1. YAZARLAR

  2. Alper Görmüş

  3. ‘Merkez’in yeni filmi: Yasla başını omzuma...
Alper Görmüş

Alper Görmüş

Yazarın Tüm Yazıları >

‘Merkez’in yeni filmi: Yasla başını omzuma...

06 Ocak 2012 Cuma 20:55A+A-

Başbakan Tayyip Erdoğan’ın “devlet”teki yeri sağlamlaştıkça ve oradaki meşruiyeti tescil edildikçe “millet”ten uzaklaştığına dair görüşler var... Tartışma daha çok Erdoğan’ın özellikle Kürt meselesinde takındığı “savaşçı” tutuma referansla yürütülüyor ve Türkiye’nin en önemli meselesinde devletin geleneksel tutumunun peşine takılmış bir başbakanın, zaten “millet”ten uzaklaşıp “devlet”e yaklaşmaktan başka bir şansının olmadığı vurgulanıyor.

Böyle bir değişimin duygusal semptomlarının görülmeye başladığını düşünen biri olarak söylüyorum; bu bana biraz, “irticayla mücadele”de devletin çizgisini benimsemeye başladıktan sonra Süleyman Demirel’in içine girdiği değişimi hatırlatıyor...

Birkaç yıl önce yazdığım Demirel portresinin hazırlıklarını yaparken fark etmiştim:

Demirel bir kez bu tercihi yaptıktan sonra, daha önce kendisiyle kanlı bıçaklı olan devlet ve medyadaki “merkez” güçleri (yazının bundan sonrasında ikisini birden karşılamak üzere sadece “merkez” kelimesini kullanacağım) birdenbire ona büyük bir saygı göstermeye ve övgüler düzmeye başlamışlardı. Sonrasını hep birlikte izledik: Süreç giderek hızlandı ve Demirel’in devletle özdeş hale gelmesiyle sonuçlandı. Zaten ben de yazdığım portrede, bu sürece işaretle onun “rejimin en başarılı devşirmesi” olduğunu söylemiştim.

Erdoğan’ın duygusal ekseni kayıyor mu?

Peki, “merkez” irtica üzerinden Demirel’de başardığı şeyi Kürt meselesi üzerinden Erdoğan’da da başarabilir, onu da devşirebilir mi?

Yukarıda, Erdoğan’ın bu yola girdiğini gösteren duygusal semptomların görülmeye başladığından söz etmiştim... En taze örnek olan Uludere faciası üzerinden gidersek:

Birincisi: Gencecik ve günahsız 35 insanın ölümü karşısında acıdan çok öfke dolu bir dille konuşması, bence onun “millet” duyarlılığından uzaklaşmakta ve “devlet” duyarlılığının etkisi altına girmekte olduğunu gösteren önemli bir işaret oldu.

İkincisi: Erdoğan’ın, partisinin grup toplantısında salı günü yaptığı uzun konuşmaya “soruşturma açarak duyarlılıklarını gösteren” Türk Silahlı Kuvvetleri’ne (TSK) teşekkürle başlaması da bu açıdan çok mânidardı. Bu kadar kuşkulu bir olayda Genelkurmay’ın soruşturma açmaması düşünülebilir miydi? Sorumluluklarının sıradan bir parçasını yerine getirdiler diye askerlere teşekkür etmesi, bence yine ciddi bir duygusal eksen kaymasına işaret ediyordu. (Bu “kayma”yı, Başbakan’ın ölenlerin ailelerinden hâlâ özür dilemediği bilgisiyle birlikte değerlendirmek gerekir.)

Şimdi soruyu bir daha sorayım: Süreç Demirel’inkine benzeyebilir ve sonunda Tayyip Erdoğan “sistem” tarafından devşirilebilir mi?

Erdoğan’ın zaten şu anda o noktada olduğuna dair maksimalist eleştirilere ben katılmıyorum.

Soruya cevabım ise şöyle: Bilmiyorum.

Sürecin nasıl sonuçlanacağına dair spekülasyon yapmak elbette meşru ve mümkün, fakat bugün ben bu sorunun başka bir veçhesini tartışmak istediğim için “bilmiyorum” deyip, “sonu benzemez inşallah” deyip geçiyorum. Belki bir başka yazıda ona da geliriz.

Ben bugün, Erdoğan’ın Kürt sorununda devlet çizgisine (kabaca: Kürt sorununu terörü yok ederek bitirme) doğru kaymasının ardından, bir zamanlar kanlı bıçaklı olduğu “merkez”den saygı görmeye, övgüler almaya başlaması üzerinde duracak, bu yeni durumun onun psikolojisini nasıl etkilediğini anlamaya ve anlatmaya çalışacağım.

Nasıl etkileyeceklerini nihayet anladılar

Çarşamba günü Habertürk televizyonunun öğle bülteninde Ahmet Altan’ın ve Ertuğrul Özkök’ün aynı günkü yazılarının karşılaştırmalı bir okuması yapıldı. Spikere göre, Ahmet Altan Uludere faciası konusunda Erdoğan’ın parti grubunda yaptığı konuşmayı çok sert cümlelerle eleştirirken, Ertuğrul Özkök aynı konuşmayı öve öve bitiremiyordu. Habertürk televizyonunun spikerine göre, bu ilginçti!

Özkök’ün yazısını okumamıştım; önce Erdoğan’ın, öldürülenleri “Kürt” olarak kodlayanlara sinirlendiği, onların “vatandaş” ve “can” olduklarına dair sözlerinin övüldüğü zehabına kapıldım. Değilmiş. Başbakan’ın, “hata”yla 35 insanı öldüren TSK’nın arkasında durmasına methiye yazısıymış:

“Dün Başbakan Tayyip Erdoğan’ın grup konuşmasını dinlerken içimden şu geçti: ‘İşte budur...’ Uludere’deki elim olay konusunda, her önüne gelenin küçük, küçücük, mide bulandırıcı bir popülizm yaptığı günlerde, ülkenin başbakanından beklenen ses budur. (...) Bu bir savaştır ve her savaşta ne yazık ki hatalar olmaktadır. Evet, bu hatanın üzerine gidilmeli, sonuna kadar araştırılmalı, sorumlular ortaya çıkarılmalıdır. Ama bunu yaparken, orada savaşan insanların gururunu, moralini tarumar edecek sorumsuzluklardan kaçınılmalıdır. (...) Evet, Sayın Başbakan. Doğru olanı yaptınız. Siz ordumuzun arkasında durdunuz; biz de sizin arkanızdayız. Orada kahramanca savaşan subaylarımızı, çocuklarımızı bir avuç aydına, bir avuç ona buna yedirtmeyeceğiz...”

Gördüğünüz gibi, “içindeki devlet”i haykıran tipik bir Ertuğrul Özkök yazısıydı bu... Fakat daha önemlisi şu: Eski merkez medyada Başbakan’ı bu tarzda öven yazılara, hatta haberlere rastlamak artık çok kolay.

Benim cevabını aradığım soru ise şöyle: Bu türden yazılar ya da Devlet Bahçeli’nin “yapılan doğrudur” açıklaması ya da kapalı kapılar ardında TSK’dan Başbakan’a iletildiğini güvenle öne sürebileceğimiz “müteşekkiriz” açıklamaları Tayyip Erdoğan’ın psikolojisini nasıl etkiliyor?

Bana öyle geliyor ki, üslubu zaman zaman problemli hale gelse de isabetli olduğu apaçık eleştiriler karşısında bunalmış biri olarak Erdoğan “merkez”in bu yüreklendirmeleri, iltifatları karşısında minnettarlık duyuyor ve bu da nevzuhur yüreklendiricilerin gerçek niyetleri hususundaki uyanıklığını törpülüyor...

Yakınları, Erdoğan’ın sert dış kabuğunun altında duygusal, çabuk etkilenen, yumuşak ruhlu bir insanın bulunduğunu söylüyorlar. Ben, tamamen sezgisel bir bilgiyle buna inanıyorum ve bu da beni ürkütüyor. Çünkü böyle insanların, yukarıda işaret ettiğim yakınlaşma çabalarından daha fazla etkilendiklerini biliyorum.

Böyle insanları sertlikle, tehditle sindiremezsiniz, hatta beklediğinizin tam tersini elde edersiniz... Fakat ona saygı duyduğunuzu, onu beğendiğinizi söylediğinizde “yağlarının eridiğini”, onun da size yaklaştığını görürsünüz.

Öte yandan Türkiye’nin muhafazakârlarında var olan (en aşırı şeklini Erbakan’da gördüğümüz) “merkez” tarafından kabul görme, benimsenme komplekslerinin de bu süreçte rol oynayabileceğini unutmamalıyız.

Gerçi Erdoğan bu açıdan Erbakan’ın anti-tezi gibi duruyor; hatta bence Erdoğan’ın sırrı biraz da “merkez”e kafa tutan ilk muhafazakâr olmaktan kaynaklanıyor. Fakat yine de Erdoğan’ın “kabul görme kompleksi”nden tümüyle arınmış olduğunu düşünmüyorum.

Ya da şöyle diyeyim: “Merkez” onu “imha” etmeye çalıştığı sürece onun bu kompleksi ortaya çıkmıyor, tam tersine o da onlara savaş açıyor... Oysa “imha” yerine suyuna gitme ve sırtını sıvazlama taktiğini seçse, onun bu kompleksi ortaya çıkacak.

Nitekim ben “merkez”in Kürt meselesi üzerinden bu taktiği uygulamaya koyduğunu ve doğrusu sonuç almaya başladığını düşünüyorum.

Erdoğan’ı “denize düşürmeden” eleştirmek...

Son olarak, Tayyip Erdoğan’ın devletçi bir çizgiye girdiğini ve bu çizgisini giderek derinleştirdiğini düşünenlerin, onu girdiği yoldan geri dönmeye davet ederken nasıl bir eleştiri dili tutturmaları gerektiğine dair birkaç şey söylemek istiyorum.

Eleştiriler fazla sert bir üslupla dile getirildiğinde, üslup, eleştirileri örten bir kabuk biçimine bürünebiliyor... Sakince, madde madde dile getirilen bir eleştiriyi geçiştirmek, eleştirileni çok zor bir durumda bırakır. Fakat aynı eleştiriyi gereğinden fazla sert bir üslupla ortaya koyduğunuzda, muhatabınıza “üslubunuzu cevaplama” ve fakat “eleştiriden kaçınma” fırsatı vermiş olursunuz.

Ayrıca, “o buna çaktı, şu buna çaktı”nın geçer akçe olduğu bir tartışma ortamında sizin eleştirileriniz değil, üslubunuz öne çıkarılacaktır.

Taraf’ta, Uludere faciasına ilişkin olarak başta MİT’ten Genelkurmay’a giden raporlara dair haberler olmak üzere günlerdir ortaya çok ciddi argümanlar konuyor. Başbakan’ın bunların hiçbirine cevap vermediği halde kamuoyunda, “cevap vermediği ya da veremediği” yönünde bir algının oluşmadığı üzerinde düşünmemiz gerekmez mi?

Öte yandan, Tayyip Erdoğan’a hak ettiği eleştirileri hiç esirgemezken, üslubun, onun “yılana sarılacağı” bir denizin oluşmasına hizmet etmemesi gerektiğini düşünüyorum.

Aksi takdirde ne olacağını yukarıda anlattım.

TARAF

YAZIYA YORUM KAT