Mitchell Plitnick’in Mondoweiss’de yayınlanan yazısı, Haksöz Haber tarafından tercüme edilmiştir.
Geçen hafta Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan, dünya çapında şaşkınlık uyandıran bir savunma anlaşması imzaladı. Mekke Ortak Savunma Anlaşması bir süredir kamuoyunda tartışılsa da, anlaşmanın fiilen imzalanması, ABD-İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü savaş ve bölgedeki uzun vadeli güvenlik dengesi üzerindeki etkileri konusunda soru işaretleri oluşturuyor.
İsrail ve destekçileri anlaşmaya dehşetle tepki gösterirken, hem İran hem de ABD anlaşmayı önemsizmiş gibi gösterdi. Anlaşmanın NATO benzeri bir anlaşma olduğuna dair bazı abartılı açıklamalara rağmen, pratikte tam olarak ne anlama geleceği hâlâ belirsizliğini koruyor.
Anlaşma, kısa vadede muhtemelen pek bir şeyi değiştirmeyecek. Karşılıklı savunma anlaşmasını neyin tetikleyeceği ve tetiklendiği takdirde ortak ülkelerden ne bekleneceği konusunda çok az ayrıntı var.
Ancak bu durum, ABD’ye güvenlik garantörü olarak güvenilemeyeceği ve küçük ve orta ölçekli güçlerin güvenlik mimarisini daha fazla kendi ellerine almaları gerekeceği yönündeki artan algıyı yansıtmaktadır. Öngörülebilir gelecekte ABD’nin endişeleri ve çıkarları göz ardı edilmeyecek olsa da, ABD’nin rolü stratejik ortaktan çok silah tüccarına doğru kaymaktadır.
ABD, güvenilirliğindeki bu düşüşün tek sorumlusu kendisidir. Sadece kendi başına son derece kötü kararlar almakla kalmamış, aynı zamanda İsrail’in saldırganlığını ve işgallerini korumak uğruna diğer tüm müttefiklerini ihmal ederek, İsrail’in bölgesel güvenlik için tarihsel olarak olduğundan daha büyük bir tehdit haline gelmesine de yardımcı olmuştur.
ABD’ye güven yok
Donald Trump’ın ikinci başkanlık dönemi, tahmin edilebileceği üzere ilk dönemden çok daha felaket dolu geçmiştir. Özellikle dış politikası, Trump’ın görevden ayrılmasından sonra da uzun yıllar boyunca etkilerini hissettirecek aptalca kararlar, yaygın yolsuzluk ve hatalarla damgalanmıştır.
Trump, İran’a yönelik pervasız saldırılarıyla Suudi Arabistan, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri, Kuveyt ve Bahreyn’deki müttefiklerini doğrudan tehlikeye attı. Eylemleri, bu ülkelerde gerçek bir felaket korkusu uyandırdı. İran’ın misillemesine karşı savunmasızlıkları son derece ciddi boyutlarda. İran’ın saldırıları, en kötü senaryoda, bölgenin petrol endüstrisini ve tuzdan arındırma sistemlerini yok edebilir ve bu ülkeleri fiilen yaşanmaz hale getirebilir. BAE bu duruma, ABD ve İsrail ile olan ortaklıklarını daha da güçlendirerek tepki gösterdi; ancak diğer ülkeler, yavaş yavaş da olsa, ABD’nin etki alanından uzaklaşmaya başladı.
Trump’ın İsrail’i silahlandırması ve en radikal milliyetçilerini teşvik etmesi, İsrail’in işgal bölgesini Lübnan’a doğru ve Suriye’ye her zamankinden daha uzağa genişletmesine yol açarken, insanlık tarihinin en karanlık dönemlerini anımsatan Filistinlilere yönelik zulmün tırmanmasına da izin verdi.
Durumu daha da kötüleştiren ise, Trump’ın bunları tek başına yapmamış olmasıdır. O, hem kendi ilk görev döneminden hem de Joe Biden’ın pervasız ve ahlaksız politikalarından yararlanarak güvensizliği daha da artırdı.
Daha önce de belirttiğim gibi, Suudi Arabistan’ın ABD’ye olan güven kaybının büyük bir kısmı, Suudi petrol sahalarının Ensarullah tarafından saldırıya uğramasının ardından Trump’ın harekete geçmeyi reddetmesine kadar uzanıyor. Riyad için bu, Amerikan-Suudi stratejik ilişkilerinin dayandığı, uzun süredir devam eden “petrol karşılığında güvenlik” anlaşmasının kendi tarafına düşen yükümlülüklerini yerine getireceği konusunda ABD’ye güvenilemeyeceğinin ilk önemli işaretiydi.
Biden’ın İsrail’in Gazze’de sürdürdüğü soykırımına, Lübnan’a yönelik saldırılarına ve Suriye’ye yaptığı işgale verdiği destek, İran nükleer anlaşmasını yeniden yürürlüğe koyma konusunda harekete geçmemesine dair endişeleri pekiştirdi. O dönemde bu anlaşma, Riyad ile Tahran arasındaki gerilimi başarıyla azaltan Irak ve Çin’in çabalarını daha da ileriye taşıyabilirdi. Bu durum, sadece Donald Trump’ın değil, ABD’nin de İsrail’in saldırganlığını desteklemek için Körfez’in istikrarını feda etmeye hazır olduğunun kanıtıydı.
İran’a yönelik saldırı, Arap ülkelerinin ABD’ye olan güvenini daha da sarsmıştır. Bazı aksini iddia eden haberlere rağmen, ABD’nin müttefikleri İran ile gerginliklerin diplomatik yolla çözülmesi için baskı yapmıştı. Riyad ve diğer Arap başkentleri, İran’a yönelik saldırının kendi güvenlik ihtiyaçları dikkate alınmadan ve kendileriyle herhangi bir istişare yapılmadan planlandığı ve yürütüldüğünden endişe duyuyordu.
Washington’a duyulan bu güven kaybı ciddi bir durumdur. Bu durum sadece Trump veya Biden ile ilgili değil; aynı zamanda Amerikan iç siyasetinin kaprisli doğasından ve bir başkanın, bir sonraki başkanın anlaşmalara sadık kalacağına dair söz veremediğinin kanıtlanmış olmasından kaynaklanmaktadır. Bu güven kaybı, gelecekteki yönetimler tarafından kolayca telafi edilemeyecektir.
İran ve İsrail
Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan, bu yeni anlaşmanın özellikle başka herhangi bir devlete yönelik olmadığını ısrarla vurguluyor. Bu, teknik açıdan şüphesiz doğru olsa da, anlaşmanın amacı potansiyel düşman devletlerin saldırılarını caydırmaktır ve bu konuda en çok endişe uyandırması muhtemel iki ülke İran ve İsrail’dir.
İran, kamuoyu önünde endişeli görünmüyor. Dışişleri Bakanlığı sözcüsü İsmail Bakai, “Bölgenin jeopolitik ve tarihsel gerçeklerine dayanan, kapsamlı ve kapsayıcı olan ve düşmanı ile tehdidi doğru bir şekilde tanımlayan her türlü plan, güvenliği güçlendirmeye ve Siyonist düşman ile müttefiklerinin neden olacağı istikrarsızlığı ve suistimalleri önlemeye yardımcı olma şansına sahiptir” dedi.
İran, ABD’nin bir saldırısı durumunda Körfez komşularına karşı misilleme stratejisi açısından bu anlaşmanın ne anlama gelebileceğini kesinlikle değerlendirmiştir. Yine de Bakai’nin ifade ettiği sakinlik muhtemelen samimidir.
Bunun nedeni, İran’ın anlaşmanın sonuçlarını öngörebilmesidir. İlk olarak, anlaşmada NATO tarzı bir garanti bulunması, İran’ın herhangi bir saldırısına karşı mutlaka anında ve toplu bir yanıt verileceği anlamına gelmez. Ensarullah, anlaşma imzalandıktan sonra Suudi petrol sahalarına saldırdı, ancak İslamabad ve Ankara buna yanıt vermedi.
Daha da önemlisi, bu anlaşma ABD’nin İran’a yönelik bir saldırısının risklerini artırmaktadır. Washington, mevcut çatışmanın tırmanması durumunda İran’ın altyapısına saldırırsa, Türkiye ve Pakistan’ın – askeri olmayan yollarla da olsa – İran’ın misillemesine karşılık verebileceği endişesini hesaba katmak zorundadır. Bu durum, savaşın geniş çapta yayılma riskini doğurur ve özellikle Çin böyle bir yayılmanın kendi müdahalesini gerektirdiğini düşünürse, suçun kime yükleneceği hiç de net değildir.
Ancak anlaşmanın ana odağı, İran’la ilgili endişelerden çok, bölgesel bir güvenlik rejimi kurmaktır. Üçlü, diğer ülkelerin de savunma anlaşmasına katılabilmesi için kapıyı açık bırakma konusunda oldukça net bir tavır sergiledi; bu ülkeler, tüm bölge genelinde güvenlik stratejisinin doğasını değiştirmeyi umuyor.
Bölgenin güvenlik yapısını baştan aşağı yeniden düşünmesini gerektiren İran değil, İsrail’dir.
Türkiye, kendi bölgesel hırsları büyüdükçe uluslararası sorunlar çıkmasından korktuğu için Suudiler ve Pakistanlılarla resmi bir savunma paktı imzalamaya isteksizdi. Ancak ABD’nin tutarsızlığı ve İsrail’in Ankara’ya karşı hızla artan saldırgan tavrı, Türkiye’nin fikrini değiştirdi.
Bölgesel istikrarın kaynağının İran değil İsrail olduğunu doğru bir şekilde tespit eden bu üç ülke, ABD’nin kendilerini korumayı düşünemeyeceği tek ülke olan İsrail’e odaklanan bir savunma stratejisi oluşturmak üzere bir araya geldi.
Suudi Arabistan için bu, İsrail’in Filistinlilerin haklarını ihlal etmeyi sona erdirmeden Riyad ile ilişkilerini normalleştirme fikrini unutabileceği yönünde çok net bir mesajdır. Hem Türkiye hem de Pakistan —İsrail’e giderek daha fazla yakınlaşan Hindistan ile rekabeti nedeniyle— bu konuda Suudi Arabistan’ı desteklemekte menfaat sahibidir.
Bu anlaşma, benzersiz yeteneklere sahip üç gücü bir araya getiriyor: Türkiye’nin askeri kapasitesi ve muazzam silah üretimi, Pakistan’ın nükleer şemsiyesi ve Suudi Arabistan’ın hatırı sayılır kaynakları. Bu da ittifakı, askeri açıdan İsrail’e bile karşı koyabilecek önemli bir bölgesel güç haline getiriyor.
Bariz hedef, İsrail’in Türkiye’ye karşı giderek artan saldırganlığını caydırmaktır; İsrailli yetkililer Türkiye’yi uğursuz bir şekilde “bir sonraki İran” olarak nitelendirmişlerdir. Ancak bundan da öte, bu ittifak —özellikle de büyürse— sadece ABD’den bağımsız olmakla kalmayıp, İsrail’in ulusal ya da uluslararası çıkarlarına ilişkin her türlü endişeden de bağımsız bir savunma yapısı oluşturur.
Bu, önemsiz bir husus değildir. Geçtiğimiz yıl boyunca diğer üç ülkenin strateji toplantıları ve zirvelerinde dördüncü konuk olarak yer almış olmasına rağmen, Mısır’ı bu anlaşmaya katılmaktan caydırmaya yetti.
Mısır, ABD ve İsrail’e derin bir bağımlılık geliştirmiştir. Mısır, İsrail’in ardından Washington’dan en fazla yıllık askeri yardım alan ikinci ülkedir ve enerji arzının büyük bir kısmını doğal gaz şeklinde İsrail’e bağımlıdır.
Mısır ekonomisi sürekli bir kriz içinde olduğu için, ülkenin İsrail’i terk edip Washington’u bu şekilde kızdırabilecek bir konuma gelmesi, hatırı sayılır miktarda kaynak ve zaman gerektirecektir. Bunun gerçekleşeceği gün gelebilir, ancak bu bir süre daha sürer.
Mısır’ın olası katılımı tartışmalı bir konuydu. Türkiye, Kuzey Afrika’daki çeşitli alanlarda Kahire ile aynı çizgide olması nedeniyle Mısır’ın katılımını çok istiyordu. Suudi Arabistan ise, özellikle Mısır’ın Riyad için hızla acı bir bölgesel rakip haline gelen BAE ile olan ilişkisi nedeniyle Riyad ile Kahire arasında artan gerginlikler yüzünden buna karşı çıkmıştı.
Sonunda Mısır, bir yanda Washington, Tel Aviv ve Abu Dabi, diğer yanda Ankara ve Riyad arasında seçim yapmaktan kaçınmayı tercih ederek bu konuyu tartışmalı hale getirdi.
Mekke Anlaşması ayrıca, İsrail’in Filistinliler üzerindeki hâkimiyetini sürdürmesini ve Lübnan ile Suriye’deki komşularına yönelik işgallerini sürdürmesini zorlaştırmayı amaçlamaktadır.
ABD merkezli bir güvenlik düzeni, İsrail’e tam bir cezasızlık sağladı. ABD’nin İsrail’in aşırılıklarına en azından hafif bir kısıtlama getirdiği ve Müslüman ve Arap müttefiklerini saldırılardan koruduğuna inanıldığı dönemde, bu durum bölgedeki bazı kesimler için tolere edilebilirdi. Ancak bu inançlar artık geçerliliğini yitirmiştir.
Amerika Birleşik Devletleri, Gazze’yi fiilen Amerikan kontrolü altında ve sakinleştirilmiş bir durumda bırakacak, Filistinli silahlı grupların silahsızlandırılmasına yönelik bir plana bile İsrail’i ikna edememiştir; oysa bu anlaşma İsrail için açıkça avantajlıydı. ABD, İsrail’i Güney Lübnan’daki ölümcül işgalinden çekilmeye ikna edemediği gibi, Washington’un Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed el-Şara’nın ülkeyi yeniden birleştirme çabalarını desteklemesine rağmen, İsrail’i Suriye’den çıkarmaya bile çalışmamıştır.
Son 50 yıldır, bölgedeki ABD merkezli güvenlik rejimi, bölgesel istikrarın yolu olarak, 1980’lerde Mısır ve Ürdün’ün öncülük ettiği İsrail ile ortaklığı teşvik etmiştir. Bunu, felaketle sonuçlanan Oslo Anlaşmaları, İsrail ile diğer Arap ülkeleri arasındaki gizli ticaret ve işbirliğinin artması ve nihayetinde İbrahim Anlaşmaları izlemiştir.
“Barış ortakları” yaratmaya yönelik tüm bu çabalar, İsrail’in Filistinlilerin haklarından hiçbir şekilde taviz vermeden barışa ve bölgesel entegrasyona ulaşabileceği inancını yalnızca pekiştirdi.
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun, Trump’ın “Barış Kurulu” ile işbirliği yapmayı reddetme kararı ve Filistinlilerin silahsızlandırılması ile Gazze’nin yeniden inşasından önce İsrail’in buradan çekilmesi konusunda varılan anlaşma nedeniyle, ABD-İsrail ilişkileri en düşük seviyesine inmiş durumda; ancak birçok Amerikan lider, İsrail ne kadar sık Washington’un yüzüne tükürürse tükürsün, İsrail’i desteklemeye devam ediyor.
Mekke Paktı, ABD’deki popülaritesi azalmaya devam etse bile, özellikle daha fazla ülkenin katılması halinde, İsrail üzerindeki baskıyı artırmak için bir araç işlevi görebilir.
İran savaşı, Lübnan’ın işgali, Hürmüz Boğazı’nın kapatılması, Suriye’deki devam eden işgal ve Kudüs’teki kutsal mekânlara yönelik tehdit; hepsi İsrail’in Filistinliler üzerindeki hâkimiyetine kadar uzanmaktadır. Ortadoğu’daki her sorunun kaynağı kesinlikle İsrail’in apartheid politikası ve saldırganlığı olmasa da, sorunların çoğu buna bağlıdır; diğerleri ise bu durum yüzünden çözülemez hale gelmiştir.
Mekke Paktı, buna karşı durabilecek bölgesel bir gücün oluşturulması yolunda atılmış ilk adımdır; bu, Filistin halkına duyulan endişeden değil (ne yazık ki, böyle bir endişe duyan devlet, varsa bile çok azdır), bölgesel istikrara yönelik kendi çıkarları nedeniyle atılmış bir adımdır. Eğer bu anlaşma genişlerse, baskı artacak ve nihayetinde harekete geçme imkânı da genişleyecektir. Ve eğer bu, uzun zamandır hayal edilen Amerikan politikasındaki değişimle çakışırsa, önemli bir değişim için gerçek bir imkân doğacaktır; bu, İsrail’in inatçı milliyetçiliğinin bile karşı koyamayacağı bir güç olacaktır.
* Mitchell Plitnick, ReThinking Foreign Policy’nin başkanıdır.
