Modern çocuk neden bu kadar maliyetli?

Modern çocuk neden bu kadar maliyetli?

Prof. Dr. Şervan Gökhan, modern dünyada çocuk yetiştirmenin artan ekonomik, zamansal ve sosyal maliyetinin düşük doğurganlığın anlaşılmasında önemli bir unsur olduğunu ifade ediyor.

Prof. Dr. Şervan Gökhan / Star - Açık Görüş

Modern çocuğun maliyeti

Bir toplumun zenginleşmesi ve kişi başına düşen gelirin artması, ilk bakışta ailelerin daha fazla çocuk sahibi olmasını sağlayacak bir gelişme gibi görünebilir. Ancak günümüzde dünyanın birçok gelişmiş ve gelişmekte olan ülkesinde tam tersi bir durum yaşanıyor. Geçmişe nazaran gelirler yükselirken doğurganlık oranları düşüyor. Güney Kore, Çin, Türkiye ve ABD gibi ekonomik ve toplumsal yapıları birbirinden oldukça farklı ülkelerde aileler daha az çocuk sahibi olmayı tercih ediyor. Burada akla, bu durumun yalnızca insanların çocuk sahibi olmak istememesiyle açıklanıp açıklanamayacağı sorusu geliyor. Bu yazı, bir çocuğun ebeveynler açısından taşıdığı sosyoekonomik maliyetin geçmişe kıyasla neden çok daha kapsamlı hale geldiğinin nedenlerine bir bakış sunuyor.

Geçmişte çocuk yetiştirmenin maliyeti beslenme, barınma ve giyim gibi temel ihtiyaçlarla sınırlıyken bugün ebeveynlerden çok daha fazlası bekleniyor. İyi bir okul, yabancı dil, spor, sanat, teknoloji, üniversite hazırlığı ve hatta yurtdışında eğitim, kentli orta sınıf aileler için çocuk yetiştirmenin doğal parçaları haline geldi. Aileler yalnızca çocuklarının temel ihtiyaçlarını karşılamayı değil, onların eğitimi ve kariyer başarısı için mümkün olduğunca fazla yatırım yapmayı da bir sorumluluk olarak görüyor. Çocuk yetiştirmenin neden bu kadar kapsamlı ve pahalı hale geldiğinin cevabını çocuğun aile ve toplum ekonomisindeki rolünün zaman içinde değişmesinde aramak gerekiyor.

Ekonomik rolü değişen çocuk

Tarım ve hayvancılığa dayalı kırsal ekonomilerde çocuklar büyüdükçe aile bütçesine destek oluyor, ev işlerinde ve üretimde sorumluluk üstleniyor ve geniş aile yapısının devamına katkıda bulunuyordu. Bu nedenle kırsal toplumlarda çocuk, aynı zamanda daha fazla emek ve üretim kapasitesi anlamına gelebiliyordu. Kalabalık aile yalnızca bir nüfus göstergesi değil, ekonomik ve sosyal güç unsuru olarak da görülüyordu.

Şehirleşmeyle birlikte bu denklem büyük ölçüde değişti. Fiziksel emekten ziyade eğitim, uzmanlık ve beceri giderek daha değerli hale geldi. Çocuğun aile ekonomisine doğrudan katkı sağlamasından ziyade, uzun yıllar eğitim alması, bir meslek edinmesi ve rekabetçi işgücü piyasasında kendine yer bulması beklenmeye başlandı. Lise, üniversite, mesleki eğitim, uzmanlaşma ve bazı durumlarda yüksek lisans gibi süreçler düşünüldüğünde gençlerin işgücüne tam anlamıyla katılması geçmişe göre daha ileri yaşlara taşındı. Ailelerin çocuk için yatırım yaptığı dönem uzadı ve çocuğun ekonomik üretime katkı sağlamaya başlaması ise gecikti.

Şehirleşme aynı zamanda çocuk bakımının yöntemlerini de değiştirdi. Kırsal toplumlarda aile büyükleri, kardeşler ve diğer akrabaların oluşturduğu geniş destek ağı bakımda önemli bir rol oynuyordu. Geniş aile yapısının zayıflamasıyla birlikte daha önce aile ve akrabalık ilişkileri içinde ücretsiz biçimde sağlanan bakımın bir kısmı ücretli hizmetlere dönüştü. Kreş, bakıcı, servis, özel eğitim ve çeşitli hizmetler bu boşluğu doldurmaya başladı. Böylece çocuk bakımının maliyeti yalnızca aile bütçesindeki tek seferlik veya dönemsel bir harcama olmaktan çıktı; kent yaşamının sürekli giderlerinden biri haline geldi. Aileler, çocuklarının bakım ve eğitimi için zamanlarının yanında gelirlerinin önemli bir bölümünü de harcamak durumunda kaldı.

Bir başka önemli değişim ise çocuğun aile içindeki ekonomik rolünde yaşandı. Geleneksel toplumlarda çocuk aileye yardımcı olan bir birey olmanın yanında ebeveynlerin yaşlılık dönemindeki güvencesi olarak görülüyordu. Çocuk büyür, çalışır ve ilerleyen yıllarda ebeveynlerine destek olurdu. Sosyal güvenlik, emeklilik ve bireysel tasarruf sistemlerinin yaygınlaşması bu ilişkiyi önemli ölçüde değiştirdi. Çocuğun aile açısından ekonomik zorunluluğu azalırken, onun yetiştirilmesi için yapılan yatırım arttı. Bir başka ifadeyle çocuk, aile ekonomisinin gelecekteki güvencesi olmaktan çıkıp uzun vadeli bir insan sermayesi yatırımına dönüştü.

Çocuk artık yalnızca büyütülmüyor, yetiştiriliyor

Modern çocuk maliyetindeki asıl değişim yalnızca harcanan para miktarı değil çocuk için yeterli kabul edilen standardın yükselmesidir. Geçmişte iyi bir eğitim ve temel ihtiyaçların karşılanması yeterli görülebilirken bugün okulun yanında özel ders adı altında birçok unsur çocuğun geleceğine yapılan yatırımın parçası haline gelebiliyor. Eğitim böylece yalnızca temel bir ihtiyaç veya kamu hizmeti olmaktan çıkıp ailelerin çocukları için arzuladığı uzun vadeli bir yatırım alanına dönüşüyor.

Bu yatırımın en önemli unsurlarından biri ise paranın ötesinde ciddi bir zaman maliyeti de oluşturmasıdır. Çocuğu okul ve kurslara götürmek, ödevlerini takip etmek, sosyal ve akademik gelişimiyle ilgilenmek, sınavlara hazırlamak ve gelecekteki eğitim seçeneklerini değerlendirmek ciddi miktarda zaman gerektiriyor. Modern ebeveynlikten çocukların kendi haline bırakılması yerine gelişimlerinin sürekli takip edilmesi bekleniyor. Bu da ebeveynliği daha yoğun ve zaman alan bir süreç haline getiriyor.

Ancak bunun ebeveynler açısından elbette bir bedeli oluşuyor.Zaman baskısı ve psikolojik yük artıyor. Çocuğun her alanda mümkün olan en iyi şekilde yetiştirilmesi gerektiği düşüncesi, ebeveynlerde sürekli daha fazlasını yapma zorunluluğunu ortaya çıkarıyor. Bu da ekonomik bir maliyet oluşturmasının yanında ebeveynlerin kendi yaşamlarından vazgeçmeleri anlamına geliyor. Tatil, sosyal yaşam, kişisel gelişim, hobiler ve hatta çalışma biçimi çocukların ihtiyaçlarına göre yeniden şekilleniyor. Dolayısıyla çocuk sahibi olmanın gerçek maliyeti, yalnızca çocuğa yapılan harcamaların toplamından ibaret olmayıp ebeveynlerin başka türlü kullanabilecekleri para, zaman ve fırsatlarının da bir maliyeti olarak karşımıza çıkıyor.

Çocuk yetiştirmek bir yarışa dönüştüğünde

Bu yoğun ebeveynlik anlayışı zamanla bir rekabet ortamının da oluşmasına yol açıyor. Bir aile çocuğuna özel ders aldırıyorsa başka bir aile, çocuğunun geride kalmaması için aynı şeyi yapmak zorunda hissedebiliyor. Bir çocuk yabancı dil öğreniyor, spor yapıyor, yurtdışında eğitim deneyimi kazanıyorsa diğer ebeveynler de benzer fırsatları sunmaları gerektiğini düşünüyor. Bir noktadan sonra çocuğa yapılan yatırım bireysel bir tercih olmaktan çıkıp sosyal bir standarda dönüşüyor. Böylece çocuk yetiştirmek bir tür yarış haline geliyor. Bu yarış çocuk başına yapılan harcamayı ve ayrılan zamanı yukarı çekerken aileleri az sayıda çocuk sahibi olmaya da teşvik edebiliyor. Çünkü sınırlı kaynakların daha az sayıda çocuk üzerinde yoğunlaştırılması, her bir çocuğa daha fazla fırsat sunulmasına olanak sağlıyor.

Sosyal medya ise bu karşılaştırma alanını daha da genişletiyor.Eskiden ebeveynler çocuklarını çoğunlukla kendi çevrelerindeki çocuklarla karşılaştırırken bugün dünyanın farklı yerlerindeki başarılı çocuk örneklerine ulaşmak çok daha kolay hale geldi. Böylece sınırlarını kendilerinin belirlemediği iyi ebeveyn olmanın maliyeti de yükseliyor.Sonuç olarak aileler yalnızca çocuklarını büyütmek değil, onları geleceğin dünyasına mümkün olan en iyi şekilde hazırlamak zorunda olduklarını hissediyorlar.

Asıl maliyet: Çocuğun geleceği

Bütün bu yazdıklarımıza geleceğe ilişkin belirsizlik de eklenince, aileler bir çocuk yetiştirmenin ne kadar harcama gerektirdiğini düşünmenin yanında 15 veya 20 yıl sonra nasıl bir dünyada yaşayacağını da hesaba katmaya çalışıyor. Çocuğun üniversiteyi bitirdiğinde iş bulup bulamayacağı,hangi mesleklerin varlığını sürdüreceği, yapay zekanın hangi işleri dönüştüreceği, konut sahibi olmanın ne kadar zorlaşacağı gibi sorular ailelerin aklını kurcalayan soruların başında geliyor. Ancak bunlardan hiçbirinin bugün kesin bir cevabı olmadığı gibi ailelerin doğurganlık kararları üzerinde etkili olabilecekleri de çok açık biçimde hissediliyor.

Belki de bu belirsizliğin geçmiş dönemlerden en önemli farkı, ebeveynlerin ilk kez kendi yaşam deneyimlerinden hareketle çocuklarına güvenilir bir yol haritası çizmekte zorlanmalarıdır. Önceki kuşaklarda iyi bir eğitim almak, belirli bir meslek edinmek ve istikrarlı biçimde çalışmak görece öngörülebilir bir yaşam standardına ulaşmanın yolu olarak görülebiliyordu. Bugün ise gerek jeopolitik ve ekonomik belirsizlikler gerekse teknolojik dönüşüm bu ilişkinin giderek daha kırılgan hale gelmesine neden oluyor. Özellikle yapay zekanın yalnızca rutin işleri değil, hukuk, finans, mühendislik, yazılım ve danışmanlık gibi uzun yıllar eğitim gerektiren beyaz yaka mesleklerinin önemli bir bölümünü dönüştürme, hatta bazılarını tamamen ortadan kaldırma ihtimali, kariyer yolculuğunun henüz başındaki kuşaklar için eşi görülmemiş bir belirsizlik oluşturuyor. Böyle bir ortamda ebeveynler yalnızca çocuklarının eğitimini nasıl finanse edeceklerini değil, bugün yaptıkları büyük eğitim ve zaman yatırımının yıllar sonra ne ölçüde karşılık bulacağını da düşünmek zorunda kalıyor. Bu nedenle geleceğin artık ebeveynlerin deneyimlerinden hareketle öngörülemez hale gelmesi, çocuk sahibi olma kararının psikolojik ve ekonomik riskini de büyüten yeni bir unsur olarak karşımıza çıkıyor.

Dolayısıyla çocuk doğurma kararının alınmasında yalnızca mevcut ekonomik koşullar değil, geleceğe ilişkin belirsizlik ve risk algısının da etkisi bulunuyor. Toplum zenginleştikçe ailelerin çocuk başına ayırabildiği kaynak artıyor. Ancak aynı zamanda çocuk için kabul edilen standart da yükseliyor. Bir çocuk artık yalnızca büyütülmesi gereken bir birey olarak değil; eğitimine, sosyal gelişimine ve gelecekteki kariyerine yıllar boyunca yatırım yapılması gereken birey olarak görülüyor. Ebeveynler çocuklarının yaşam standardını yükseltmek istedikçe, her yeni çocuğun maliyeti de artıyor. Burada yalnızca ekonomik kaynakların değil, ebeveyn zamanının ve ilgisinin de sınırlı olduğunu unutmamak gerekiyor.

Bir aile iki çocuk yerine tek çocuğa sahip olduğunda aynı gelir ve zaman bütçesi içinde o çocuğa daha fazla eğitim, bireysel ilgi ve fırsat sunabiliyor. Bu tercih yaygınlaştıkça çocuk başına yapılan yüksek yatırım normalleşiyor, daha üst seviyede bir ebeveynlik standardı ortaya çıkıyor ve sonuçta kendi kendini besleyen kısır bir döngü oluşuyor. Daha az çocuk, çocuk başına daha fazla yatırım anlamına geliyor. Daha fazla yatırım, daha yüksek bir ebeveynlik standardı oluşturuyor. Daha yüksek standart ise yeni bir çocuğun maliyetini artırıyor. Bu nedenle düşük doğurganlığı yalnızca ekonomik yoksullukla açıklamak yeterli değil. Yüksek gelirli ve eğitimli toplumlarda çocuk başına yapılan yatırımın çok yüksek olması da doğurganlığı aşağı çekebiliyor. Ebeveynler bir noktada daha fazla çocuk sahibi olmak ile her bir çocuğa daha yüksek düzeyde yatırım yapmak arasında tercih yapmak zorunda kalabiliyor.

Doğum teşviki mi, çocuk yetiştirme desteği mi?

Burada devletlerin doğurganlık politikaları açısından sormamız gereken önemli bir soru karşımıza çıkıyor. Birçok hükümet düşük doğurganlığı tersine çevirmek amacıyla doğrudan doğum teşvikleri, nakit ödemeler veya vergi avantajları sunuyor. Ancak ailelerin karşı karşıya olduğu sorun yalnızca doğum anındaki maliyet değilse, bu tür politikaların etkisi sınırlı kalabiliyor. Asıl sorun eğitim, bakım, zaman, kariyer ve geleceğe ilişkin belirsizliklerse, yalnızca çocuk sahibi olan aileye para vermek yeterli olmayabilir. Belki de doğurganlığı artırmanın yolu insanlara çocuk yapmaları için para vermekten çok, çocuk yetiştirmenin maliyetini ve riskini azaltmaktan geçiyor.

Daha erişilebilir kreşler, kaliteli kamusal eğitim, esnek çalışma modelleri ve ebeveynlerin kariyer kaybını azaltacak politikalar bu açıdan daha kalıcı bir etki oluşturabilir. Çünkü ailelerin karşı karşıya olduğu sorun, çocuğun dünyaya geldiği gün başlayan tek bir harcamadan ibaret değil, yıllarca devam edenpara, zaman, kariyer ve belirsizliğin birbirine eklemlendiği bir maliyettir.

Modern dünyanın demografik paradoksu

Sonuç olarak; ebeveynler açısından günümüzde fazla sayıda çocuk sahibi olma kararı geçmişe göre çok daha karmaşık bir hale geldi. Beslenme ve barınmanın ötesinde eğitim, sağlık, teknoloji, bakım, ulaşım, ebeveyn zamanı, kariyer maliyeti ve geleceğe ilişkin ekonomik belirsizlikler de bu kararı etkileyen ana unsurlar olarak insanların karşısına çıktı. Şehirleşmeyle birlikte çocuk, aile ekonomisine doğrudan katkı sağlayan bir üretim unsuru olmaktan çıkıp uzun yıllar yatırım yapılması gereken bir insan sermayesine dönüştü. Bu nedenle ailelerin gelirleri artsa bile çocuk sahibi olma isteğinin aynı oranda artmasını beklemek doğru olmayabilir. Aksine, çocuk için belirlenen kalite standardı yükseldikçe aileler daha az çocuk sahibi olup her bir çocuğa daha fazla yatırım yapmayı tercih edebilir.

Modern dünyanın demografik paradoksu belki de tam olarak burada karşımıza çıkıyor. Toplumlar çocuk yetiştirmeye hiç olmadığı kadar fazla kaynak ayırırken, aynı anda daha az çocuk yetiştirmeye başlıyor. Bugünün doğurganlık krizini anlamak için belki de asıl soruyu değiştirmemiz gerekiyor.

"İnsanlar neden daha az çocuk istiyor?" yerine, "Bir çocuğu yetiştirmek neden artık bu kadar büyük bir zaman, para ve sosyal yatırım gerektiriyor?" sorusunu sormalıyız.

HABERE YORUM KAT
1 Yorum
Önceki ve Sonraki Haberler
Bunlar da İlginizi Çekebilir