymakta olduğunuz bin yıl gibidir.” (22/Hac, 47; 32/Secde, 5) Öte yandan ahirete bakarak dünya hayatının bir saat gibi olması da hatırlanabilir. (46/Ahkaf, 35)

Peki, zaman böylesine hızla akıp giderken nasıl oluyor da bazı insanların zamanları daha verimli olabiliyor? Neden bazı insanlar diğerlerinden fazla zamana sahipmiş gibi gözükebiliyor? Niçin bazılarının sanki diğerlerinden fazla zamanı olduğu sanısına kapılabiliyoruz? Öğrencilerin, hastaların, yurttaşların, çocukların çok vakti olduğu düşünülürken bunlar üzerinde bir biçimde iktidar olanların Balzac’ın deyimiyle “Cücelerin çalıştırdığı dev bir makine” olan ve devletle sınırlı olmayan bürokratların zamanlarının kısıtlı olduğunun düşünülmesinin nedeni ne olabilir? Acaba günde bir saat fazladan zamanımız olsa bu fazladan saatte ne yapardık? Bu fazladan zamanda iş yerinde yeni bir proje üstlenmek için mi, aylaklık yapmak için mi, okumak için mi yoksa ailemizle birlikte olarak mı ya da sanal dünyada gezerek veya televizyon karşısında pinekleyerek mi geçirirdik? Neyle ve nasıl meşgul olduğumuzu sorgulama sürecinde bu ve benzer sorularla bir başlangıç yapabiliriz. Yapmak zorunda olduğumuz, yapmamızın gerekli olduğunu düşündüğümüz, yapmak istediğimiz ve yapmayı düşlediğimiz amelleri bize verilen sınırlı bir zaman içinde yapmak durumunda olduğumuzu ise zaten biliyoruz. Buradan hareketle Allah Rasulü’ne gelen son ilahi vahiyden zamana ilişkin birkaç hatırlatma yaptıktan sonra bu zaman algısı içinde sanat faaliyetlerini nasıl temellendirebiliriz konusu üzerinde kimi yorumlarda bulunmaya çalışacağım.

Kur’an-ı Kerim’de Zaman Bilgisi

Zaman sözlüklerde “uzun veya kısa vakit” anlamına gelir. Kur’an zaman yerine daha çok ‘vakit’ kelimesini tercih eder ve kullanır. Bu kelime sözlük yönüyle “bir iş için belirlenen zamanın nihayeti” demektir. Kur'an-ı Kerim’de zamanla alakalı gün, yıl, asır, vakit, saat kelimeleri bir kişi için hangisi daha önemli ise önem miktarı kadar tekrar edilmiştir. Güneşin doğuşundan batışına kadar geçen vakit biçiminde ifade edilen ‘gün’ sözcüğü Kur'an’da zamanla ilgili olarak en çok geçen kavramdır. “Onlara Allah’ın günlerini hatırlat!” (14/İbrahim, 5) Ragıp el-İsfehani günlerin Allah’a izafe edilmesinden gayenin Allah’ın günler içinden insanlara taşırdığı nimetleri hatırlatmak olduğunu ifade eder.2 Kişi için en önemli gün olduğundan Kur’an’da en çok zikredilen “yevm” yani “gün” kelimesidir ki 475 defa anılmaktadır. Kur'an-ı Kerim ilk sayfalarından itibaren en son sayfalarına kadar hiç fasıla vermeden okuyucusuna zaman mefhumunu hatırlatmaktadır. Gündelik hayatta genel olarak zaman/vakit/süre kelimesiyle karşıladığımız duruma ilişkin olarak Kur’an-ı Kerim’in bu alanda kullandığı söz dağarcığına baktığımızda karşımıza şunlar çıkar: Kıyamet günü, hesap günü, gece ve gündüzün yaratılışı, gece ve gündüzün birbiri ardınca gelişi, gece ile gündüzün iç içe geçişi, gece ile gündüzün uzayıp kısalması, gecenin bir örtü ve istirahat vakti olması, gündüzün Allah’ın lütfunu aramak için olduğu, Rabbimizi sabah ve akşam anmanın gerekliliği, günlerin insanlar arasında çevrilip durması, gecenin okuyuşunun etkili oluşu, bazı günleri uğursuz saymanın yanlışlığı, gece ve gündüzün bir ayet olması gibi durumlar bu konuda anımsanabilir.

Zamanın niteliğine ve insanın sorumluluğuna ilişkin temelli bir bakışın kaynağında zamanın yaratılmış olması ve adı konulmuş bir süreye değin insana mühlet verilmiş olması gelir. Bu günden kaçış olmadığı da vurgulanır. Zaman, varlıkla yokluk arasında iyi ve kötü, nimet ve bela, genişlik ve darlık, sıhhat ve hastalık, zenginlik ve fakirlik, kâr ve zarar gibi zıtları toplayan, türlü şaşılacak şeyleri içermesi itibarıyla önemine binaen ona yemin edilerek onun içinde bulunan insanın zarar veya kazanç açısından durumlarına dikkat çekilmiştir.

Zaman”da Ayak İzleri

Müslümanların düşünsel ve toplumsal krizinin ardındaki “zaman” kavramlaştırmasının irdelenmesi sürecinde gündeme gelen isimlerden Muhammed Abduh ve Mehmet Akif zaman bağlamında Asr Suresi’ne eğilme gereği duymuşlardır. Kuşkusuz, bu yazının sınırları çerçevesinde her iki ismin zaman konulu bu sure üzerine gerçekleştirdiği ve referanslarını insanın temel sorumlulukları üzerinden alan okumaları oldukça önemlidir. Düşüncenin gerçek emeğini kendi şartları içinde veren Safahat şairi Mehmet Akif (1873-1936), edebiyatçı olmanın yanında, zamanının büyük bir bölümünü Kur’an’a ayırmış ve bu doğrultuda birçok yazı kaleme almıştır. Eserlerinin tamamını dikkate aldığımızda Akif’i, Kur’an’ı hayatının merkezine koymuş bir sanatkâr olarak görebiliriz. Esasen onun edebiyat alanında ortaya koymuş olduğu eserleri de Kur’an ekseninde değerlendirmek yerinde olacaktır. Gerek şiirlerine, gerek makalelerine, gerekse yapmış olduğu tercümelere bakıldığında, bu eserlerin Kur’an ile ne kadar iç içe bir görüntü arz ettiklerini görmek mümkündür.

Mehmet Akif’in önemli bir Kur’anî faaliyeti, yapmış olduğu ayet ve tefsir tercümeleridir. Şair, birçok âlimin tefsirlerinin tercümesini Sırât-ı Müstakîm ve Sebîlü’r-Reşad mecmuasında yayımlamıştır. Bunların başında gerek fikirlerinden, gerekse tefsir metodundan etkilendiği Muhammed Abduh gelmektedir. Abduh’un Cezayir’de bulunduğu sırada bu sureyi bir kaç defa tefsir etmiş, daha sonra elMenâr dergisinde yayınlanan Asr Suresi Tefsiri 1903 yılında müstakil olarak basılmıştır. Bu surenin tefsiri Mehmet Akif tarafından tercüme edilerek “Sırat-ı Müstakîm” dergisinde tefrika edilmiştir. Ahmed Hamdi Akseki de Alaaddin Camii kürsüsünde Asr Suresi çerçevesinde ders vermiş, sonra bunu kitap haline getirmiştir. İstanbul’da 1928 yılında basılmış bulunan bu kitabın önsözünde Aksekili, “Mısır Müftüsü M. Abduh merhumun tefsiri önemlidir. Merhum Abduh’un tefsirinden azami derecede yararlandım.” demektedir.3 Öte yandan Akif Asr suresini manzum olarak tefsir etmiştir. Ona göre başlı başına bir i’câz abidesidir. Kur’an ayetlerinin i’câz ve belâgat açısından birbirinden farklılık gösterdikleri bilinen bir durumdur. İşte Asr Suresi hem mahiyet, hem de üslup olarak eşsiz bir suredir. Sanatın sorumluluk yönünü vurgulamaya özen gösteren tavrını pekiştirircesine, bir şair olarak Kur’an yorumlama çabası içerisindeki Akif, bu surenin önemi hususunda, İmam Şâfi’ye atfen şöyle demektedir: İmam-ı Şâfi: ‘Kur’an namına yalnız bu sure nâzil olsaydı bizim için kâfî idi. Evet insanlar bu sureyi ihata edebilselerdi, başkasına hacet kalmazdı.’ dermiş.” Mehmet Akif hem Asr Suresi hem de Duha Suresi’ni konu edinen tefsir yazılarında yeminler ile alakalı olarak görüş bildirmiştir. Duha Suresi’nde “Gündüze de, durgun geceye de yemin ederim ki…” mealindeki (93/Duha, 1-2) ayetlerinin tefsirinde Akif, yeminlerin önemini ve keyfiyetini şu şekilde beyan etmektedir: “Âlem-i hilkatte eşyadan yahut şuûn-ı kâinattan birine yemin etmek Kur’an’da cari olan âdet-i ilahiye muktezasıdır. Bundaki maksat o namına kasem olunan şeye ezelde mevdu’ olan hikmeti ihtar etmek; insanlar onda bir nevi şer tevehhüm etmişlerse hata eylemekte olduklarını, zira fenalığın, şerrin o gibi şeylerde olmayıp onları kullananların yahut o surette inananların kendilerinde olduğunu anlatmaktır.” Bir takım kimseler, gördükleri fenalıkları, çektikleri hüsranları hep zamana yükleyerek zamandan şikâyet ederler. Ve zamanların uğursuzluğundan bahsederler. Hâlbuki: “Zaman bozuldu, fesadı var diyorlar./Zaman bozulmadı, kendileri fesat.” denildiği üzere fesat, fenalık zamandan değil, insanların kendilerindendir anlayışı doğrultusunda Akif Asr Suresi’nin tefsirinde de “ve’l-asr” lafzındaki vav’ın vâv-ı kasem olduğunu belirtmiş ve yeminlerle ilgili olarak Duha Suresi’ndeki açıklamalara benzer açıklamalar yapmıştır. Aynı zamanda "Bizi zamandan başkası helak etmiyor." (45/Casiye, 24) diyen Dehrilerin zanlarına da esaslı bir cevaptır bu. Elmalılı Hamdi Yazır da bu konuda şöyle der: “Asra yemin edilmekte; zamanın önemini hatırlatmakla bir de o zaman bozulduğu iddiasını red mânâsı vardır. Zira kasem, (yemin) edilen şeyin şerefine işaret eder. Bu şöyle demek olur: Hadd-i zatında asrın, zamanın ayıbı, kabahati, zararı yoktur; o değerli bir nimettir. İnsanlar zamanın kadrini bilip de hepsi iyiliğe çalışmadıkları için, iyiliğe çalışmayanlar zarardadır, Allah cezalarını verir.”

Safahat’ın altıncı bölümü Âsım’da yer alan ve Asr Suresi konulu dizeler ise şöyledir:

Hâlik’ın nâ-mütenâhî adı var, en başı: Hak.

Ne büyük şey kul için hakkın elinden tutmak!

Hani, Ashâb-ı Kirâm, ayrılalım, derlerken,

Mutlakâ ‘Sûre-i ve'l Asr’ı okurmuş, bu neden?

Çünkü meknûn o büyük sûrede esrâr-ı felâh;

Başta îmân-ı hakîkî geliyor, sonra salâh,

Sonra hak sonra sebat. İşte kuzum insanlık.

Dördü birleşti mi yoktur sana hüsrân artık.

Müslüman hakka zahîr olmaya her an mecbûr,

Sarsılır varlığı, göstermeye başlarsa fütûr,

Hele zulmün galeyânında bu mecbûriyyet,

Daha şiddetli olur başkalarından elbet.

Çünkü hak öyle zamanlarda kalır tehlikede,

Çâresizdir onu kurtarmaya bakmak sâde.

Bir adam dursa da bir zâlim imâmın yüzüne,

Adli emretse, bu zâlim de onun hak sözüne,

İnkıyâd eyleyecek yerde tutup kıysa ona,

O mücâhid yazılır ta şühedânın başına.

Hamza'da sonra gelen şanlı şehîd ancak odur.

Hak için can verenin pâyesi elbet bu olur.

Hakkı bir zâlime ihtâr, o ne şâhâne cihâd!

‘En büyüktür’ dedi Peygamber-i pâkîze-nihâd.

Hak zelîl oldu mu millet de, hükûmet de zelîl.

‘Hangi ümmette ki müşkildir edilmek tahsîl,

Âcizin hakkı kavîlerden... O, kuvvetlenemez...’

-Ne güzel söz bu! Şümûlüyle beraber mûcez.

-Ömer'in hutbesi aklında mı bilmem?

-Bilmem...

-Eyyühe'n-nâs, ederim taptığım Allâh'a kasem,

Yoktur aslâ şu cemâ'atte ki hiçbir âciz,

Benim indimde sizin olmaya en kâdiriniz,

Bir kavînizde olan hakkını kurtarmam için.

Bir kavî kimse de yoktur ki bu ümmette, bilin!

En zaîf olmaya nezdimde, tutup kendinden,

Âcizin hakkını ısrâr ile isterken ben…4

Şiirde hem Asr Suresi ismen zikredilmiş hem de bu surede bulunan kavramlar izah edilmeye çalışılmıştır. Ashabın bu sureyi yoğun bir şekilde okumalarının sebebi; mutluluğun sırrının bu surede saklı olmasıyla açıklanmıştır. Surede geçen iman, salâh, hak ve sabır kavramları üzerinde durularak insanın kurtuluşunun bu mefhumlara sarılmasıyla mümkün olacağı belirtilmektedir. Şiirde en çok işlenen kavram “hak” kavramıdır. Hak kavramı şiirde ilk olarak “adaletin gereği olan her türlü hak” anlamında kullanılmıştır. Zulmün en yaygın olduğu dönemlerde, bu kavrama her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyulacağı belirtilmiş, adaleti ikame etmek için de çalışmanın zorunluluğu ifade edilmiştir. Hak kavramı bu bağlamda zulmün karşıtı olan bir mefhum olarak anlaşılmıştır. Adalet ise “hakkın” tesis edilebilmesi için zorunlu bir şart olarak ortaya çıkmaktadır. Hak kelimesinin izahı yapılırken, adaleti tesis etmek uğruna öldürülenlerin, şehit mesabesinde oldukları bildirilmektedir. Hakkı zalim bir sultana ihtar etmek, büyük bir cihad olarak ifade edilmektedir. Cihadın bu şeklini Hz. Peygamber’e ait bir hadis5 ile teyit eden Akif, Hz. Ömer’e ait olan bir hutbe ile de zamanının hükümetine göndermelerde bulunmuştur.

Sanatın Halleri ve Söyleyecek Sözü Olmak

Zamanın bilgisi ve bilincini kavradıktan sonra dar vakitte sanatın yeri hakkındaki değerlendirmemize geçebiliriz. Burada öncelikle şunu belirtmeliyiz: Sanat ilgisi ve yeteneği yahut “sanatkârlık kabiliyeti” sadece bazılarına verilmiş bir kabiliyet değildir. Bütün insanlarda mevcut potansiyel bir güçtür. Sanat eseri ortaya koymasak bile ortaya konulmuş bir sanat eseri hakkında beğenimizi ifade edebilmemiz bundan dolayıdır. Sanat bazı insanlara has veya onlara özgü bir ayrıcalık değildir. İnsanın gayreti, teşebbüsü ve iradesinin bir sonucudur. Elbette temelde bütün yeteneklerimiz gibi sanatkârlık da Allah vergisidir. Fakat insanın çabalarının “karşılığı veya müstahakı olan bir vergidir bu.” O yüzden Mengüşoğlu “İçindeki sanatkârı keşfet.” der.

Sanat bahsinde gerek kuramsal olarak gerekse ürün olarak çokça ürün var. Bunlar arasından bir seçimle insan yol alabilir, kendi beğenisini inşa edebilir. Ya da farklı bir eser ortaya koyabilir. Bunun için de mutlaka belli bir süreğenlikte çabalar gerekir. Bu sadece üretmek değil hakkını vererek üretmek için de kaçınılmaz bir zorunluluktur. Üretici olmayan, sadece vakit öldürmek için yapılan her iş ve alışkanlıkların insanları atalete sevk ettiğini, çalışmayan demiri pasın yediğini görmek için eski dergilerin sayfalarını karıştırmak yeter de artar. Nitelikli işlerde insan kronolojik özellikteki zamanın dışına çıkar, nitelik açısından farklı bir zamana adım atar. Sanatsal çabalar, ilgiler ve etkinlikler, serbest zamanın bağımsız bir yaşam alanı olarak algılanmasından dolayı, çoğunlukla serbest zamanlara hasredilmektedir. Bu zamanlar derin düşünme, estetik hazlar ve beğeni oluşturma zamanı olarak algılandığından iş/çalışmayla ilişkilendirilmekten uzaktır.

İşte bu dar zamanda sanata dair nasıl bir üretkenlik, ilgi, izleyicilik ve eleştirellik, sorusu zor bir soru olarak karşımıza çıkmaktadır. Genellemelerin; yalnızca genellemelerin çözemeyeceği hususları içeriyor bu soru. O nedenle değişik açılardan yaklaşarak kendimizin yetenekleri, ilgileri ve beğenileri ölçüsünde çıkarımlarda bulunmak mümkün. Burada kararlı, istikametli ve boş vermeyen bir bilinçle donanmayı hayatın temeli haline getirmiş olmak her şeyi çözer. Bu işin bir yanı… Zaman kaybının nedenleri arasında gösterilen; erteleme ve oyalanma, dağınık çalışma, hayır diyememek gibi nedenler, öz disiplini bozan unsurlar arasında sayılabilir. Öte yandan başka sorunlar da var.

Şurası bir gerçektir ki, Müslüman düşünür ve sanatçıların sanat üzerine yeterince düşünce üretemeyişi birçok açıdan pahalıya mal olmuştur. Olumsuz bilançoyu, ortalığı kaplayan kuramsal kitapların çoğunun ya ‘batı kaynaklı’ ve ‘sol içerikli’ ya da ‘tasavvuf içerikli’ oluşlarıyla daha ilk bakışta görünür kılabiliriz. Bu arada, ‘müstakim çizgi’nin ortaya koyduğu sanat teorisi eserlerinin “Vahy’in sanata bakışını, Vahy’in sanat tarifini bulabilir miydim? Onu insanlara sunabilir miydim?” sorularının peşinden giden Metin Önal Mengüşoğlu’nun Vahiy ve Sanat kitabı dışında yok denilecek seviyede bulunması ve ağırlıkla birkaç yazıya hapsolması da bir başka handikaptır.6 Sanat üzerine yapılan tartışmaların çoğunlukla yetmişli yıllarda yapılan tartışmaları aşamayışı da işin bir başka yönü. “Sanat var mıdır, yok mudur?” türünden basitlikleri içinde barındıran bu tartışmalar hala önümüzde duruyor. Tartışmalar biçim, üslup ve dil bakımından oldukça yetersiz. Sanata ayrılan vakti "başıboşluk" ve "israf" zamanı olarak gören yaklaşımlar bu alandaki kısırlıkların oluşumunda oldukça etkili... Dili ve üslubu tartışma konusu yapmak için Ali Bulaç’ın Özgün Düşünce dergisinde yayımlanan yazısını buna örnek olarak verebiliriz. Düşünceyi sanatla besleyememenin göstergesi gibi bu yazı.7 Öte yandan sanatın ağılıklı olarak edebiyat ve mimari olarak gündemleşmesi de ciddi bir eksikliğimizdir. Çizgi sanatı, resim sanatı, sinema eleştirisi, müzik düşüncesi, karikatür hatta heykel sanat şubeleri hakkında suskunluktan öte çoğu zaman ilgi alanları daralması gibi bir durumla da karşı karşıyayız. Sanat bağlamında sabit eğilimler, kültürel beğeniler ve serbest zaman etkinliği olarak artan bir ilgi söz konusu. Sanata ilişkin bilincin niteliği eskiye oranla biraz artmış durumda. Kuşkusuz eksikliği çokça hissedilen sanat kuramına ilişkin önemli çalışmaların yoğunluklu olarak tartışılması, bu alanda literatüre dâhil olan yeni yayınlara odaklanılması nitelik bakımından önemli açılımlar sağlayacaktır. Şu halde hem Müslüman sanatçı, hem sanata ilgi duyan, onu önemseyen Müslümanlar, topluma ve kendilerine engel olan dogmaları yok etmeli, şirke ve küfre yol açan her türlü iş ve davranışa cephe almalı, şirk içermeyen her türlü güzel sanatı -heykel, resim, müzik, şiir, karikatür, tiyatro, sinema hangisi olursa... icra etmeli, onun takipçisi olabilmelidir. Kendi beğenilerini, ilgilerini, seçimlerini mutlaklaştırmadan diliyle, üslubuyla, biçimleriyle farklılaşan, kendisini de eleştirip dönüştürebilen bir sanatı tasarlayabilmek var olanlarının hakkını teslim edebilmek için bu kaçınılmaz bir gereklilik kanımca. Sanat ürünlerini ve sanatçıları buyurgan biçimde ötekileştirmeden onları izlemek, onlara sağır kalmamak gerekir. Şair Baki’nin anımsanıp İbn Kemal’in anımsanmayışı bunun uzak bir örneği olarak önümüzde durmaktadır.

Öte yandan şöyle bir durum var günümüzde: Yazın dergilerinin çoğu heyecansız. İyice irtifa kaybediyor. Yazın dergileri neden söndü dersiniz? Eleştiri okurduk önceden hatırı sayılır dergilerde, şimdilerde tanıtım yazılarının içinde yüzer olduk. Eleştirel deneme, son kertede, merak ve öznelliğin som bir yoğunluğu. Bu iki özelliğe az rastlanan bir kültür döneminden geçiyoruz sanırım. Tabii yazın dergilerinin eskisine oranla daha az etkili, çekici, heyecansız olması bir tek Türkiye’ye özgü bir durum değil. Yazarların ürününden/eserinden çok kendisini öne sürdüğü bir dönemden geçiliyor. Yeni medya düzeninin sonuçlarından birisi bu. Edebiyat adamları, televizyon ekranını ya da gazete sayfasını, renkli dergi kapaklarını sahne olarak yeğliyorlar artık. Bugün, klasik olabilecek bir şiir sessizce dergi sayfalarında yayımlansa, çoğu kimse fark etmeyebilir.

Bir derinliği olsun olmasın, tartışma dinamiği sanal ortama taşındı. İletişim kanallarındaki uçsuz bucaksız açılım, kayboluşu hızlandırıyor galiba. Öte yandan üniversiteler, genelde, hem Türkiye hem de dünyada meslek yüksek okullarına dönüştü. Merak ve inceleme tutkuları aşılamıyor artık öğrencilere, geleceğin kültür öznelerine. İletişim teknolojilerindeki inanılmaz gelişmelerden yaratıcılık değil şimdilik sabun köpükleri yükseliyor. Kendini ve okuyucuyu zorlayan yazara, sanatçıya olan talep çok az. Tirajı tutturan formüllere talep var. Yorgun ve formüllerle yazılan, şaşırtmayan, denemeyen romanlarla dolu ortalık. Kendi içine kapalı, ego-santrik, bilinç örtücü estetik arayışlarının, tüketim piyasalarının renkli nesnelerine yönlendirilişi… Bunlardan farklılaşarak başka bir algıyı oluşturmak da mümkün. Bütün bunlar içinse yapılıp edilenlerin sürekli bir biçimde irdelenmesi gerekiyor. Değiştirmek için önce var olanı kavramak, yorumlamak ve söyleyecek sözü de donanımlı kılarak berraklaştırmak gerekir.

İnsanın ömrü en kıymetli sermayesidir. Ne kazanacaksa onunla kazanacaktır. O ömür ise “zaman”dan bir parçadır. Onunla akmaktadır. Zamanı etkili kullanma, zamanımızın, amaçlarımızı, sorumluluklarımızı, yaşamda zevk aldığımız şeyleri ve sosyal yaşamımızın içerdiği etkinliklerimizi bir arada yürütebileceğimiz biçimde planlanması anlamına gelir. Toplum içinde yaşıyoruz. Görev ve sorumluluklarımız var, başarılı olabilmek için geleceğe yönelik hedeflerimiz var, hobilerimiz var. İşte bu noktada Müslümanların kültürel tarihindeki zaman telakkisini yeniden hatırlamalıyız: “Geçmiş zaman elden çıkmıştır; gelecek ise henüz gaybdadır. Öyleyse mevcut olan senin içinde bulunduğun şu andır.” Zamana ve sanata ilişkin tasarrufta herkes için geçerli olacak doğru ölçekleri verebilmem olanaksız ama şunu söyleyebilirim: “İnsana çalışmasından başka bir şey yoktur.” (53/Necm, 39) ve “Herkes kendi kazancına bağlıdır.” (52/Tur, 21) Bu şekilde insan o sermayeyi, sahibine ödedikten sonra, hesap günü kendisine kalacak olan kâra göre kendisini kurtaracak ve o oranda nimetlenmiş olacak veya açığına göre sorumlu ve iflas etmiş olarak zarar ve azapta kalacaktır. İnsan bütün Zamanı yaşayamaz; onun kırıntılarını, kendi ömrüne rastgelen küçücük dilimlerini görebilir. Sonsuzluk zincirinde küçücük bir halkadır insan ömrü.

Zamana ve onun içinde gerçekleştirilen bir amel olarak sanata ilişkin bu okuma, olası okumalardan sadece biridir. Çok yönlü okumalara açık olan konunun boyutları bir yazının sınırlarını çok aşacağı için farklı eksenleri izleyerek okuma ve değerlendirme farklı bakış açılarınca sürdürülmelidir.

 

Dipnotlar:

1- Jacqueline Atkinson, Zamanı Yönetme Sanatı, Nehir Yayınları, İstanbul, 1997.

2- Ragıp el-İsfahani, Müfredat, Çeviren ve Notlandıran: Yusuf Türker, s. 1607, Pınar Yayınları, 2007, İstanbul.

3- Ahmed Hamdi Akseki, Ve’l-Asr Tefsiri, Nşr. Ertuğrul Özalp, İst. Ts., s. 21-22; Akif, Abduh’un Kasım 1903’de Mecelletu’l-Menâr’da yayınlanan Tefsiru Sure-ti’l-Asr’ı 1909’da Asr Sûre-i Celilesinin Tefsiri adıyla Sırât-ı Müstakîm’de çevirisini yayınlamıştır. Asr Sure-i Celilesinin Tefsiri (1-5), SM, III/73-77, 14 Kanûn-i Sânî 1325-11.

4- Mehmed Âkif Ersoy, Safahat, s. 400-401. Yayına Hazırlayan: M.Ertuğrul Düzdağ, İz Yayıncılık, 2009.

5- Tirmizi, Fiten 13; Ebû Davud, Melahim 17.

6- Metin Önal Mengüşoğlu, Vahiy ve Sanat, Pınar Yayınları, İstanbul, 2004.

7- Ali Bulaç “Sanat Üzerine”, Özgün Düşünce, sayı 4, 2009.

BU SAYIDAKİ DİĞER YAZILAR