1. YAZARLAR

  2. Kenan Günaydın

  3. Anadolu'nun Müslümanlaşma Sürecinin İlk Dönemleri -2

Anadolu'nun Müslümanlaşma Sürecinin İlk Dönemleri -2

Mart 2000A+A-

Anadolu'nun Fethi

Malazgirt Savaşı'ndan sonra Anadolu'ya akmaya başlayan Türkmen kitleleri Orta Asya'da kurulan devletlerin törelerinde olduğu gibi, oluşturdukları uç beyliklerini kılıç hakkı1 olarak kurmalarıyla Anadolu'daki ilk beylikler dönemi başlamıştır. Anadolu'da sürülen ve ayrı ayrı dağıtılan Türkmenler Orta Anadolu'da Ahmet Gazi Danişment liderliğinde Danişmentliler devletini kurdular. Doğu Anadolu'da yine kurucularının ismine uygun olarak Saltuklular ve Mengücekler adıyla beylikler oluştu. Bu arada Kutalmış'ın isyanından sonra Sultan Alparslan tarafından uca sürülen ve ailevi rekabetten dolayı Malazgirt Savaşı'na katılmayan Kutalmışoğulları, kendilerine bağlı Türkmen aşiretleriyle Anadolu'ya aktılar ve 1075 yılında Büyük Selçuklu Devleti'ne bağlı, fakat ona rağmen başkent İznik olmak üzere Kızılırmak'ın güney ve batısındaki topraklarda Rum Selçuklu Devleti'ni kurdular. Daha sonra Büyük Selçuklu sultanı Melikşah'a dayanan Süleyman Şah, diğer kardeşlerini tasfiye ederek Rum Selçuklu Devleti'nin hükümdarı oldu. Antakya'nın fethinden sonra Suriye Selçuklu sultanı Tutuş ile çarpışıp hayatını kaybeden Süleyman Şah'tan sonra Melikşah Kutalmışoğulları'nı İran'a götürmüş ve devletin yönetimi Melikşah'ın 1092'de ölümünden sonra İznik'e gelip devralan Süleyman Şah'ın oğlu I. Kılıçarslan'a kadar Ebü'l Kasım tarafından yürütülmüştü.

1080'li yıllara baktığımızda Bizans'ın Balkanlar tarafından gene Oğuzlar'ın bir kolu olan Peçenekler'in saldırısı altında olduğu görülür. Yani İstanbul hem Balkanlar, hem de Anadolu yönünden bir kıskaca alınmış durumdadır. Yine 1080'li yıllarda Danişmendname'ye göre, Oğuzlar'ın Çavuldur boyundan olan Çaka Bey İzmir'i ele geçirerek yeni bir beylik kurar. Kısa sürede güçlenen ve özellikle güçlü donanmasıyla Adalar denizinde (Ege) Bizans'a karşı başarılı olan Çaka Bey, aynı zamanda Peçenekler'le anlaşıp Bizans'ı iyice zor durumda bıraktı. Fakat daha sonra anlaşmazlığa düştüğü -aynı zamanda damadı olan- I. Kılıçarslan tarafından zehirletilerek öldürüldü.2

Bu arada daha Melikşah zamanında Büyük Selçuklu Devleti yeniden içte çok tehlikeli bir İsmaili tehdidiyle karşılaştı. Fatımi halifesi el-Muntasır'ın tahta çıkamayan oğlu olan Nizar'ın taraftarı olan Hasan b. Sabbah isimli bir İsmaili dai'si Deylem Dağları'ndaki Alamut Kalesi'ni ve Kuhistan'daki çeşitli kasabaları ele geçirdi. Bundan sonra büyük kuvvetlere dayanmadan, kısa sürede Kuzey Suriye'den Türkistan içlerine kadar küçük veya son derece önemli kaleleri ele geçirip, daileri eliyle etkili bir propaganda faaliyeti yürütmeye ve kırsal araziye yer yer hakim olmaya başladılar. Hatta Isfahan, Hamedan gibi büyük kentlerin yanında bile önemli kaleleri ellerinde tuttular. Bir yandan da kurdukları suikast teşkilatı Haşhaşiler eliyle kendilerine engel olan devlet adamlarına yönelik suikastleri yürüttüler. Harekete geçen Büyük Selçuklu Devleti'nin bastırma çabası başarılı olamazken, 1092 yılında vezir Nizam ül-Mülk'ün katledilmesiyle Selçuklu Devleti'ne cevap verilmiş oldu.3 Nizam ül-Mülk'ten sonra Melikşah'ın da vefat etmiş olması sonucu büyük Selçuklu Devleti tam bir kaosun içine girdi. Sultan Melikşah'ın ölümüyle oğulları arasında başlayan, Suriye'den İran'a kadar bütün ülkeyi kaplayan taht mücadeleleri sonucu ülke bütünüyle her yönden zayıflamıştır. Bütün bu gelişmeler sonucu içte ortaya çıkan Batıni tehlikelerine karşı gereken tedbirler alınamamış, ayrıca 1098 yılında Kudüs Fatımiler'e kaptırılmıştır. Bu sırada Anadolu'yu kaybeden ve Balkanlar'da da sıkışan Bizans İmparatorluğunun Avrupa'yı yardıma çağırmasıyla büyük Haçlı Seferleri oluşmaya başlamıştır.

Haçlı Seferleri Başladığında İslam Dünyasının Durumu

Böylece Moğol İstilasına kadar Anadolu, Suriye ve Mısır'da sürecek olan ve İslam dünyasında Haçlılar dönemi olarak adlandırabileceğimiz bir mücadele süreci Haçlılar'la Müslümanlar arasında başladı. 11. yüzyıl sonunda Haçlı seferleri başladığında İslam dünyasının durumuna baktığımızda, yukarıda özetlediğimiz gibi mücadelenin iki ana akım arasında sürdüğünü görmekteyiz.

1. Mısır merkezli Fatımiler'in temsil ettiği ve Nizarî İsmaililerle Kuzey Suriye'den Orta Asya içlerine kadar bir propaganda faaliyeti yürüten Batıniler.

2. Mısır'ın doğusundaki Sünni İslam dünyasını kontrol altına alan ve Melikşah'ın ölümüyle büyük bir kaosa düşen Büyük Selçuklu İmparatorluğu.

1092'den sonra çıkan ve 12. yüzyıl başlarında süren bu anarşiden yararlanan Haçlılar yaptıkları ilk seferde başarılı olmuş ve 15 Temmuz 1099'da Kudüs Haçlılar'ın eline geçmiş oldu. Haçlılar sadece Kudüs'ü almamış, Urfa'da, Antakya'da, Tripolimde kontluklar oluşturmuşlardır. Ele geçirilen Kudüs'te ise bir krallık kurulmuştur. Çukurova'da varolan Ermenistan da düşünüldüğünde İslam coğrafyasının içinde Mısır Memlüklerine kadar sürecek bir Haçlı işgali başlamış oldu. Bizzat bir kısım Batılının değerlendirmesine göre bile, Haçlı Seferleri'nin ilk aşamalarındaki bu başarısı "Fransız monarşisinin Müslüman anarşisine" karşı bir zaferinden başka bir şey değildi.4

12. yüzyıl başlarında Büyük Selçuklu Devleti'ni toparlayan, Sultan Sancar 1117 yılından sonra merkezi Horasan'ın Merv kentinde olan Büyük Selçuklu Devleti'nin en büyük sultanıydı. Sultan Sancar zamanında eski Orta Asya devletlerindeki aşiret devlet törelerine göre Büyük Selçuklu Devleti, Doğu ve Batı Büyük Selçukluları olmak üzere ikiye ayrılmıştı. Sultan Sancar devletin doğusunu Merv'den kendi yönetirken, Hamedan merkezli Irak Selçuklularını devletin batısını yönetmekle görevlendirmişti. Selçuklu İmparatorluğu'nun batısındaki bütün devletler de Irak Selçuklularına bağlanmıştı. Örneğin: Rum Selçuklu Devleti Irak Selçuklu Sultanı'na bağlıydı. Irak Selçuklu Sultanlığı da, Sultan Sancar'a bağlı olduğundan, dolaylı olarak Rum Selçuklu Sultanlığı Sultan Sancar'a bağlı oluyordu. Fakat devletin tekrar toparlanmasına rağmen, Sultan Sancar zamanında da değişen bir şey olmamış, Haçlılar'la mücadele büyük sultan tarafından öncelenmemiştir. Sultan Sancar'ın imparatorluğun batısındaki sorumluluğu bıraktığı Irak Selçuklu Devleti ise birkaç kere yardımcı kuvvet göndermek ve mücadeleyi kendine bağlı vasal devletlerin sorumluluğuna bırakıp, bölgeyi toparlayacak vali atama dışında Haçlılara dönük bir faaliyette bulunmamıştır.

Bir süre sonra Sultan Sancar doğudan gelen yeni bir göçebe kavim olan Karahıtay'lara yenilip Maveraünnehir'i kaybetmiş ve Karahıtay baskısıyla Horasan'a inip sayıları arttığından sorun çıkaran Türkmen'lerin 1153'teki isyanı sonucu esir düşmüş, üç yıl süren esaretten kurtulduktan bir kaç ay sonra da vefat etmiştir. Böylece Horasan'daki devlet yıkılmış, Irak Selçukluları Devleti kendini Büyük Selçuklu Devleti'nin varisi olarak ilan etmiştir. Fakat Sultan Sancar'dan sonra daha önce Büyük Selçuklu Devleti'ne bağlı olan Harzemşahlar Devleti giderek güçlenmiş, önce Horasan'ı almış ve sonra Irak Selçuklu Devleti'ni 1194 yılında ortadan kaldırmıştır. Bu nedenle bazı tarihçiler Büyük Selçuklu Devleti'nin Sultan Sancar'ın ölümüyle bittiğini kabul ederken, bazıları ise Harzemşahlar'ın Irak Selçukluları Devleti'ne son verdiği 1194 tarihini kabul etmektedirler. Doğuda Karahıtaylar'ıda yenen Harzemşahlar Devleti ise Irak'ın doğusunda Büyük Selçuklu İmparatorluğu'nun varisi olmuştur. Bu süreçte Abbasi halifeliği tekrar siyasi erki eline geçirerek Irak'ı yönetmeye başlamıştır.

Haçlı Seferleriyle Birlikte Anadolu'daki Durum

Sıkışan Bizans'ın yardıma çağırdığı Haçlılar, İstanbul'da imparatorla yaptıkları anlaşma gereği geri alacakları eski Bizans arazisini Bizans İmparatorluğu'na teslim edecek, ayrıca İmparatorluk sınırlarının ötesinde kuracakları Haçlı devletleri imparatoru yüksek otorite olarak tanıyacaklardı.5 İlk Haçlı seferi sırasında Rum Selçuklu Sultanlığı tahtında I. Kılıçarslan, Danişmentliler tahtında ise Gümüştekin Gazi bulunmaktaydı. Büyük Haçlı tehdidi karşısında ilk anda her İki hükümdar da ortak hareket etmişler, fakat büyük bir kuvvetle gelen Haçlılar'ın Anadolu'dan geçişini engelleyememişlerdi. Haçlı seferinden faydalanan Bizans İmparatorluğu Batı Anadolu'yu geri almış, Rum Selçuklu Devleti de başkentini Konya'ya taşıyarak İç Anadolu'ya yerleşmiştir.

Bizans Batı Anadolu'yu geri alırken ilk kurulan Haçlı devleti Urfa kontluğu ve en önemli Haçlı devletlerinden biri olan Antakya Prinkepsliği Anadolu toprakları içinde kurulmuştur. Birinci Haçlı Seferi'nden sonra siyasi sınırlar yönünden Anadolu'yu değerlendirdiğimiz zaman önümüze iki ana kısım çıktığını görmekteyiz

1- Hristiyan güçlerin elindeki Anadolu; Bu kısmı kendi İçinde ikiye ayırmamız gerekmektedir.

a) Bizans İmparatorluğunun elinde kalan Anadolu: Küçük Ermenistan'a kadar olan Akdeniz kıyılarıyla, Karadeniz kıyılarını ve Bizans imparatorluğunun ilk Haçlı seferinden yararlanarak ele geçirdiği Batı Anadolu topraklarını kapsamaktadır. Bu topraklar ilk Haçlı Seferi'nden, İstanbul'u işgal eden 1204 yılındaki Haçlı Seferine kadar Bizans İmparatorluğu'nun yönetiminde kalmıştır. İstanbul'un Haçlılar tarafından işgal edilmesinden sonra, Karadeniz kıyıları Trabzon Rum İmparatorluğu'nda, geri kalan kesim ise 1261 yılında İstanbul'u alıp Bizans İmparatorluğu'nu yeniden kuran İznik İmparatorluğu'nda kalmak üzere ikiye ayrılmıştır.

b) Hristiyan güçlerin elindeki ikinci Anadolu: Bu topraklar ise ilk anda yüksek otorite olarak Bizans İmparatorluğu'nu tanıyan Çukurova'daki Ermenistan ile, ilk Haçlı seferi sonrası kurulan Urfa Kontluğu ve Antakya Prinkepsliği'nin elindeki topraklardır.

2- İkinci ana kısım olarak değerlendirdiğimiz Anadolu ise Müslümanların elindeki Anadolu'dur. Bu Anadolu'yu da kendi içinde ikiye ayırmamız gerekmektedir.

a) Malazgirt savaşından sonra İran'dan sürülen Türkmenlerin zaptettiği ve Rum Selçuklu, Danişmentliler, Saltuklar ve Mengücek gibi siyasi teşekküllerden oluşan Anadolu toprakları.

b) Müslümanların elindeki ikinci Anadolu ise Malazgirt Savaşı'ndan önce bile Bizans işgaline uğramamış olan Doğu ve Güneydoğu Anadolu topraklarıdır. Bu topraklar daha ziyade Mervanoğulları hakimiyetindeydi. Fakat daha sonra bu bölgede Artukoğulları ve Ahlat merkezli Ahlat-şahlar devletleri gibi yine Büyük Selçuklu'ya bağlı devletler kurulmuştur.

Anadolu'da Rum Selçuklularıyla Danişmentliler'in; Bizans, Haçlılar ve Birbirleriyle Mücadeleleri

İlk seferin başarıyla sonuçlanması sonucu iyice heyecana gelen Avrupalılar, hemen harekete geçmiş ve Kudüs'ün fethinden iki yıl sonra yeni devletler kurup İslam dünyasını işgal etmek için yeni ordularla Anadolu'ya yürümüşlerdir. 1101 yılında gelen ilk ordu 500 kişilik bir Peçenek grubun rehberliğinde Ankara-Amasya-Niksar istikametinde hareket etti. Haziran'da Selçukluların elindeki Ankara'yı alıp, halkı katleden Haçlılar Bizans'la yaptıkları anlaşma gereği kenti Bizans kuvvetlerine teslim ettiler. Danişment topraklarına girip Amasya'ya yani Anadolu'nun içine doğru yürüdüler. Haçlılar sayesinde Bizans İmparatorluğu da kaybettiği toprakları geri almaya başlamıştı. Yani Türkmenler Malazgirt Savaşı'ndan sonra aldıkları Anadolu'yu kaybediyorlardı.

İlk yazıda nedenleriyle göstermeye çalıştığımız gibi Türkmenler İran'dan sürülmüş ve Anadolu'ya yaylak ve kışlak olarak yerleşmişlerdi. Yani batıdan gelen Haçlı saldırısını püskürtemezlerse; kendilerini süren Büyük Selçuklu'yla Haçlılar arasında sıkışıp, yok olma tehlikesiyle karşılaşacaklardı. Ağır zırhlı ve son derece kalabalık olan Haçlı-ar'la ilk anda yapılan meydan savaşları kaybediliyordu. Bundan sonra olanlara baktığımızda ölüm kalım savaşı yaptığının farkında olan Türkmenlerin Haçlı tehdidine karşı ortak hareket eden I. Kılıç Arslan ve Gümüştekin Gazi'nin liderliğinde Anadolu'yu kaybetmemek için Haçlılar'a karşı topyekün bir mücadele verdiğini görmekteyiz.

Haçlı ordusuna karşı ilk anda başarılı olamayan Türkmenler, Anadolu içlerine yürüyen bu ordulara karşı bir yıpratma savaşı yürütmeye başladılar. Hayatını at üstünde geçiren çoban savaşçının sahip olduğu büyük hareketlilik ve ağır zırhlı Haçlılar'ın zayıf hareket kabiliyeti düşünüldüğünde son derece etkili olan bir savaş taktiği yürütülmekteydi. Bu durumda Anadolu'nun içine yürüyen Haçlılar'ın kalabalıklığı Haçlılar açısından ciddi sorun oluşturuyordu. Çünkü Türkmenler tarlaları yakıyor, suları zehirliyor, bu nedenle yiyecek ve içecek sıkıntısına düşen Haçlılar'a karşı süren yıpratma savaşıyla Haçlı ordusunun savaş gücü iyice zayıflatıldıktan sonra geriye sadece bu orduları pusuya düşürmek kalıyordu.

1101 yılında gelip Amasya'ya yürüyen Haçlı ordusu bu taktikle yol boyunca iyice hırpalanmış ve Merzifonda Selçuk ve Danişment kuvvetlerinin pususuna düşüp topyekün imha edilmişti. İlk ordunun ardından gelen ikinci ordu, Konya'ya doğru yürüdü. İlk anda durdurulamayan bu ordu, yine Anadolu içine yürürken hırpalanmış ve birleşik Danişment ve Selçuk kuvvetleri tarafından yenilmişti. Aynı yıl içinde gelen üçüncü Haçlı ordusu da aynı akibete uğratılmış ve iyice hırpalanan bu ordu birleşik Selçuk ve Danişment kuvvetleri tarafından 1101 yılı Eylül başında Akgöl Ovası'nda pusuya düşürülerek yenilmişti.6

Fakat kendilerine dönük tehdit geçtikten sonra, Danişment hükümdarı Gümüştekin Gazi, 1100 Temmuz'unda esir aldığı Antakya Prinkepsi Bohemund'u 1103 yılında fidye karşılığı serbest bıraktı. Müttefik olarak fidyeden pay isteyen, I. Kılıçarslan istediği payı alamayınca Gümüştekin'in üzerine yürüyüp onu Maraş'ta yenmişti. (Ağustos 1103). 1104 yılında Gümüştekin'in ölümünden yararlanarak Malatya'yı ele geçirmiş ve Anadolu'da durumunu iyice sağlamlaştırmıştı.7

Danişmentliler'e üstünlüğünü kabul ettiren I. Kılıçarslan, dedesi Kutalmış gibi, Büyük Selçuklu Sultanı olmayı hedeflemiş ve doğuya yürüyüp Musul'u ele geçirmiştir. Fakat Habur Irmağı kıyısında Büyük Selçuklu Devleti emirlerinden Çavlı ile yaptığı savaşı kaybedip, kaçmaya çalışırken nehirde boğuldu.8 Anadolu'da bundan sonra yaşananlara baktığımızda Selçuklular'la Danişmentliler arasında bir mücadelenin başladığını ve Kılıçarslan'ın ölümüyle sarsılan Rum Selçuklu Devleti yerine üstünlüğün Danişmentliler Devleti'ne geçtiğini görmekteyiz.

Gümüştekin'in ölümünden sonra diğer kardeşlerini öldürerek Danişment tahtına oturan Emir Gazi, I. Kılıçarslan'ın ölümü üzerine başlayan taht kavgalarından yararlanarak Rum Selçuklu topraklarının önemli bir kısmını ele geçirmiş ve Rum Selçuklu sultanlığına 1116 yılında damadı Mesud'un geçmesini sağlamıştır. Zamanında Anadolu'nun en güçlü hükümdarı olan Emir Gazi, Rum Selçuklu topraklarını ele geçirmeye çalışmıştır. Emir Gazi'den sonra yerine geçen Melik Muhammed zamanında da gücünü koruyan Danişmentliler Devleti, Melik Muhammed'in 1143 yılında ölümünden sonra taht kavgalarıyla üçe ayrılarak parçalanmış ve güçten düşmüştür. Bu süreçten sonra Danişmentliler birliklerini sağlayamamış ve Anadolu'daki üstünlük tekrar Rum Selçukluları'na geçmiştir. Bunun en önemli nedeni ise 12. yüzyılda, 1116 yılında Rum Selçuklu Devleti'nin başına geçip 1155 yılına kadar Sultan olarak hüküm süren I. Mesud ile ondan sonra iktidara geçip 1192 yılına kadar hüküm süren II. Kılıç Arslan'dır. 12. yüzyıl başından sonuna kadar yani 76 yıl boyunca Rum Selçuklu Devleti'nde sadece iki sultan hüküm sürmüştür. Rum Selçuklu Devleti'nin 76 yıl boyunca ciddi bir iç mücadele yaşamaması; Danişment Devleti'nin 1143 yılından sonra 'İç mücadeleyle' parçalandığı da düşünülürse, Rum Selçuklular'la Danişmentliler Devleti arasındaki mücadelenin kaderini belirleyen en Önemli etken olmuştur. Anadolu'da Rum Selçukluları'nın üstünlüğüyle bitecek olan bu mücadele sürerken; İmameddin Zengi'nin 1144 yılında Urfa'yı Haçlılar'dan almasıyla başlayan II. Haçlı seferi sırasında, Bizans'la Batı arasında ciddi soğukluğa yol açan olaylar olur. Çünkü geçen zamanda gerek ilk Haçlı Seferi, gerek Danişment-Selçuklu çekişmesi nedeniyle Anadolu'da rahatlayan Bizans; batıdan Sicilya Krallığı'nın tehdidi altındadır. Bu nedenle II. Haçlı Seferi sırasında Selçuklular'la anlaşması yüzünden İmparator Manuel Batılı Hristiyanlar tarafından ihanet ile suçlanmıştı. Anadolu'ya yürüyen II. Haçlı Seferi, 1101 yılındaki Haçlı ordularına uygulanana benzer bir taktikle iyice hırpalanmış, ancak bir kısmı Suriye'ye ulaşabilmişti.9

Aşağıda inceleyeceğimiz gibi; her iki müslüman devletin arasındaki mücadeleye hoş bakmayıp müdahale eden, Sivas'a naiplerini yerleştirip bizzat Halifenin de onayıyla Danişmentliler Devleti'yle birlikte Rum Selçukluları'nı bile kendine bağlı yasal devlet haline getiren Nureddin Mahmud bin Zengi'nin 11 74 yılında Ölümünden sonra harekete geçen II. Kılıç Arslan; 1177 yılında Malatya'yı da alarak son Danişment Devletini de ortadan kaldırmıştır. Anadolu'da 12. yüzyılda süren mücadeleye baktığımızda kendi aralarında mücadele eden Rum Selçukluları'yla Danişmentliler'in; zaman zaman Bizans İmparatorluğu'nu bile, birbirlerine karşı müttefik olarak kullandıklarını görmekteyiz. Elbetteki Bizans İmparatorluğu'nun politikasını incelediğimiz zaman birbirinin rakibi olan Danişmentliler'i ve Rum Selçukluları'nı birbirlerini dengeleyici güç olarak görüp kullandığını ve bu politikası gereği, yeri geldiğinde Rum Selçuklu Devleti'ne, yeri geldiğinde de Danişmentliler'e yardım ettiği vakıalara şahit olmaktayız.10

Nureddin Mahmud'un ölümünden sonra II. Kılıç Arslan'ın Danişmentliler'i ortadan kaldırmaya başlaması üzerine saldırıya geçen Bizans ordusu da Haçlı Savaşları'ndaki taktikle 1176 yılında yenilmişti. Gelişen süreçte Bizans'ın Batı'yla arası iyice açılmış ve II. Kılıç Arslan ise ülkeyi çocuklarına paylaştırmıştı. Salahaddin Yusuf bin Eyyub'un Hittin'de Haçlılar'ı yenip Kudüs'ü kurtarmasından sonra, sefere çıkıp Bizans ve Anadolu'dan geçen Alman İmparatoru Friedrich Barbarossa'nın seferi sırasında yaşananlar gerek Batı'yla arası açılan Bizans ve gerekse Rum Selçuklularının Haçlı Seferi'ne karşı baştan beri yürüttükleri politika hakkında bize ilginç bilgiler vermektedir, Yaşadığı zaman ve coğrafya olması dolayısıyla o dönemle ilgili orjinal bilgiler aktaran İbnü'l Esir Alman İmparatoru'nun seferinde Anadolu'da yaşanan olayları aşağıdaki gibi aktarmaktadır. Alman kralı bu sene ülkesinden yola çıktı. Bizans imparatoru Alman kralının hareketini öğrenince Salahaddin'e elçi gönderip onu haberdar etti ve kralın ülkesinden geçmesine izin vermeyeceğine söz verdi.

Alman kralı İstanbul'a varınca imparator onun ülkesinden geçmesine mani olamadı, fakat erzak ikmaline müsaade etmedi, halkın da onlara herhangi bir şey götürmelerine mani oldu, bu yüzden de Almanlar yiyecek sıkıntısı çektiler. İstanbul Boğazı'nı geçinceye kadar yollarına devam ettiler ve İslam topraklarına ayak bastılar. Bu bölge Sultan Kılıç Arslan b. Mesud b. Süleyman b. Kutalmış'ın hakimiyetindeydi. Almanlar Selçuklu topraklarına girince uç Türkmen'leri ayaklanıp onlara karşı akınlar düzenlemeye başladılar. Ana ordudan ayrılan Almanlar'ı yakalayıp öldürüyor ve ele geçirebildikleri mallan ganimet alıyorlardı. Mevsim kıştı ve bu yörede şiddetli soğuklar hüküm sürmekteydi. Kar kalınlığı fazlaydı. Soğuk açlık ve bir yandanda Türkmen'ler Almanları kırıp geçirdi, bu sebeple sayıları azaldı. Almanlar Konya'ya yaklaşınca Melik Kutbeddin Melikşah b. Kılıç Arslan onların karşısına dikilip ilerlemelerine mani olmaya çalıştı, fakat onlarla baş edemeyip Konya'ya geri döndü. Almanlar süratle onu takip ettiler ve Konya'yı muhasara ettiler. Kılıç Arslan'a da hediye gönderip: "Biz senin ülkeni işgal etmek maksadıyla gelmedik, gayemiz Kudüs'e gitmektir" dediler ve halktan muhtaç oldukları erzak ve diğer eşyayı almaları için izin istediler. O da kabul etti, böylece halktan istedikleri erzakı alıp karınlarını doyurdular. Azıklarını aldıktan sonra yola koyuldular.11

Yukarda belirttiğimiz gibi Orta Anadolu'ya bütünüyle hakim olup, Bizans İmparatorluğu'nu püskürtükten sonra II. Kılıç Arslan Orta Asya'daki aşiret devlet zihniyeti gereği devleti çocukları arasında paylaştırmıştı. Böylece daha önce Danişmentliler içinde yaşanan iç mücadele daha Kılıç Arslan'ın sağlığında başladı. Bu mücadele sonucu Sultan önce Konya'yı terk etmek zorunda kalmış, daha sonra geri döndüğü Konya'dan Kayseri'yi verdiği oğlu Mahmud'un üzerine yürüyüp kuşatmış ve bu kuşatma sırasında'da hastalanıp ölmüştür. Ölümünden sonra Kılıç Arslan'ın oğulları arasında devam eden taht kavgaları sonucu Tokat meliki olan Rükneddin Süleyman diğer kardeşlerini yenmiş ve II. Süleyman Şah olarak Selçuklu Sultanlığı'nı ele geçirmiştir. Konya'ya hakim olduğu 1196 yılından sonra en son Ankara hariç babası zamanındaki Selçuklu topraklarına 1200 yılında Malatya'yı alarak bütünüyle hakim olmuştur. Üç yıl süren kuşatmadan sonra 1204 yılında ölümünden hemen önce, Ankara'yı da ele geçirmiştir.12 Mücadeleyi kazanan II. Süleyman Şah aşiret geleneğini yıkıp, memluk kökenli komutanlara dayalı olarak devleti merkezi üniter bir yapıya kavuşturmuştur.13

Fakat ölümüyle birlikte Konya'dan kovduğu Gıyaseddin Konya'yı ele geçirerek tahta çıkmış ve I. Gıyaseddin Keyrüsrev olarak Selçuklu Sultanı olmuştur.14

Bu arada Kudüs'ün halen müslümanlardan alınmaması dolayısıyla düzenlenen dördüncü Haçlı Seferi yon değiştirmiş ve Avrupa'yla arası iyice açılan Bizans İmparatorluğu üzerine yönelmiştir. Ve 1204 yılında Bizans İmparatorluğu yıkılarak İstanbul'da 1261 yılına kadar hüküm sürecek olan Latin İmparatorluğu kurulmuştur. 1204 yılından sonra Rum Selçuklu Sultanlığı'nın gelişimine baktığımızda Danişmentliler gibi güçlü bir rakibini ortadan kaldırıp, devletin üniter bir yapıya kavuşmasıyla birlikte dördüncü Haçlı Seferi sonrası Bizans İmparatorluğunun 1261 yılına kadar ortadan kalkması sonucu Anadolu'da kurulan İznik ve Trabzon Rum İmparatorluklarının gerek kendi aralarında ve gerekse İstanbul'daki Latin İmparatorluğu'yla mücadeleleri sonucu iyice rahatladığını ve Selçuklular'ın gelişip güçlenmeye başladığını görmekteyiz.

Anadolu'nun Malazgirt Savaşı sonrası siyasi tarihini kabaca incelemeye çalıştığımız bu yazıda yukarda yaptığımız tasnifde aslında netleşmeye başlamaktadır. Her şeyden önce Anadolu'da 12. yüzyıl içinde adeta iki ana mücadele sahası ortaya çıkmıştı. Biz şu an sadece bu sahalardan birini yani Türkmen devletleriyle Bizans arasında sürekli değişen müttefiklerle süren ve sonunda Rum Selçukluları'nın üstün çıktığı bir mücadeleyi inceleyebildik. Resmi tarihte adeta Anadolu tarihi olarak üstün çıkan Rum Selçukluları esas alındığından sadece bu süreç işlenmiştir.

Aslında 12. yüzyıl sonunda Rum Selçukluları'nın hakim olduğu araziye baktığımızda sadece Orta Anadolu'yu kapsadığını görmekteyiz. Zaten bu araziye ancak Malazgirt Savaşı'ndan 106 yıl sonra Danişment devleti ortadan kaldırılmasıyla birlikte, yani 1177 yılından sonra hakim olunabilmiştir. 1177 yılından önce Selçuklular'ın hakim olduğu arazinin Akdeniz ve Karadeniz kıyılarıyla birlikte Batı Anadolu'ya hakim Bizans İmparatorluğu'yla, Kızılırmak'ın Kuzey ve doğusuyla Malatya'ya kadar hakim olan Danişmentliler'le, Çukurova'daki Ermenistan, Urfa ve Antakya'daki Haçlılar arasında bulunan Anadolu'nun bir kısmını kapsadığını görmekteyiz. Malazgirt sonrası Anadolu'da kurulan bu devletlerin Haçlılar'a yaklaşımına baktığımızda bozkır mantığıyla yapılan yağma seferleri ve kendilerine dönük ciddi bir tehdit ortaya çıkmadan Haçlılar'a karşı mücadeleyi öncelemediklerini görmekteyiz. Yukarda verdiğimiz Gümüştekin Gazi'nin Antakya Prinkepsi Bohemund'u fidye karşılığı serbest bırakması ve Emir Gazi'nin 1131 yılındaki Çukurova seferinde Ermeni Leon'u sadece yıllık haraç'a tabi tutması cihad ruhundan ziyade ancak step mantığıyla izah edilebilecek ilginç örneklerdir.15

1204 yılından sonra iyice rahatlayıp sınırlarını genişletmeye başlayan Selçuklu Devleti Akdeniz kıyısında Antalya, Karadeniz kıyısında Sinop gibi önemli limanlan ele geçirerek özellikle batıyla ticarete açılmış ve iyice zenginleşmeye başlamışlardı. Bu arada doğudaki Saltukoğulları ve Mengücekoğulları devletleri de ortadan kaldırılmıştır. Rum Selçuklu Devleti'nin o dönemdeki politikasını incelediğimizde batıyla girişilen ticaretin ana eksen olarak görüldüğü ortadadır. Akdeniz ve Karadeniz kıyılarında yeni limanlar İznik İmparatorluğu ve Trabzon Rum İmparatorluğu'nun elinden alınmış ve Kırım'a bile ticaret amaçlı deniz seferi düzenlenmiştir. Askeri seferleri bile etkileyecek ölçüde, iyice gelişen ticaret sürdürmek için batıyla bu arada bölgedeki Haçlılar'la ara iyi tutulmuş (o zaman Kudüs'ün kurtarılması dolayısıyla Papalık'ın bölgedeki müslümanlara karşı ağır bir ticaret ambargosu yürürlükteydi.) ve artan zenginleşmeyle birlikte Selçuklu ordusunda Bizans, Ermeni ve Arap kökenli paralı askerler görev almaya başladı.16 Güçlenen Selçuklular Güneydoğu Anadolu'ya doğru Eyyubilerle bir rekabete başlamışlardı. Bu süreç devam ederken 1220'lerle birlikte doğuda yeni bir göçebe hareketlenmesi olmuş ve Harizmşahlar devletini yıkan Cengiz Han kuvvetleri Anadolu kıyılarında görülmeye başlamıştı. Anadolu Cengiz ordularının önünden kaçan yeni göçler alacak ve bu bölge için Haçlı dönemi kapanırken yeni bir süreç başlayacaktı.

Yeni göçler Anadolu'daki Rum Selçukluları'nın oluşturduğu düzeni bozup Babai İsyanı'na yol açacak yeni bir göçebe yerli çatışmasına yol açacaktı. Malazgirt öncesi halen müslümanların elinde kalmış olan Anadolu topraklarıyla Haçlılar arasındaki mücadele ise Anadolu'daki ikinci mücadele alanı olarak ortaya adeta çok farklı bir süreci içermektedir. Türkmenlerin aldığı Anadolu'da Rum Selçukluları ve Danişmentliler ekseninde yukarda özetlediğimiz didişme başladığında, Haçlı tehdidini yakından hisseden Güneydoğu Anadolu ve Suriye'de ise daha Kudüs bile Haçlılar tarafından alınmadan, Haçlılar'ın bölgedeki emir ve hükümdarlar tarafından meşru bir güç olarak kabul edilmeye başlanmıştır. Örneğin Halep Selçuklu hükümdarı Rıdvan'a karşı isyan eden Azaz valisinin Haçlılar'dan yardım istemesi ve elde etmesi (Eylül 1098), şüphesiz başka türlü tefsir edilemez.17

Güneydoğu Anadolu'da ve Suriye'de Haçlılar Döneminin Başlaması

12. yüzyıl başlarında haçlı saldırılarına baktığımızda ilk hızlarını kaybetmelerine rağmen kaos içindeki İslam dünyasının zaafiyetinden yararlanarak saldırgan bir politika izledikleri görülür. Bir yandan Fatımiler üzerinde baskı uygularken, aynı zamanda Suriye ve Güneydoğu Anadolu'yu da tehdit ettiklerini görmekteyiz. Bu arada büyük Selçuklular tarafından Haçlılar'ın üzerlerine gönderilen kuvvetlere karşı, zaman zaman büyük Selçuklu'ya isyan eden kuvvetlerle Haçlılar'ın ittifak ettikleri bile olmaktaydı.18 Hatta zaman zaman kendi aralarındaki çekişmelerden dolayı sözde bazı müslüman(!) güçlerin Haçlı ordusunda bile çarpıştıkları oluyordu.19

Müslüman halkın yardım istemesi Anadolu'dan Harzem'e kadar hakim olan ve büyük sultan olmak derdindeki Selçuklu sultanlarını pek ilgilendirmiyor, yukarda belirttiğimiz gibi sadece arada bir bölgeye fırsat buldukça yardımcı kuvvet gönderiyorlardı. Fakat İmamettin Zengi'nin Irak Selçuklu sultanı Mahmud tarafından atabey unvanıyla 1127 yılında Musul valiliğine tayin edilmesiyle bu süreç tersine dönmüş ve tarihi açıdan bir dönüm noktasını oluşturmuştur.20 Haçlılar'la yapılabilecek tesirli bir mücadelenin ancak siyasi bir birliğin sağlanmasıyla mümkün olacağını izlediği politikayla gördüğü belli olan İmameddin Zengi Yukarı Mezopotamya ve Yukarı Suriye'yi tek bir hakimiyet alanında birleştirmek için harekete geçmiş ve Haçlılar'ın eline düşmek üzereyken Halep ve çevresindeki kaleleri daha 1128 yılında ele geçirerek mücadeleyi Güneydoğu Anadolu ve Kuzey Suriye'ye taşımıştır.21 İmameddin Zengi Haçlılar'la son derece başarılı savaşlar yaparken bir yandan da Hama gibi varlıklarıyla bile yürütülen mücadeleyi engelleyen emirlerin elindeki kaleleri ele geçiriyordu. İmameddin'in yürüttüğü mücadele sonucu Haçlılar güneydoğu Anadolu ve Suriye'de savunma politikası yürütmeye başladılar. Nihayet İmameddin Zengi I. Haçlı Seferi sonucu kurulmuş bulunan ilk Haçlı devleti olan Urfa Kontluğu'nu başkentini Aralık 1144 yılında fethederek kurtardı. Urfa'nın fethi üzerine gerek doğuda ve gerek batıda büyük bir yankı uyanmış ve ikinci Haçlı Seferi'ne yol açmıştır. Fakat bu sefer bölgeye ulaşmadan İmameddin Zengi Caber Kalesi'ni kuşattığı sırada yani 14 Eylül 1146'da uyurken Yarınkuş adındaki Frenk asıllı hadım kölesi tarafından şehid edildi.22

Nureddin Mahmud bin Zengi dönemi

İmameddin Zengi'nin şehadetinden sonra yanında bulunan oğlu Nureddin Mahmud bin Zengi babasının elindeki mührü alarak Halep'e gitti ve şehre hakim oldu. Imameddin Zengi'nin büyük oğlu Seyfeddin Gazi ise Musul'a yerleşerek babasının yerine devletin başına geçti. Bu arada Atabek Zengi'nin ölüm haberi gelince eski Urfa Kontu Joscelin, Urfa'daki Ermeni'lerin yardımıyla kenti almaya kalkmış, fakat baskın haberini alan Halep'teki Nureddin'in iç kale düşmeden Urfa'nın yardımına yetişmesi üzerine Joscelin Urfa'dan halen elinde tuttuğu Fırat'ın batısındaki topraklarına kaçmıştır.23 Bu olaydan sonra sefere çıkan Nureddin Mahmud Haçlılar'ın elindeki bazı kaleleri ele geçirerek babası İmameddin Zengi'nin şehadetinden sonra kaybettikleri topraklan geri alacaklarını zanneden Haçlılar'ın ümitlerini söndürmüştür.24 Urfa'nın kurtarılması dolayısıyla, düzenlenen bir kısmı Anadolu'da hırpalanan ve Şam üzerine yapılan II. Haçlı Seferi Nureddin Mahmud'un müdahalesi sonucu bir fiyaskoya dönüşmüş ve Haçlılar Şam önünden savaşmadan ayrılmak zorunda kalmışlardır. Haçlılar'ın püskürtülmesinden sonra ise ölen Seyfettin Gazi yerine Musul'da tahta çıkan Kutbeddin ile, ülkenin Musul ve El-Cezire kısmı Kutbettin'de, Suriye ve güneydoğu Anadolu'daki batı bölümü ise Nureddin'de kalmak üzere devleti paylaştılar.25

Devam eden süreçte Nureddin Mahmud Haçlılara saldırılarını iyice arttırmıştır. Antakya Prinkepsinin üzerine yürüyüp onu yenmiş ve yapılan savaşta Prinskep öldürülmüştür.26 Urfa Kontluğunun arta kalan topraklarını ele geçirmiş, bu sırada kendisini uzaklaştırmak için üzerine gelen bir Haçlı ordusunu bozguna uğratmıştır.27 Bu sırada Haçlılar Suriye'deki son büyük başarılarını kazandılar. Bu Fatımiler'in elindeki Askalan kalesinin 1153 yılında zaptıydı. Fakat 1154 yılında zaman zaman Haçlılarla ittifak eden ve son olarak da Askalan'ın Haçlıların ele geçirmesi sırasında Nureddin'in Askalan'ın yardımına gitmesini engelleyen Dımaşk'ın Nureddin tarafından zaptı bu başarının önemini azalttı. Böylece sadece Kudüs Krallığı değil Antakya ve Trablus Haçlı devletleri de Zengi'ler tarafından sahile doğru iyice sıkıştırılıp baskı altına alınmış oldu.28 Önce Halep'i ele geçirdikten sonra Şam'ı başkent yapan Nureddin Mahmut böylece Güneydoğu Anadolu ve Suriye'yi tek siyasi hakimiyet altında topladı. İş öyle bir noktaya geldi ki Nureddin karşısında sürekli bozguna uğrayan Haçlılar korkudan açığa çıkıp savaşamayacak bir noktaya geldiler. Bunla ilgili İbnü'l Esir'in aktardığı aşağıdaki olay Haçlıların düştüğü durumu yeterince göstermektedir.

Nureddin Mahmud b. Zengi o sene Haçlılar'ın elindeki Harim Kalesi'ne yürüdü. Burası daha sonra Antakya prinkepsi Boheumd'un hakimiyetine girmişti. Harim Antakya'nın doğusunda, oraya yakın bir mevkideydi. Nureddin kaleyi kuşatıp halkını sıkıştırdı. Burası müslümanların nazarında müstahkem bir kaleydi. Uzakta ve yakında bulunan bütün Haçlılar toplandılar ve Nureddin'i oradan uzaklaştırmak üzere harekete geçtiler. Hıms'ta Haçlılar'ın önde gelen şeytanlarından biri vardı, onun fikrini beğenir ve görüşüne müracaat ederlerdi. Bu şeytan Haçlılara: "Biz kaleyi muhafaza edebiliriz, acz ve zaaf içinde değiliz, siz sakın onunla savaşarak kendinizi tehlikeye atmayınız, eğer o sizi mağlup ederse orayı da başka yerleri de elinizden alır, işin doğrusu onu oyalamaktır." dedi; bunun üzerine Haçlılar Nureddin'e elçi gönderip Harim'e bağlı yerlerin yarısını vermek şartıyla onunla anlaştılar.29

Nureddin'in ara vermeden yürüttüğü bu mücadele sonucu iktidarda kaldığı 27 yıl süresince kaynakların belirttiğine göre o, yalnız gayri müslimlerin (Haçlılar'ın) elinde bulunan 50 kadar kale ve şehri fethederek kurtarmıştı.30 Zaman zaman yaptıkları ani baskınlar dışında bir saldın düzenleyemeyen Haçlılar açısından mücadelenin seyri bir ölüm kalım savaşına dönmüş ve Nureddin'e karşı açığa çıkmadan oyalamaya dönük bir taktikle, varlıklarını sürdürmeye çabalıyor, bir yandan da Mısır'a hakim olarak durumlarını güçlendirmeye çalışıyorlardı.

Haçlılar'ın Mısır'a yerleşmeye başlayıp orada güçlenmeleri üzerine Fatımi Halifesi el-Adıd Nureddin'e haber gönderip yardım istedi. Bunun üzerine Nurredin en önemli emirlerinden Esedüddin Şirkuh'u, yanında bazı emirler ve Şirkuh'un yeğeni Salahaddin Eyyubi de olmak üzere güçlü bir orduyla Mısır'a gönderdi. Mısır'a giden Şirkuh Haçlılar'ı uzaklaştırıp, ülkeye hakim oldu ve Fatımi halifesinin veziri oldu. Mısır'ın valilerini yanındaki emirlerden atadı ve Mısır'daki yönetimi eline geçirdikten iki ay sora 23 Mart 1169'da vefat etti. Yerine yeğeni Salahaddin Eyyubi geçip görünüşte Fatımi halifesinin veziri, aslında Nureddin'in naibi olarak Mısır'ı yönetmeye başladı.31 Halep ve çevresinde ufak bir güç olarak Haçlılar'la mücadeleye başlayan Nureddin Mahmud böylece bölgenin Selçuklular dahil tartışmasız en büyük gücü haline geldi.

Daha önce belirttiğimiz gibi Nureddin'in babası Imameddin Zengi de Irak Selçuklu Sultanı Mahmud'dan aldığı ferman ile Musul, el-Cezire ve Suriye'nin kendine ikta olarak verilmesini dayanak göstermiş ve Haçlılar'la mücadeleye başlamıştı.32 Babasının ölümüyle birlikte Halep'e hakim olan Nureddin Mahmud İlk önce Musul'a hakim olan ve babasının hazinelerine sahip kardeşi Seyfeddin Gazi'ye tabi bulunuyordu. Seyfeddin de Irak Selçuklularına bağlı olduğundan, Nureddin de ilk yıllarda aynı zamanda, Merv'de hüküm sürmekte olan Sultan Sancar'a bağlıydı. Sultan Sancar'ın ölümüyle doğudaki büyük Selçuklu Devleti tarihe karışırken, Irak Selçukluları kendini Büyük Selçuklu Devleti'nin varisi ilan etmişti.

İbnü'l Esir'in bize aktardığı ve Nureddin'in Musul hakimi kardeşinin ölümünden sonra Musul'u düzenlemeye dönük hareketi karşısında kendisine gönderilen Hamedan merkezli Irak Selçukluları'nın elçisine verdiği cevapta gerek Zengi'lerin ulaştığı güç, gerek politikası ve gerekse yaptığı suçlamalarla bölgenin 12. yüzyıl'daki durumu hakkında ciddi bilgiler vermektedir. Nurreddin'in kardeşi Kutbeddin'in ölümüyle harekete geçmesi üzerine, Kutbeddin'in ölümünden sonra Musul'a fiilen hakim olan Fahreddin Abdül-Mesih'in Atabeg Şemseddin İldeniz'den Nureddin'e karşı yardım istedi. İldeniz Nureddin'e bir elçi gönderip Musul'a taaruz etmekten vazgeçmesini istedi ve "Bu bölge Sultan'a aittir, sakın oraya girmeyesin." dedi; fakat Nureddin ona hiç aldırış etmedi ve elçiye "Kardeşimin çocuklarına ben senden daha yakınım. Niçin aramıza giriyorsun? Onların ülkesinde işlerimi bitirdikten sonra Hemedan kapısında seninle hesaplaşacağım. Sen o kocaman ülkeye hakim oldun, fakat sınırları ihmal ettin ve nihayet orayı Gürcüler ele geçirdi. Benim elimdeki yerler senin ülkenin dörtte biri kadardır, fakat buna rağmen dünyanın en cesur insanları olan Franklarla uğraşan ben oldum. Onların elindeki yerlerin büyük bir kısmını ele geçirdim, krallarını esir ettim. Şimdi benim senin karşında susmam doğru olmaz. Bizim üzerimize düşen senin ihmal ettiğin yerleri müdafaa etmek ve müslümanları zulümden kurtarmaktır." dedi.33

Musul'da işleri düzenleyip geri dönen Nureddin Mahmud Mısır'daki naibi Salahaddin Yusuf b. Eyyub'a gönderdiği emirle Mısır'da Fatımi Halifeliği adına okunan hutbeyi, Abbasi halifesi adına okutmaya başladı. Ve böylece Büyük Selçuklu Devleti'nin bile en güçlü zamanında başaramadığı işi, yani Fatımi Halifeliği'ni yıkmayı başardı.34 Nureddin bu başarılarının arkasındaki politikaya baktığımızda, Dımaşk atabeyliği gibi zaman zaman yürütülen kıyam'a engel olan İslam devletlerini ortadan kaldırıp bölgedeki müslüman güçlerin bütün kaynaklarını kendi liderliğinde Haçlılar'a karşı kullanmasında yattığını görmekteyiz. Böylece sağladığı otoriteyle, güneydoğu Anadolu, yukarı Mezopotamya, Musul ve Suriye'deki bütün emirleri kendi liderliğinde başarıyla yönlendirerek, en azından İslam coğrafyasının bu bölgesindeki anarşiyi ortadan kaldırmıştır. Bunun için müslüman emirlerin kendi aralarındaki çatışmalarına izin vermemiş ve gerektiğinde, Musul hakimi olan kendi kardeşini bile tehdit etmiştir.35 Müslüman emirler arasında olan çatışmalara izin vermeme politikası sonunda Anadolu'da sürmekte olan Selçuklu-Danişment mücadelesi dolayısıyla Fatımi Devleti yıkıldıktan sonra Nureddin Mahmud ile dönemim Rum Selçuklu Sultanı II. Kılıçarslan'ı karşı karşıya getirmiştir. Çıkan savaşın nedeni Kılıç Arslan'ın Danişment'lilerin üzerine yürüyüp, Sivas'ı alması üzerine Zünnun bin Danişment'in Nureddin Mahmud'a sığınıp Kılıç Arslan'ı şikayet etmesidir.

Nureddin'in, Kılıç Arslan'dan aldığı yerleri geri vermesini istemesi ve Kılıç Arslan'ın bunu reddetmesi üzerine Nureddin, Anadolu içlerine yürümüştür. Bundan sonra olanları İbnü'l Esir aşağıdaki gibi aktarmaktadır.

Nureddin Kılıç Arslan'a karşı harekete geçerek Keysun (Göksün), Behisni (Besni), Maraş ve Merzuban'dan başlamak üzere o yöredeki şehirleri ele geçirdi. Zilkade başlarında (14-23 temmuz 1173) Maraş'ı, daha sonra da diğer yerleri zapt etti. Buraları aldıktan sonra bir askeri birliği de Sivas'a gönderdi ve bunlar da orayı ele geçirdiler.

Nureddin'in ülkesine yürüdüğü sırada Kılıç Arslan Suriye sınırından içeri doğru girmişti. Nureddin'e haber gönderip merhamet ve barış talebinde bulundu/bunun üzerine Nureddin meselenin savaşmadan barış yoluyla halledilebileceğini umarak hareketini durdurdu. Bu arada Haçlılar'ın kendisini rahatsız eden hareketleri oldu ve Kılıç Arslan'ın barış talebini kabul etti, ancak cihad hususunda kendisine askeri yardımda bulunmasını şart koştu. Nureddin Kılıç Arslan'a: "Sen Rumlar'la aynı sınırı paylaşıyorsun, fakat cihad etmiyorsun. Ülken İslam ülkeleri arasında büyük bir yer işgal ediyor, benimle beraber cihada katılmalısın." dedi; Kılıç Arslan'da kabul etti. Zünnun'a ait olan Sivas, şu anda olduğu gibi Nureddİn'in naiblerinin elinde kalacaktı. Nureddin bu seferde iken Bağdat'dan Kemaladdin Ebu'l-Fazl Muhammed b. Abdullah b. eş-Şehrizari'nin elçisi geldi. Elinde Halife'nin Musul, el-Cezire, Erbil, Ahlat, Suriye ve Kılıç Arslan'ın elindeki topraklarla Mısır diyarını kendisine verdiğini bildiren menşuru36 vardı.37 Nureddin 1174 yılı başlarında Musul, el-Cezire ve Diyarbakır'a haber gönderip askerleri sefere çağırdı. Fakat sefer hazırlıkları sürerken yakalandığı boğaz anjininden 11 Şevval (15 Mayıs 1174) çarşamba günü 56 yaşında Dımaşk (Şam)'da vefat etti.38 1173 yılında Sivas'a kendi naiplerini yerleştirip, Orta Anadolu üzerinde de hakimiyet sağlayan Nureddin Mahmud 1171 yılında Mısır Fatımi Halifeliği'ni yıkıp Haçlılar üzerinde tam anlamıyla taktiksel avantaj sağladıktan üç yıl sonra vefat etti. Öldüğü zaman Haremeyn-i Şerifeyn'de ve Yemen'de de adına hutbe okutulan Nureddin zamanında, Avrupa'dan önemli miktarda yardım almalarına rağmen Haçlılar karşısında, müslümanların üstünlüğü o kadar açık bir hale gelmişti ki; kesin gözüyle bakılmaya başlanılan Kudüs'ün kurtarılmasından sonra Mescid-i Aksa'ya konulacak minber bile hazırlatılmıştı.39 Halep ve çevresinde hakim olduğu 1146 yılında öldüğü 1174 yılına kadar babasının başlattığı politikaları çok daha büyük bir başarıyla uygulamış, müslüman emirleri çevresinde toplayıp, Haçlılar'a karşı kararlı bir kıyam yürütmüştür. Nureddin'in yürüttüğü bu politikaya verebileceğimiz aşağıdaki örnek bizim için ciddi ipuçları taşımaktadır. Güneydoğu Anadolu'da büyük Selçuklu Devleti'nin önemli emirlerinden Artuk Bey'in kurduğu, Artukoğulları beyliğinin Hısn-Keyfa ve Diyarbekir kolunun Nureddin Mahmud zamanındaki hakimi Fahreddin Kara Arslan b. Davud b, Sökmen b. Artuk idi. Nureddin Mahmud'un 1164 yılında Haçlılar'ın Mısır üzerine yaptıkları seferi engellemek için Harim Kalesi'ne yürüyüp Haçlılar'ı yendikten sonra, Harim Kalesi'ni fethettiği savaşa Fahreddin Kara Arslan'ı da katılmaya davet etmişti. Fahreddin'e gelince yakın adamları ve nedimleri ona "Neye karar verdin?" diye sordular, o da "Gitmemeye" dedi; "Çünkü Nureddin fazla namaz kılıp oruç tutmaktan elbiselerini eskitti. O halk ile beraber canını tehlikeye atıyor, hepsi bu fikri destekliyor." dedi; fakat ertesi gün gazilere sefere hazırlanmalarını emretti, bunun üzerine yakın adamları "Ne oldu da önceki fikrinden caydın? Biz dün senin yanından ayrıldığımızda şöyle düşünüyordun, şimdi ise tam tersini görüyoruz." dediler. Fahreddin: "Nureddin bana karşı öyle bir siyaset tuttu ki eğer ona yardım etmeyecek olursam ülkemiz halkı bana itaatten ayrılır ve bu beldeleri benim elimden alırlar; çünkü Nureddin ülkedeki zahidlere, abidlere ve dünyadan el etek çekenlere mektuplar yazarak müslümanların Haçlılar'ın elinden neler çektiklerini, onların müslümanları öldürdüklerini, esir aldıklarını anlattı. Onların dualarıyla kendine yardım etmelerini ve bütün müslümanları cihada teşvik etmelerini istedi. Bunların her biri oturmuş, yanlarındaki adamları ve taraftarlarıyla Nureddin'in mektuplarını okuyup ağlıyor, beni lanetliyor ve bana beddua ediyorlar, sefere mutlaka katılmalıyım." dedi ve sonra hazırlıklarını yapıp bizzat yola çıktı.40

Nureddin'in bu yürüttüğü politikayı Batılı araştırmacıların yaklaşımını incelediğimizde farklı bakış açılarıyla değerlendirildiğini görmekteyiz. Hodgson bu politikayı, Halep'te Nureddin'in kendi çevresini ulemanın idealleri uyarınca düzenlemeye çalıştığı bir dönem41 olarak değerlendirirken, bu politikanın nedenini de kendince çıkarcı bir yaklaşımla aşağıdaki gibi izah etmektedir.

"Nureddin Zengi, özellikle şeriatı bir bütün olarak güçlenmiş görmeye önem verdi ve onu daha özet bir kanundan daha çok yetersiz bir koruma sunduğunu algılayan halkın seslenişine karşı bile, her olayda şeriatı empoze etti. Bunlar, onun Suriye'deki başlıca bağımsız müslüman şehri olarak kalan Şam'ı almasında ve buradaki birleştirilmiş müslüman kaynaklarını Kudüs Haçlı Krallığı'na karşı döndürmesinde iyi iş gördü."42

Bir başka batılı araştırmacı olan Brockelmann'ın, Nureddin'in politikalarını değerlendirmesine baktığımızda, çok farklı bir bakış açısıyla karşılaşmaktayız. Brockelmann; Nurreddin'in ulema idealleriyle bütünüyle şeriatı uygulamasını aşağıdaki gibi değerlendirmektedir;

"Asırlardan beri İslam hükümdarları hemen hemen istisnasız bir surette, üzerinde hüküm sürdükleri yerlere, işletilecek birer çiftlik nazarıyla baktıkları halde ilk defa olarak bu zat, kendini, teb'asının refahını temin hususunda Allah'a karşı sorumlu hissetti. Kendi şahsı için hemen hemen hiçbir şeye gereksinimi olmadığından, devletin, akıllıca bir yönetim ile kazanılmış zengin fakat halkın sırtında ağır bir yük durumunda olmayan gelirlerini, yalnız, istihkamlar inşası için kuşkusuz büyük masraflar yapmaya zorlayan hasım dünyanın ortasında bulunan durumunu emniyet altına almak için değil, aynı zamanda kültür vasıtalarına, camilere, derviş tekkelerine, misafirhanelere, hastanelere ve tahsil kurumlarına sarfediyordu. O Şam'da en eski hadis mektebini yani Dar'ül-Hadis'i ve çabucak bir yüksek tıp mektebi halinde gelişen ve kendi adıyla anılan hastaneyi "Nuristan"i tesis etti."43

Brockelmann'ın değerlendirme yaparken, asırlardan beri İslam hükümdarlarının hemen hemen istinasız bir surette, üzerinde hüküm sürdükleri yerlere, işletilecek birer çiftlik nazarıyla baktıkları gibi bir değerlendirmeyle İslam hükümdarlarını değerlendirip Nureddin Mahmud'u onlardan ayırması; üzerinde durmamız gereken önemli bir noktadır. Batılı araştırmacıların bu yaklaşımı yanında, İslam kaynakları incelendiğinde Örneğin İbnü'l Esir'in onun hakkında aktardığı vakıalar Nureddin Mahmud'un başarısının arkasındaki gerçek nedeni tam anlamıyla ortaya çıkarmaktadır. Nureddin yemek ve elbise ile diğer ihtiyaçlarını sadece kendi malı olan emlakın geliriyle karşılardı. Elde edilen ganimetlerden şahsına bir pay ayırmaz, Beytülmal'dan kendisi için en ufak bir şey almazdı. Karısı ona içinde bulundukları sıkıntıdan şikayet ettiği zaman Hıms'ta kendisine ait üç dükkanı vermişti. Bunlardan senede yaklaşık yirmi dinar elde ediyordu. Karısı bunu az bulunca: "Benim bundan başka param yoktur. Elimdeki bütün mallar müslümanların hakkıdır. Bu konuda müslümanların hazinedarıyım ve onlara asla ihanet etmem. Senin yüzünden de kendimi cehenneme atamam" cevabını verdi.

Adaletine gelince; o kadar geniş olmasına rağmen ülkesinde Mısır, Suriye, el-Cezire ve Musul'da mukus (bir çeşit örfi vergi) ve öşrü tamamen kaldırdı. Şeriata saygı duyar ve onun hükümlerine göre hareket ederdi. Bir şahıs onu mahkemeye davet etmiş, o da onunla birlikte mahkemeye gitmiştir. Kadı Kemaleddin b. Şehziruri'ye haber gönderip: "Ben davalı olarak geldim, davalılara nasıl davranıyorsan bana da öyle davran" dedi. Muhakeme sonunda Nureddin haklı çıktı ve hakkını kendisini mahkemeye getiren şahsa bağışlayıp: "İddia ettiği şeyi ona verip gitmek istedim, fakat bunun beni gurura ve kibire sevkedip şeriat meclisine gitmeme mani olmasından korktum da geldim, sonra da iddia ettiği şeyi ona verdim." dedi. Ülkesinde adliye binaları yaptırdı. Kadı ile buraya gelir ve ister Yahudi olsun, ister kendi oğlu veya isterse yanındaki en büyük emir olsun, mazlumun hakkını zalimden alırdı.

Cesaret ve yiğitliğine gelince; son derece cesurdu. Savaşlarda çarpışmak için yanına iki yay ve iki ok kabını alırdı. Fakh el-Kutbu'n-Neşavi ona; "Allah için kendini, İslam'ı ve müslümanları tehlikeye atma. Eğer bir savaşta yaralanacak olsan kılıçtan geçirilmeyen hiç kimse kalmaz." dedi. Bunun üzerine Nureddin "Bu sözlere muhatap olacak kadar övülen de kimmiş? Benden önce ülkeyi ve İslam'ı koruyan kimdi? İşte o kendisinden başka İlah olmayan Allah Taala'dır." dedi.44

Nureddin Mahmud bin Zengi'nin ölmesi üzerine çevresinde oluşturduğu bu birlik darmadağın oldu. Orta Anadolu'daki gelişmelere baktığımızda Sivas'taki garnizon Nureddin'in ölümü üzerine Suriye'ye dönmüştü. Yukarıda da incelediğimiz gibi fırsatı değerlendiren Sultan II. Kılıç Arslan harekete geçmiş ve Sivas, Niksar, Komana, Tokat ve diğer Danişmentli topraklarını 1175 yılında zaptetti.45 Ve gelişen süreçte Danişmentliler Devleti'ni ortadan kaldırıp Orta Anadolu'ya bütünüyle hakim oldu. Güneydoğu Anadolu, el-Cezire, Musul, Suriye ve Mısır'da bulunan ve Nureddin'nin liderliğinde Haçlılar'la mücadele eden müslümanlar da birbirine girmiş ve üzerlerindeki baskı azalan Haçlılar rahatlamışlardır. Musul hakimi olan Nureddin'in yeğeni Seyfettin el-Cezire'ye yürüyüp zaptetmişti. Nureddin'in daha onbir yaşında oğlu el-Meliku's-Salih İsmail'in çevresinde toplanan Suriyeli emirler Dımaşk'ta (Şam) İsmail'e bağlılık yemini ettiler. Devletin Mısır naibi Salahaddin, İsmail'in adına para bastırıp, Nureddin adına okunan hutbeyi oğlu adına okutarak itaat edileceğini bildirmiştir. Fakat Seyfeddin'in el-Cezire yöresini ele geçirmesiyle birlikte, Dımaşk'taki emirleri devleti korumamak ve İsmail'e tahakküm etmekle suçlamıştır. Çıkan bu kargaşayı değerlendiren Haçlılar ise bu fırsattan yararlanıp, karşı saldırıya geçmiştir.46 Dımaşk'a bağlı Banyas Haçlılar tarafından kuşatılırken,47 Sicilya donanması Mısır'daki İskenderiye'ye saldırıp püskürtülmüştür.48

Salahaddin Yusuf bin Eyyub dönemi

Yanındaki emirler İsmail'i Halep'e götürmüş, bu arada harekete geçen Salahaddin Eyyubi ise; İsmail'e bağlı olduğunu, ona tahakküm eden emirleri ve Seyfeddin'i cezalandırıp devleti korumak amacını güttüğünü iddia ettiği bir harekete girişerek Suriye'ye geçmiş ve Dımaşk'ı aldıktan sonra Hıms ve Hama şehirlerini de ele geçirmiştir. Salahaddin Eyyubi daha sonra İsmail'e tahakküm ettiğini iddia ettiği emirlerin ve İsmail'in bulunduğu Halep'i kuşatıp alamamış, sonra Baalbek kalesini zaptetmişti. Daha sonra Halep askerlerinin desteğindeki Seyfeddin'in kuvvetlerini yenip, Halep'i ikinci kez kuşattıktan sonra Nureddin'in oğlu İsmail'in adını paralardan ve hutbelerden kaldırmıştı. Sıkışan Halep Suriye'de zaptettiği yerlerin Salahaddin'e kendi hakimiyetindeki yerlerin de kendilerinde olması şartıyla barış teklif etti. Bunu kabul eden Salahaddin Halep'ten ayrılıp Hama kentine geldiğinde Halife'nin elçisi onun gönderdiği hil'atleri getirdi. Böylece Halife'nin de tasdikiyle Eyyubi Devleti 1175 yılında resmen kurulmuş oldu.49

Bundan sonraki gelişmelere baktığımızda müslümanların kendi aralarında ciddi bir mücadeleye tutuştuklarını görüyoruz. Salahaddin Eyyubi lehine gelişen bu mücadele sonunda önce 1180'de El-Cezire ve Musul hakimi Seyfeddin ölünce yerine kardeşi İzzettin geçti.50 1181 yılında ise Nureddin Mahmut'un oğlu İsmail vefat etti. Halep İzettin'e teslim edildi.51 Ve böylece Suriye ve Güneydoğu Anadolu'da Salahaddin ile İzzettin arasında süren mücadele sonucu Eyyubi'ler 1183 yılında Halep'i ve Güneydoğu Anadolu'daki önemli kaleleri zaptetmiş52, nihayet 1186 yılı başlarında İzzettin ile Eyyubiler'e bağlı olması şartıyla sadece Musul'un İzzettin'de kalmasına izin veren bir anlaşmayla bu mücadele bitti.53 1186 yılına kadar süren bu mücadele yukarda belirttiğimiz gibi Haçlılar ile yapılan mücadeleyi baltalamış ve onların tekrar saldırgan duruma geçmelerine yol açmıştı. Müslüman kuvvetler birbiriyle savaşırken, Salahaddin aynı sürede zaman zaman Haçlılar'a karşı mücadeleyi devam ettirmeye çalışıyordu. Eyyubi Devleti kurulduktan ve Suriye'de Eyyubiler'in üstünlüğü ortaya çıkmaya başladığı 1177 yılı sonunda Salahaddin Eyyubi bizzat başında bulunduğu büyük bir kuvvetle Haçlı topraklarına girmişti. Fakat Haçlılar ilk anda Eyyubi ordusunun karşısına çıkmayınca, Haçlı topraklan içinde kollara ayrılan Eyyubi Ordusu'na karşı harekete geçen Haçlılar Salahaddin'i ağır bir bozguna uğrattılar. Haçlı toprakları içinde dağılan askerlerin çoğunu şehid ettiler. Salahaddin mağlup vaziyette çekilirken defalarca ölümden dönmüş ve Dımaşk'taki kardeşine gönderdiği mektupta "Andolsun ki, defalarca ölümle burun buruna geldik; fakat Allah Taala bizi sadece olmasını istediği bir iş için kurtardı." diye yazmıştı.54

Salahaddin'in o sırada halen sürmekte olan mücadelenin yanında, ağır bir şekilde yenilmesi Haçlılar'ın saldırganlıklarını iyice arttırmış ve müslümanların Nureddin Mahmud zamanındaki ezici üstünlükleri kaybolmuştu. 1177 ve 1178 yıllarında iki kez Hama kuşatılmış ve yağma saldırıları başlamıştı. Nureddin tarafından Harim Kalesi'ni alınmasını engellemeye çalışırken 1164 yılında esir düşen eski Antakya prinkepsi Renaud de Chatillon55, Nureddin'in ölümünden sonra fidye ile serbest bırakılmış ve Filistin'e gelerek Kerek-Şevbek hakimi olmuştu. Bundan sonra yaptığı saldırılarda işi o kadar ileri götürdü ki önce karadan çöl yoluyla Mekke ve Medine'ye saldırmaya kalkmış56 onu başaramayınca bu kez donanma oluşturarak kutsal topraklara tekrar saldırmayı denemiş, fakat Mısır donanması Ayzab denizinde yetişerek Haçlı donanmasını yenmişti.57 Müslümanlar arası hakimiyet mücadelesinin Eyyubiler tarafından kazanılması Haçlılar'a karşı yapılan mücadelenin daha etkin sürdürülmesini sağlamıştır. İktidar mücadelesi sırasında Haçlılarla dört yıllık bir barış anlaşması yapılmış, Mısır'la Suriye arasındaki kervanların güvenliği sağlanmıştı. Fakat Kerek-Şevbek hakimi Renaud 1186 yılı sonunda Moab bölgesinde Kahire'den gelen bir kervana saldırıp tacirleri ve malları Kerek Kalesi'ne götürdü. Salahaddin anlaşmaya dayanarak esirlerin serbest bırakılmasını ve zararın ödenmesini istedi. İsteğinin yerine getirilmemesi üzerine de anlaşmanın bozulduğunu ve Haçlılarla savaşın kaçınılmaz olduğunu bildirdi.58

Harekete geçen Salahaddin büyük bir orduyla Kerek'i kuşattı. Akka yağmalandı. Taberriye'ye saldırıp kenti fethedip, içindeki kaleyi kuşattı. Bunun üzerine toplanan Haçlılar Salahaddin'in üzerine yürüdüler. Sıcak yazda önceden tertibat alan, ve Haçlılar'ı susuz bırakan müslümanlar onları Hittin'de ağır bir bozguna uğrattılar.59 Savaşa bütün kuvvetleriyle çıkan Kudüs Krallığı'nın askeri gücü yok edilmişti. Bundan sonra Taberiye, Akka, Nablus, Yafa, Sayda, Beyrut, Cübeyl, Askalan ve Gazze birbiri ardınca zaptedildi.60 Sonunda 20 Eylül'de kuşatılan Kudüs 2 Ekim 1187 Cuma günü teslim alındı.61

Bu arada Sicilya Kralı 70 gemiden ibaret bir donanma göndermiş, bu sayede Trablus'un müslümanlar tarafından zaptını önlediği gibi, Antakya ve Sur şehirlerine gerekli yardım yapılmıştı. 1189 yılında arka arkaya gelen Cenova, Venedik, Danimarka ve Flaman filoları da yardıma koşmuşlardı. Böylece Üçüncü Haçlı Seferi başlamış ve Alman İmparatoru 1189 Mayısında yola çıkmış ve Çanakkale boğazından Anadolu'ya yürümüştü, fakat yolda imparator ölünce ordusu dağıldı. Ufak bir kuvvet ancak Haçlılar'a ulaşabildi. Daha sonraki sürece baktığımızda Fransa Kralı ve İngiltere Kralının yola çıktığını görmekteyiz. Gelen Haçlılar da Salahaddin Eyyubi karşısında pek başarılı olamamış, yalnız İngiltere Kralı Richard, Arsuf'ta yapılan savaşı kazanmış, Yafa'nın kuzeyindeki sahil şeridi Haçlılar'da, Askalan müslümanlarda kalmak ve hristiyan hacıların kutsal yerleri serbestçe ziyaret edebilmeleri şartıyla bir anlaşma yapılmıştı. Bundan bir süre sonra, Salahaddin Eyyubi 4 Mart 1193 tarihinde vefat etti.

Salahaddin Yusuf bin Eyyubi'den Sonra Haçlılarla Mücadele

Fakat Salahaddin'den sonra Eyyubiler kendi birliklerini koruyamadılar ve Haçlılar'la mümkün olduğunca iyi geçinme siyaseti takip ettiler. Bu arada başlayan dördüncü Haçlı seferi yön değiştirmiş ve İstanbul'u alarak 1024 ile 1261 arasında 57 yıl sürecek bir Latin İmparatorluğu kurulmuştu. Rumlar bunun üzerine İznik merkez olmak üzere Batı Anadolu'da ve Trabzon merkez olmak üzere Karadeniz kıyılarında iki devlet kurmuş. İznik İmparatoru 1261 yılında İstanbul'u geri alarak Bizans İmparatorluğu'nu canlandırmıştı. Yapılan beşinci seferde, Mısır'da Dimyat işgal edilmiş; gerek Mısır'da, gerekse Filistin'de süren çarpışmalar sırasında, el-Melikül Kamil Mısır'ı boşaltma ve 30 yıl mütareke karşılığında Kudüs'ü vermeyi teklif etmişti. Fakat Haçlılar surların yıkılması dolayısıyla Kudüs'ü elde tutamayacaklarını düşünerek reddetmişlerdi. Beşinci Haçlı seferinde Kudüs'ün alınamaması sonrası harekete geçen II. Frederich'in yaptığı altıncı seferde, el-Melikül Kamil Kudüs surlarını inşasına izin de veren 10 yıllık bir barış anlaşmasıyla Kudüs'ü teslim etti. Birbirleriyle mücadele eden ve Haçlılarla iyi geçinme siyaseti güden Eyyubiler'in bu tavrı nedeniyle, Kudüs 1229 ve 1244 tarihleri arasında Haçlılar'ın elinde kaldı. Eyyubiler arasındaki mücadeleye örnek teşkil eden 1244 ilk baharındaki mücadelede Dımaşk Eyyubileri ile Kudüs Krallığı Mısır Eyyubileri'ne karşı ittifaka gitmişti, Bu sırada Moğollar'ın önünden kaçan Harzemşah Türkleri, Mısır Eyyubileri'nin yardımıyla, 11 Temmuz 1244'te Kudüs'ü ele geçirip yağmaladı. Aynı yılın sonbaharında, Humus ve Dımaşk Eyyubileri'yle birleşen Akka Krallık Ordusu yenildi. Daha sonra yapılan seferlerde bir başarı elde edilememiş ve Eyyubilerin yerine geçen Memlukler Haçlı devletlerini ortadan kaldırmıştır.62

Haçlılara Karşı yapılan Mücadelenin Genel Olarak Değerlendirilmesi

Anadolu fethiyle birlikte başlayan Haçlı Seferleri 12. yüzyıl boyunca gerek Anadolu, gerekse Suriye, Filistin ve Mısır'ın tarihinde en önemli etken olmuştur. Haçlılarla İslam dünyası arasında süren mücadeleyi incelediğimiz zaman müslümanlann Haçlılar'ı etkisiz hale getirip ciddi bir mücadele sergiledikleri sürecin İmameddin Zengi'nin 1127 yılında Irak Selçukluları tarafından Musul valiliğine atanmasıyla başladığını görmekteyiz. İmameddin'den sonra Haçlılarda 27 yıl boyunca durmaksızın kararlı bir kıyam yürüten ve Haçlı Seferleri'nin kaderini büyük ölçüde belirleyen Nureddin Mahmud bin Zengi zamanını incelediğimiz zaman, yukarıda karşımıza çıkan tablonun gösterdiği gibi Haçlılar'a karşı yürütülen mücadelenin gerçek manada bir İslami kıyam olduğu gerçeğiyle karşılaşıyoruz. Nureddin; Haçlılar ile mücadele sırasında oluşturduğu devlet'i, ulema yönetiminde, başta kendisinden başlayarak şeriatın bütün yönleriyle tatbik edildiği gerçek manada bir İslam devleti olarak yönetmiştir. Yaptıklarına baktığımızda başarılı bir komutan ve büyük bir devlet adamı olduğunu kimsenin tartışamayacağı Nureddin Mahmud bin Zengi her iki yönünden ziyade adaletiyle iyice ön plana çıkmış ve el-Meliku'l-Adil lakabıyla anılmıştır.63 Bu konuda İbnü'l Esir, "Ben daha önceki hükümdarların da ahlak ve yaşayışlarını İnceledim. Dört Halife ve Ömer b. Abdulaziz'den başka ondan daha güzel ahlaklı birini veya adalet için ondan daha fazla araştırıp tetkik eden birini görmedim."64 değerlendirmesini yapmıştır. Nureddin'den sonra mücadeleyi yürüten Salahaddin Eyyubi'nin kendi ifadesinden anlaşıldığına göre üzerinde en büyük etkiyi yapan Nureddin Mahmud'un kendisiydi.65 Salahaddin Eyyubi'nin Kudüs'ü kurtarıp ardından gelen Haçlı saldırılarını kararlı bir biçimde karşılamasıyla da aslında bu ciddi mücadele süreci bitmiştir. Daha sonra Haçlı Seferleri'ne dönük Avrupalılar'ın heyecanlan azalıp saldırılarının şiddetlerinin azalmasına rağmen, Salahaddin'den sonra Eyyubiler'in büyük bir ihanetle Kudüs'ü Haçlılar'a teslim etmesinden sonra yukarda belirttiğimiz gibi bölgedeki siyasi teşekkürlerin Müslüman ve Haçlılar'ın birbirine karıştığı kendi aralarında sürdürdükleri bir mücadele sonucu Kudüs Moğolların önünden kaçan Harzem Türkleri tarafından yağmalanmış ve Eyyubiler'in yerine geçen Memlukler kalan Haçlı artığı bu devletlere son vermişlerdir.

Fakat burada esas dikkat edilmesi gereken Anadolu'ya sürülmeleri yüzünden Haçlı Seferleri'nin başlamasına önemli bir etkisi olan Türkmenlerin kurdukları devletlerin kendilerine dönük ciddi bir tehdit oluşmadığı sürece, Haçlılar'la komşu olmalarına rağmen bu mücadeleye katılmadıkları gerçeğidir. Aslında sadece Anadolu'daki devletler değil İslam dünyasının diğer devletlerde yukarda verdiğimiz istisnalar hariç aynı tavrı sergilemişlerdir. Nureddin'in Irak Selçukluları Devleti'ne yönelttiği suçlamalarda görüldüğü gibi son derece büyük güçlerine rağmen beşeri anlayışa sahip veya Brockelmann yaklaşımıyla hüküm sürdükleri İslam topraklarına işletilecek birer çiftlik mantığıyla yaklaşan sözde İslam devletlerinin bu mücadelede ciddi hiç bir rolleri olmamıştır. Aslında günümüzdeki müslümanlar olarak Kudüs'te süren İsrail işgali karşısında yaşananları incelediğimizde hiç de şaşırılmaması gereken bir tabloyla karşılaşmaktayız. Fakat gerçek manada İslami kıyamın yürütülüp Haçlılar'ın kaderinin belirlendiği Nureddin Mahmud döneminde bile Anadolu'ya sürülmeleri yüzünden Haçlı Seferleri'nin başlamasında önemli rol oynayan, başta Rum Selçukluları olmak üzere, kurulan bu Türkmen devletlerinin bu süreçteki tavrını incelediğimizde bize öğretilmeye çalışılan İslam Dünyası'nı koruyan Türkiye gerçeğinden ziyade başka gerçeklerle karşılaşmaktayız.

Haçlı Mücadelesinde Rum Selçuklularının Tavrı

Aynı zamanda Anadolu'da Selçuklu üstünlüğünün iyice artığı zaman olan Nureddin Mahmud dönemi Selçuklu devletinin Bizans, Haçlılar, Zengiler ve diğer Türk devletlerine karşı politikası ve uygulamaları Selçuklu devletinin niteliği hakkında bize yeterince bilgi vermektedir. O Zamanki Rum Selçuklu Sultanı olan II. Kılıç Arslan'ın dönemini detaylı olarak incelediğimiz zaman, 1155-1162 arası, 1162-1174 arası ve 1174 yılı sonrası üç ana dönem ortaya çıkmaktadır. 1155-1162 yılları arasına baktığımız zaman Bizans'ın geleneksel olarak sürdürdüğü politika sonucu Danişment'liler ve Bizans arasında sıkışan Selçuklu Sultanlığının bu mücadeleyi kaybettiğini görmekteyiz. Bizans karşısında mağlup olan II. Kılıç Arslan Bizans'a gitmiş ve 80 gün misafir olarak kalmıştı. II. Kılıç Arslan Bizans'ta İmparator Manuel'le yaptığı anlaşma ile ele geçirdiği Bizans şehirlerini iade edip, Bizans'ın düşmanlarını kendi düşmanı kabul edip onlarla mücadele etmeyi kabul etti. Ayrıca İmparator Manuel'in bilgisi olmadan başka devletlerle herhangi bir anlaşma imzalamamayı, Avrupa'da olduğu kadar Anadolu'da da Manuel'in yaptığı seferlere yardımcı kuvvetler göndermeyi ve Türkmen aşiretlerinin Bizans topraklarına yaptıkları akınlarını önlemeyi kabul etti.66

Böylece Bizans ile Selçuklu devleti arasında 1162 yılı ile 1174 yılları arasında sürecek 12 yıllık bir barış dönemi başladı. İmparator Manuel 1159 yılında Haçlılar üzerine yürüyüp Çukurova'daki Ermenistan'ı ve Haçlıları tekrar Bizans'a bağlamış ve onları Nureddin Manmud'a karşı koruyacağını vaat etmişti.67 Böylece Zengilere kadar bir Bizans hakimiyeti sağlanmıştı. 1162 ve 1174 arası Bizans Selçuklu ilişkilerini incelediğimiz zaman II Kılıç Arslan'nın anlaşmadan sonra Danişment'liler üzerine yürüyüp güçlenmeye başlamıştır. Dipnot verdiğimiz ve o döneme milliyetçi bir bakış açısıyla değerlendiren Abdulhaluk Çay'a göre bir süre sonra Kılıç Arslan anlaşmanın verdiği sorumluluktan kurtulmaya çalışıyordu. Yazara göre bir yandan Türkmen'leri Bizans'a saldırırken bir yandan da Bizans'a gönderilen elçiler imparatora hediyeler sunuyor ve Türk-Bizans dostluğuna sultanın verdiği önemi belirtiyorlardı. Yani yazara göre sultan kurnazca Bizans'ı kandırıyordu. Anlaşmada verdiği sözü yerine getirmeyip Türkmen aşiretlerini Bizans'a saldırmasına ve Selçuklular Türkmen devletlerini ortadan kaldırdığından o zamana kadar Bizans'ın en önemli kozu olan bu devletleri birbirine karşı kullanma imkanını bütünüyle kaybetmesine rağmen entrikalarıyla ünlü Bizans bu oyunu yutuyor ve yazara göre Anadolu'yu ihmal ediyor ve uzun yıllar boyunca yani 1174'de kadar bu oyuna geliyordu.68

Bir kere Bizans Anadolu'yu ihmal ettiği gerçeği vakalarla örtüşmemektedir. 1159 seferinde Ermeniler ile Haçlılar üzerinde hakimiyet sağlayan ve onları Nureddin Mahmud'a karşı koruma sözü veren Bizans'ın bu konumu bölgede Nureddin'in 116O'lı yıllarda artan büyük gücüyle ortadan kalkmıştır. 1159 yılında Bizans hakimiyetini kabul eden Ermeni kralı Thoros 1168 yılında ölmüş, yerine geçen oğlu Rupen'i daha önce Thoros ile bozuşup Nureddin'e sığınıp müslüman olan Thoros'un kardeşi Mleh 1170 yılında indirerek Ermeni Krallığının başına geçmişti. Nureddin'in yardımıyla Mleh Bizans üzerine yürüyüp, Adana, Missis ve Tarsus'u işgal etmişti. Bizans'ın üzerine gönderdiği büyük bir orduyu Nurreddin'in askerlerinin yardımıyla perişan edip, aldığı esir ve ganimetlerin büyük bir bölümünü Nurreddin'e göndermiş, o da bir kısmını Halife'ye göndermişti.69

Yani Çukurova'daki saldırıya karşı büyük bir ordu gönderen Bizans'ın Kılıç Arslan'nın oyununu yukardaki gelişmelere karşı yutmasını beklemek hiç mantıklı görülmemektedir. Peki 1174 yılına kadar Bizans Kılıç Arslan'ın yaptıklarını neden görmezlikten gelmiştir. 1174 yılına baktığımızda bu tarihin Nureddin Mahmud'un vefat ettiği tarih olduğunu görmekteyiz. Nureddin'in daha önce detayıyla incelediğimiz mücadelesi sonucu Fatımi'leri ortadan kaldırıp, Haçlıları iyice tükettiği sırada bir yandan tabiyetine aldığı Ermeni Kralı Mleh üzerinden Çukurova'da Bizans İmparatorluğu'nu da yendiğini görmekteyiz. Yani Haçlılar'la mücadele ederken bir yandan da Bizans'la mücadele etmekteydi. 1173 yılında da yukarda belirttiğimiz gibi Kılıç Arslan'ıda Rumlar'la cihad etmemekle suçlamıştır. Yani Bizans'ın Fatımileri bitiren ve Haçlıları ortadan kaldırmak üzere olan Nureddin'in Haçlılardan sonra kendine döneceğinden korktuğu ve bu nedenle 1174 yılına kadar Nurreddin'le arasında güçlü bir devletin tampon olarak kalmasını tercih edip, Kılıç Arslan'a göz yumduğu ortadadır. Nurreddin ölüp müslümanlar birbirine girince tehlike ortadan kalktığından Bizans Kılıç Arslan'ın daha önce göz yumduğu hareketlerini engellemeye yani eski denge politikasına dönmek için Danişmentlileri tekrar canlandırmaya çalışmıştır. Fakat Myriokefalon savaşında görüldüğü gibi Rum Selçuklular Bizans için artık baş edilemeyecek kadar güçlenmişti.Fakat bizim için burada ilginç olan Kılıç Arslan'ın politikasına baktığımızda son derece pragmatik ve bölgedeki kayınbiraderinin liderliğinde mücadele eden müslüman'lara karşı, Haçlılarla İttifak kurmaktan çekinmeyen uygulamaları asıl eleştiri konusudur. Abdulhaluk ÇAY gibi milliyetçi bir yazarın verdiği bilgiler bile oldukça ilginç bir tablo oluşturmaktadır. Yazar II. Kılıç Arslan'ın harekatı karşısında "Fırat bölgesinin tehlikeye gireceğini sezen Nurreddin Mahmud'un olaylara daha fazla seyirci kalamayarak harekete geçtiğini,"70 ayrıca "II. Kılıç Arslan'a bir mektup göndererek Danişmendli Zünnun'nun topraklarını kendisine iadesini, Şahinşah'ın sultanın elinde bulunan çocuklarının serbest bırakılmasını ve Malatya bölgesinden göçürülen halkın yerlerine geri gönderilmelerini talep etti. Sultan II. Kılıç Arslan, Nureddin'nin elçilerini yaz aylarına kadar yanında tuttu. Nihayet toprak isteği dışındaki teklifleri uygun gördüğünü belirttiği elçilere Nurreddin Mahmud'un isteklerini reddettiğini bildirdi."71

ÇAY, Kılıç Arslan'ın bu politikası sonucu başlayan savaşta daha sonra olayların gelişimini açıklarken aşağıdaki tahmini yapmaktadır. "Nureddin Mahmud'un Selçuklu topraklarını işgal etmesi karşısında Sultan II Kılıç Arslan kuvvetli bir orduyla hasmına karşı yürüdü. Herhalde Kılıç Arslan'la aralarında bir anlaşma vardı ki Haçlı devletleri orduları da aynı tarihlerde Nureddin'e karşı harekata başlamışlardı."72

Milliyetçi bir bakışla bir Türk büyüğü görülüp anlatılan II. Kılıç Arslan'ın verilerinde bile Selçuklu devletinin pozisyonuna baktığımızda karşımıza hiç de hoş bir tablo çıkmamaktadır. Bölgede Haçlılar'a karşı kıyam yürüten müslümanları desteklemek bir yana zaman zaman Bizans'la, gerektiğinde Haçlılarla anlaşıp adeta arkadan hançerlemekten bile çekinmeyen politikalar tereddüt etmeden uygulanmıştır.

Sonuç

Artuklu Devleti'nin de Rum Selçukluları gibi Anadolu'da Malazgirt Savaşı sonrası kurulan Türkmen devletlerinden olduğunu gözönüne aldığımızda cevaplanması gereken soru şudur: Dönemin Artuklu emiri Fahreddin Kara Arslan'ı, zoraki cihada sürükleyen daha önce bahsettiğimiz nedenler, dönemin Rum Selçuklu Sultanı II. Kılıç Arslan için niçin geçerli değildir? Üstelik II. Kılıç Arslan'ın Nureddin Mahmud'un kayınbiraderi olduğunu gözönüne aldığımız da yukardaki sorunun önemi iyice artmaktadır. Malazgirt sonrası Türkmenlerin fethettiği Anadolu'ya bu açıdan yaklaştığımızda, bizzat Anadolu'da Türkmenlerin müslümanlığının bile tartışıldığını görmekteyiz. Örneğin Selçuklu devri müelliflerinden Niğdeli Kadı Ahmede göre Türkmen boylarının hiçbirinin İslam'ı bir hayatla alakası yoktu.73

Fakat bu durum sadece göçebeler için değil şehirlerde yerleşmiş olan Türkmen'ler içinde pek farklı değildi. Halkının çoğu Türkmenlerden oluşan Sivas gibi büyük kentlerde bile, camiler genellikle boş idi. Halk dini ihmal ediyor, hatta şarap içmekte bir sakınca görmüyordu.74

Malazgirt Savaşı sonrası Anadolu'da yaşanan bu hayatla ilgili olarak İran'dan sürülen ve dönemdeki kaynakların İslami bir hayat'la alakası olmadığı açıkça işlenen Türkmenlerin bu toprakları aldığı gerçeğini göz önüne aldığımızda hiç de şaşılacak bir durum yoktur. Açıkça bazı kaynaklarda zındıklıkla bile itham edilen Türkmen boylarının geldiği Anadolu'da ise şehirlerde Bizans ordusunda askeri hizmet kabul etmeleri sayesinde yerleşebilen Türklerle75 ve diğer Hristiyan (Rum, Ermeni vb,) ahaliyle karışarak Anadolu'ya yerleşmişlerdir. Çünkü ortada Hristiyan ahalinin bozabileceği bir İslami anlayış bile yoktur. Anadolu'daki Selçuklu sülalesi olan Kutalmışoğulları açısından da durum pek farklı değildi. O dönemin İslam kaynaklarına baktığımızda bizzat Kutalmış'ın astrolojiyle ilgilenip evlatlarının bunu devam ettirdiği gerçeğiyle karşılaşıyoruz.76

1204 yılında olan ve devleti üniter bir şekilde örgütleyen II. Süleyman Şah'ın itikad'ının bozukluğu halk arasında bile söyleniyordu.77 Yine Kutalmışoğullarından biri gürcü kraliçesiyle evlenip gürcü kralı olabilmek için din değiştirip hristiyan olmakta bir beis görmemiştir.78 Daha da arttırabileceğimiz bu örneklerin en önemlisi ise 1173 yılındaki Anadolu harekatı sırasında Nureddin Mahmud bin Zengi'nin aynı zamanda kayınbiraderi olan II. Kılıç Arslan ile yaptığı anlaşmanın maddelerinden birinin II. Kılıç Arslan'ın imanını yenilemesiydi.79 Yani çıkan tabloya baktığımızda Malazgirt Savaşından sonra Anadolu'nun Müslümanlar tarafından fethedilmediğini görmekteyiz. Anadolu'yu fetheden İslami bir yaşamla alakası olmayan Türkmenlerin Anadolu'daki Hristiyan ahaliyle karışması sonucu ortaya İslam'ın çıkmayacağı da aşikardır. Bu açıdan baktığımızda Anadolu'daki Türkmen'ler Haçlılarla çıkarları gerekmediği sürece, (saldırıya uğramaları ve yağma savaşları gibi) bir mücadeleye girmemiş çıkarları uyuştuğunda, 1173 yılında olduğu gibi gayri müslim güçlerle beraber hareket etmişlerdir. Ve Rum Selçuklu devleti iyice güçlenip gelişmeye başladığı 1204 yılından sonra gayri müslim unsurları ordusunda paralı asker olarak kullanmaya başlamış ve Babai İsyanı'nda görüldüğü gibi isyanın bastırılması sırasında, Selçuklu ordusunun esas vurucu unsurunu bu güçler oluşturmuşlardır.

Dipnotlar:

1. Kılıç hakkı, içte sorun olan unsurların uçlara sürülüp kendi siyasi teşekküllerini kurmaları yoluyla devletin iç bünyesinde sorun oluşturmamalarını sağlayan bir gelenekti. Böylece uç boylarında devletin sınırları korunmuş oluyordu. Fakat uç devletleri gelişme imkanı bulduğunda genişleyip çok dana büyük tehdit oluşturma riskini de beraberinde taşıyorlardı.

2. Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi (T.D.V.İ. A.), Cilt 8. İstanbul-1993, Çaka Bey Md. M İLGÜREL, s. 186-188

3. BROCKELMANN Carl, İslam Ulusları ve Devletleri Tarihi, TTK Yayınları, Çev: Neşet Çağatay, Ankara 1992, s. 148

4. CİPOLLA Carlo M., Silahlar ve Avrupa Sömürgeciliği, Yöneliş Yayınları, Çev: Taşkın TEMİZ. Aralık 1998, İstanbul, s. 8

5. Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi (T.D.V.İ. A.), Cilt 14. Haçlı Seferleri Md., I DEMİRKENT, s. 528

6. T.D.V.İ. A., Cilt 14, Haçlı Seferleri Md., I DEMİRKENT, s. 531-533

7. A. g. e., Cill 8, Danişmendliler Md., A. ÖZAYDIN, s 470

8. İbnül Esir, İslam Tarihi., Bahar Yay, Cilt 10, Çev: Abdülkerim Özaydın, İstanbul-1987, s. 342-345

9. T.D.V.İ. A., Cilt 14. Haçlı Seferleri Md., s. 532-534

10. T.D.V.İ. A.. Cilt 8, Danişmentliler Md, A. ÖZAYDIN, s. 469-474, ayrıca bakınız; İbnü'l Esir, İslam Tarihi. Cilt 11, s. 257-258 T.D.V.İ. A., Cilt 8, Danişmentliler Md. A. ÖZAYDIN. s. 469-474, ayrıca bakınız: İbnü'l Esir, İslam Tarihi, Cilt 11, s. 257-258

11. A.g.e., İbnül Esir, Cilt 12, s.51-52

12. A.g.e.. s.82-84

13. TABAKO/LU Ahmet Türk İktisat Tarihi, Dergah yayınları, Kasım-1997, s.70

14. A.g.e., İbnül Esir, Cilt 12. s.169-170

15. T.D.V.İ. A., Cilt 8. Danişmentliler Md, A. ÖZAYDIN. S. 470

16. BROCKELMANN Carl, A.g.e.. s.214

17. KÖYMEN Mehmet, Selçuklu Devri Türk Tarihi.. Ayyıldız Matbaası Ankara-1963, s. 261

18. A,g.e,,s. 293

19. A.g.e.. İbnü'l Esir, 10 cilt, s. 319

20. A.g.e., KÖYMEN, s. 295

21. A.g.e.. İbnü'l Esir s. 513-515

22. KÖK Bahaeddin, Nureddin Mahmud Bin Zengi ve İslam Kurumlan Tarihindeki Yeri, İşaret Yayınları, İstanbul-1992, s. 28

23. A.g.e., İbnü'l Esir, Cilt 11. s. 106

24. A.g.e., s. 113

25. A.g.e., s.128

26. A.g.e., S. 130

27. A.g.e, S.144

28.  T.D.V.İ. A., Cilt 14, Haçlı Seferleri Md.. I DEMİRKENT, s. 534

29. A.g.e,. İbnü'l Esir Cilt 11, s. 178-179

30. A.g.e., KÖK Bahaeddin, s. 32

31. A.g.e., İbnü'l Esir, Cilt 11, s. 272-280

32. A.g.e., İbnü'l Esir, Cilt 10, s. 514

33. A.g.e., İbnü'l Esir, Cilt 11, s. 293

34. A.g.e., s. 298

35. A.g.e., s. 267

36. Menşur: Abbasi Halifeliği'nin gücü azalıp, valilerin bulundukları yerlerde bağımsız kalması ve yerel devletlerin oluşması sürecinde ortaya halifelikten ayrılan devletler açısından ciddi bir meşruiyet sorunu çıkmıştı. Halifenin Resullullah'ın halefi olduğundan siyasi hakimiyeti de elinde bulundurması gerekiyordu. Fakat hilafetin dağılması sonucu siyasi hakimiyetin hükümdarlara geçmesi sonucu çıkan meşruiyet sorunu halifenin verdiği menşurlarla çözülmeye başlandı. Böylece İslam coğrafyasında bir coğrafyaya hakim olan bir melik, hükümdar veya sultanlar halifenin gönderdiği menşur'larla aslında kendi gücüyle hakim olduğu ülkelerde halife tarafından yönetici olarak atanmış oluyordu. Hutbede ise halifenin isminden sonra hakimin ismi okunuyor, böylece ortaya çıkan meşruiyet sorunu çözülmüş oluyordu.

37. A.g.e., İbnü'l Esir, Cilt 11, s. 314-315

38. A.g.e., s. 322

39. A.g.e., s. 435

40. A.g.e., İbnü'l Esir,Cilt11,s. 246

41. HODGSON M.G.S., İslam'ın Serüveni, II. Cilt, iz Yayıncılık. Bölümü Çev: Mutlu BOZKURT, İstanbul. 1993, s. 281

42. A.g.e., s. 291

43. BROCKELMANN Carl, A.g.e., s. 183-184

44. A.g.e., İbnü'l Esir, Cilt 11, s. 323-324

45. T.D.V.İ.A., Cilt 8, Danişmendliler Md., s. 472

46. A.g.e., İbnü'l Esir, Cilt 11, s. 324-326

47. A.g.e., s. 327

48. A.g.e., S. 330-331

49. A.g.e., S. 332-338

50. A.g.e., s. 369

51. A.g.e., s. 377

52. A.g.e., s. 391-394

53. A.g.e., s. 408-409

54. A.g.e., s. 356-357

55. A.g.e., s. 247

56. A.g.e., s. 375

57. A.g.e., s. 389

58. T.D.V.İ. A.. Cilt 14, Haçlı Seferleri Md.. s. 535

59. A.g.e., İbnü'l Esir, Cilt 11, s. 418-423

60. T.D.V.İ. A., Cilt 14, Haçlı Seferleri Md., s. 535

61. A.g.e., ibnü'l Esir, Cilt 11, s. 431-433

62. T.D.V.İ. A., Cilt 14, Haçlı Seferleri Md., s. 536-542

63. A.g.e, İbnü'l Esir, Cilt 11, s. 245

64. A.g.e., S. 323

65. A.g.e., KÖK, s. 41

66. Doç. Dr. Abdulhaluk ÇAY, II. Kılıç Arslan, Ankara-1987, Sevinç Matbaası, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınlan, Türk Büyükleri dizisi: 35, s. 39-41

67. A.g.e.,s.3O

68. A.g.e., s. 50

69. A.g.e., İbnü'l Esir, Cilt 11 h s. 311-312

70. A.g.e., ÇAY, s. 44

71. A.g.e., s. 45

72. A.g.e., s. 46

73. OCAK Ahmel Yaşar, Babailer İsyanı, İstanbul-1996, Dergah Yayınları, s. 46

74. A.g.e., s. 47

75. AKDAĞ Mustafa, Türkiye'nin İktisadi ve İçtimai Tarihi 1243-1453 cilt 1, Cem Yayınevi. İstanbul 1995, s. 12

76. A.g.e., İbnü'l Esir, Cilt 10, s.49

77. A.g.e., İbnü'l Esir, Cilt 11, s.167

78. A.g.e., İbnü'l Esir, Cilt 12, s. 376-377

79. A.g.e., KÖK. s.43

Bu yazı toplam 5226 defa okunmuştur.
BU SAYIDAKİ DİĞER YAZILAR