Mülakat: Naman Bakaç / Perspektif
11 Eylül 2026’da Ankara’da 92 yaşında vefat eden Kemal Kelleci için televizyon, gazete ve radyoların neredeyse tamamı O’nu “Anadolu’nun Kur’an Dervişi” ve “Anadolu’ya tefsir taşıyan adam” olarak tanıttılar. Kur’an ve Derviş kavramları, ilk bakışta kimilerine yanyana durmayacak iki kavrammış gibi gelebilir. Oysa Farsça “der” (kapı) ve “viş” (eşik) kelimelerinin birleşmesinden oluşan derviş kelimesinin, lügati olarak “kapı kapı dolaşan, kapı eşiğinde duran, yoksul” anlamlarına geldiğini öğrendiğimizde Kemal Kelleci’nin Anadolu’yu karış karış dolaşmasından ve bu dolaşımda Süleyman Arslantaş’ın ifadesiyle hiçbir zaman “rant devşirmeyen” tutumundan dem vurulduğunda hem lügati ve ıstılahı anlam hem de bizzat hayatında gösterdiği gibi gerçek anlam makes bulur. Derviş’teki yoksul kelimesine gelince, Kemal Kelleci’nin dolu dolu İslam ve Kur’an’a dönük hizmet mücadelesinde paraya-pula zaman kalmadığından zaten yoksuldu.
Bu arada dervişin (burada Kemal Kelleci) dünyevi şeyleri devşirmemesini sadece kelimelerin tesadüfi şekilde yanyana gelmesiyle izah edemeyiz. Zira bizzat yaşamıyla, duruşuyla, sözleriyle, adanmışlığıyla, cömertliğiyle, gayretiyle ortaya koyan Kemal Kelleci olunca tesadüf değil bilakis kavramlar bile O’nun hayatına şahitlik ediyor adeta denilse abartıya kaçmaz. Devlet Demiryollarında yıllarca çalışmasının getirdiği imkân ile Kur’an, Meal ve Seyyid Kutub’un ünlü Fî Zılâl’il-Kur’an tefsirini Anadolu’nun ücra şehirlerine o meşin siyah çantasıyla taşırken kâh öğrenci evinde kâh öğrenci yurtlarında kâh Birleşik Dağıtım’da Ahmet Ertürk’ün ifadesiyle mıy mıy şeklinde değil adeta sohbetini teatral bir gösteriye dönüştüren edayla bilinirdi Kemal Kelleci. Bir savaşçıydı. Dur durak bilmez, pes etmez ve her savaşçıda görülen adanmışlık timsaliydi. Tıpkı çağdaşı Ercümend Özkan gibi. İlklerin kaderi bu olsa gerek. Tür olarak azdırlar, yalnızdılar ancak mücadeleleriyle arkalarında kalabalıklar da bırakırlar. Derviş aynı zamanda yalnız kapı kapı dolaşandır bu arada.
Biz de bu kalabalıklardan bir kaçına Kemal Kelleci sizin için ne anlam ifade ediyor? Var mı sizde unutamadığınız bir hatırası, neydi bu dervişin derdi? diye 58 yıllık dostu araştırmacı-yazar Süleyman Arslantaş’a sorduk, Ankara’da Mülkiye’de öğrenci olarak başlayan tanışıklığı 55 yıldır süren Ahmet Ertürk’e sorduk ve yine Mülkiye kökenli 54 yıllık arkadaşlığı sürmüş olan araştırmacı Mahmut Cevval’e sorduk. Kemal Kelleci’nin bir şekilde rahle-i tedrisatının kıyısından köşesinden geçmiş yüzlerce bürokrat, bakan, milletvekili, asker, müteahhit, araştırmacı, gazeteci, yazar, akademisyen, öğretmen….üstelik daha bir varken.
Süleyman Arslantaş/Araştırmacı-Yazar
ANADOLU TOPRAKLARINI ÇAĞDAŞ BİR DERVİŞ GİBİ OMZUNDA TAŞIYAN ADANMIŞ BİR HİZMETKÂRDI
1960 ihtilali ve ardından yapılan 1961 Anayasası birçok yönleri ile şer olarak nitelendirilmişti. Bütüncül İslam’la tanışma fırsatı bulamamış Anadolu insanı, 1961 Anayasası ile başlayan ve daha çok DP iktidarı zamanında yer altına inen ‘Türk Solu’nu yer üstüne çıkarmak için birçok özgürlüklere kapı aralayan 61 Anayasası aynı zamanda İslami kesim için de bir fırsat oldu diyebiliriz. Çok kısıtlı kitap, dergi, telif, tercüme eserleri, Anadolu insanının bütüncül İslam’la ya da Kur’ani İslam’la tanışmalarına yetmiyordu. Böyle bir atmosferin ardından gelen 27 Mayıs ihtilali ve 61 Anayasasından ‘Türk Solu’ kadar İslami kesim de nasibini almaya başladı.
Merhum Salih Özcan Bey’in başında bulunduğu ‘Hilal Neşriyat’ İhvan orjinli İslami eserlerin tercüme ve dağıtımında fevkalade faydalı oldu. Bunlar arasında başta Seyyid Kutub, Mevdudi, Malik b. Nebi, Abdulkadir Udeh, Muhammed Kutub v.d. eserleri Türkiyeli Müslümanların tabir-i caizse ezberini bozdu ve babalarından, dedelerinden gördükleri İslam’dan çok farklı bir İslam’la yüz yüze geldiler. Tabii ki bu İslami anlayışın Anadolu sathına yayılabilmesi için gönüllü emektarlara da ihtiyaç vardı. 1960’ların ortalarında Seyyid Kutub-Mevdudi rüzgârının arttığı bir ortamda bu kutlu işin emektarlığına soyunanlardan birisi de Kemal Kelleci idi. 1960’lı yılların Ankara’sında klasik olmayan bir Müslümanla tanışmak isteyen hemen herkesin mutlaka uğradığı yerlerin başında, Ankara Kızılay Turtes İş Merkezinde yer alan ve tabelasında “Saatçi Musa-Kitapçı Musa” ibaresi bulunan sevgili Musa Çağıl Abi’nin işyeri gelmekteydi. Yine bir mesai sonrası akşamında Musa Abi’nin işyerine uğradığımda uzun saçlı, dağınık, sert, yer yer de argoya kaçan bir üslupla konuşan birine rastladım. Musa abi, dikkatlice ve biraz da hayretle dinlemeye çalıştığım bu şahıs ile beni tanıştırdı. Kemal Kelleci ile ilk kez 1968’de orada tanıştım.
KEMAL KELLECİ’NİN BENDE BIRAKTIĞI İNTİBA, KUR’AN MERKEZLİ ANLAYIŞIN ‘HAMAL’I OLDUĞUDUR
Kemal Kelleci’nin bende bıraktığı ilk ve son intiba onun bir fikir adamı olmaktan çok fikir adamlarının güzide, Kur’an merkezli fikir ve anlayışlarının ‘HAMAL’ı olduğudur. Hem öyle bir hamallık ki, dünyalık olarak hemen hiçbir getirisi olmayan bilakis götürüsü olan bir hamallık. Yaşı 70’in üzerinde olan ve yolu Ankara’ya çeşitli nedenlerle düşmüş bulunan neredeyse tüm İslam sevdalısı, Kur’an meraklısı hemen herkesin bir şekilde tanıştığı isimdi Kemal abi… Kemal Kelleci, yalnızca Ankara’ya yolu düşenlerin tanıdığı veya tanıştığı bir insan değildi. Bektaşi’nin dediği gibi; ‘evliyada kibir gurur olmaz o gelmezse, biz onun ayağına gideriz…’ anlayışı ile İstanbul, Adana başta olmak üzere Anadolu topraklarını çağdaş bir derviş gibi omzunda dolaşan adanmış bir hizmetkârdı. Kemal Kelleci fikri akım olarak neyi temsil ederdi? sorusuna verilebilecek cevap şudur ki; o, hiçbir tarikat, akım hatta mezheb bağımlısı ve bağlantılısı değildi. Seyyid Kutub’u İhvancı olduğu veya Nasır rejimine karşı olduğu için seven birisi değil, onu yalnızca Kur’an hizmetkârı, Kur’an’ın anlaşılmasının, Kur’an neslinin yetişmesinin ve yetiştirilmesinin öncülerinden olduğu için seven birisidir. Bu yüzden de Seyyid Kutub’un Fizilâl-il-Kur’an’ı ile Mevdudi’nin ‘İslam’da İhya Hareketleri’, ‘Kur’an’da Dört Terim’ kitaplarını gücünün üstünde bir performansla dağıtmaya, okutmaya, okunmasına vesile olmaya çalıştı.
1960’ların ortalarında Ankara’da öncülüğünü Selami Çekmegil’in yaptığı Üniversiteliler Fikir ve Aksiyon Birliği kısa adı ÜFAB olan bir kuruluş vardı. Bu kuruluşun içersinde bugün çeşitli siyasi ve bürokratik mevkilerin zirvesinde bulunan birçok kişi mevcut idi. Önceleri Kızılay’daki İmam-Hatip Okulları Federasyonu’nun binasında fikri faaliyetlerini sürdüren bu birlik, bilahare Saadettin Bilgiç’in Meşrutiyet Caddesi girişinde tahsis ettiği üç katlı bir binada faaliyetlerini devam ettirdi. Kemal Kelleci ile bizleri en çok bir araya getiren mekânlardan birisi Musa Çağıl’ın işyeri iken ikincisi de ÜFAB idi. Bilhassa ÜFAB’daki muhtelif fikir sohbetleri ile konferansların olduğu günlerde bizler şayet konuşmacının konuşmalarından Kur’an’i manada bir şey anlamadı isek Kemal abi bunu fark eder ve kendi ‘rijit uslüb’u ile olaya müdahale eder, bizler de işin doğrusuna biraz daha yaklaşırdık. Bu ifadelerden de anlaşılacağı üzere Kemal Kelleci bir fikir adamı olmaktan çok, bir fikrin doğru anlaşılmasının çabasını güden bir alarmcı idi.
KEMAL KELLECİ, FİKRİN DOĞRU ANLAŞILMASINI GÜDEN BİR ALARMCI İDİ
Bir taraftan İslam’ın ve Kur’an’ın doğru anlaşılmasının mücadelesini veren bu şahıs, diğer yandan, kendi çoluğunu-çocuğunu neredeyse ihmal ederek Anadolu’dan gelen ihtiyaç sahibi genç öğrencilerin burs, yurt vs. ihtiyaçları ile birebir ilgilenirdi. Bunların sayısı o kadar çoktu ki, eğer o zamanın ihtiyaç sahibi öğrencileri Kemal ağabeylerini unutsalar bile Allah onu unutmaz, tarih unutanları affetmez! Yine bir akşamüstü Saatçi Musa’nın dükkânındayız. ODTÜ öğrencisi olduğunu söyleyen bir genç içeri girdi. Dışarısı oldukça yağışlı. Genç ayakkabısını çıkarttı çorabını sıkmak için. Ayakkabının altında kösele neredeyse yok. Kemal abi o genci aldı ve gitti. Aradan yıllar geçti. O genç parlamenter oldu. Bir gün o gencin parlamentodaki makamının önünden geçiyorum. Sekreteri, danışmanı, çaycısı, çorbacısı, ziyaretçisi yani her şeyi var. İçimden, “acaba bu gencin kafasında, kalbinde Kemal Kelleci abisi de var mı?” diye bir sual geçti!
Kemal Kelleci, ilgilendiği tüm gençlerle Allah rızası için ve onların Kur’an hakikati ile tanışmaları için ilgilendiğinden hiçbir zaman siyasi akımlara meyletmedi. Eminim bugün de o geçmişte yoğun bir şekilde ilgilendiği ve bugün kimilerinin üst düzey bürokrat, kimilerinin bakan olduğu günümüzde yine siyaseten onlara yakın değildir. Bu bağlamda onun için söyleyebileceğim en önemli söz; o, hiçbir zaman için hizmetini ranta dönüştürmedi. 14 Ekim 1969 seçimleri sırasında Erbakan faktörünün öne çıktığı bir zaman diliminde hemen hepimiz belirli bir heyecan duyduğumuz halde o, olaya ilgi duymadı. Ve bizler, o zamanın gençleri ilerleyen zaman dilimleri içersinde Erbakan’la başlayan İslamcı Siyaset’in (!) İslam için, Kur’an’ın anlaşılması için fayda mı, zarar mı verdiğini bilahare anladık!..
KUR’AN’A VE İSLAM’A YAPTIĞI HİZMETİ HİÇBİR ZAMAN RANTA DÖNÜŞTÜRMEDİ
Kemal Kelleci’nin siyasi olaylara bîgane kalmasının bizlerde bir şuura vesile olduğunu ifade etmeliyim. Tabii ki Seyyid Kutub’un, Mevdudi’nin vb. siyasi bakış ve duruşlarının dışında İslam dışı siyaset ve onun icrasına çalıştığı rejime karşı teennili duruş bir şuurun ifadesi idi. Bunda da Kemal Abi’nin önemli katkıları olmuştur. Sadece mevcut rejim ve ona ilişkin siyasete mesafeli durmadı Kemal Kelleci. O, aynı zamanda o günlerin önemli ayrışma ve aidiyet sembolü olan sağcılık, solculuk gibi akımlara ve duruşlara da mesafeli oldu. Ve yine o dönemde bir fırtına gibi esen Necip Fazıl ve onun konferanslar serisi vardı. Yanılabilirim ama Kelleci, Necip Fazıl’a da belirli bir mesafede idi. Bunun da nedeni Necip Fazıl’da Kur’an anlayışı, Kur’an İslam’ını yeterince bulamıyor olmasıydı. Yine 1960’lı yılların Türkiye’sinde Hizbut-tahrir ve Türkiye önderi olan Ercümend ÖZKAN’a da mesafeli durdu. Gerek Ercümend ÖZKAN’ı ve gerekse Kemal Kelleci’yi yakından tanıyan yıllarca birlikteliği olmuş birisi olarak şunu söyleyebilirim ki; Ercümend ÖZKAN, Necip Fazıl’a ve Kelleci’ye karşı mesafeli idi. Keza Kelleci de bu ikisine mesafeli idi.
1960’lı 1970’li ve 1980’li ve daha sonraki yılların önemli isimlerinden Sezai Karakoç, M. Said Çekmegil, Said Ertürk gibi şahsiyetlerle Kemal Kelleci’nin ilişkileri konusunda yeterince aydınlatıcı bir bilgim yok. Ancak gerek Said Çekmegil ve gerekse Said Ertürk’le zaman zaman birlikteliklerine şahit oldum. Yukarıdaki satırlarda da ifade ettiğim gibi Kemal Kelleci bir fikir imalinden daha çok imal edilen fikrin taşıyıcısı, hizmetkârı olduğu için ciddi fikri münazaralara girmezdi. Mesela Ercümend ÖZKAN, Said Çekmegil, Said Ertürk’le karşılıklı olarak herhangi bir konunun müzakeresini birlikte yaptıklarına şahid olmadım.
Yeniden Milli Mücadele, Akıncılar, Nesil gibi gruplarla da münasebetlerinde en temel ölçüsü; muhatabı olan özel ya da tüzel kişiliklerin Kur’an İslam’ı ile olan ilişkileri idi. Eğer Kur’an’la ilişkileri az ya da çok mevcut ise onlar Kemal Kelleci’nin ilgi alanına girerdi. Değilse ilgisi az olurdu. Yukarıda sıraladığım yapılanmalardan bilhassa Akıncılarla bir ‘hısım’ gibi ilgilenirdi. Allah var Akıncılar da Kemal Ağabeylerine karşı saygıda kusur etmezlerdi…1979’da İran’da gerçekleştirilen İslam Devrimi bizleri heyecanlandırdığı kadar Kemal Abi’yi heyecanlandırmadı. Bizler asırlar sonra İslam adına yapılmış bir devrimin siyasi içeriğine hayranlık ve saygı duyarken, Kemal Abi orada da öncelikli olarak devrimde ve devrim öncülerinin söylemlerinde Kur’an’i içerik aradı, mezhebi yaklaşımlarına hep mesafeli durdu.
KELLECİ’NİN SÜNNETTEN KOPUK; KUR’AN YETER ANLAYIŞI İÇİNDEKİ MEALCİLİK AKIMINA KARIŞTIĞI KANAATİNDE DEĞİLİM
Ankara’nın son 58 yılını İslami kimlikle Allah’ın yardımı ile dolu dolu yaşamaya çalışan bir Müslüman olarak tabii ki birçok olaylara şahit oldum. Bunlardan birisi de 1980’li yılların başında ‘mealci’ hareket diye isimlendirilen yaklaşımdı. O günlerde, o yıllarda mealcilikten söz açıldı mı ilk akla gelen isimlerden birisi Kemal Kelleci idi. Ancak ben, Kemal Kelleci’nin sünnetten kopuk; Kur’an yeter anlayışı ile adının bu olaya karıştığı kanaatinde değilim. Keza diğer mealci diye bilinen arkadaşların da sünnetle sorunları yoktu. Daha çok adının bu olaya karışmasının nedeni, Diyanet İşleri Başkanlığı, ebadı küçük olan bir meal çıkarttı. Kemal Kelleci, Fizılâl’den sonra en çok bu meali Anadolu’nun her yerine dağıtmaya gayret gösterdi. Mesela bir Pazar günü Ankara Emek semtinde bir öğrenci evindeyiz, kapı çaldı ve sırtında neredeyse bir heybe dolusu Kur’an’ı Kerim meali ile Kemal abi geldi. Sohbeti hemen bölerek Kur’an’ın önemini, bilinmesini, yaşanmasını anlattı. Orada bulunan herkese birer meal hediye etti ve gitti. Doğrusu ben, Kemal ağabeyin mealcilikle ilgisinin bu kadar olduğu kanaatindeyim. Yani Kemal Abi’nin lügatinde eğer bir yerde Kur’an hizmeti varsa Kemal abi orada, yoksa yok…
12 Eylül’ün ilk günleri, işyerindeyim. İşyerime üç kişi geldi. Kendilerini tanıttılar ve Ankara Emniyeti siyasi şubeden olduklarını belirttiler. Birkaç günden beri de Ankara’da mealci diye bilinen arkadaşlara yönelik gözaltı operasyonu yapılıyordu. Bu göz altılardan nasibini Kemal Kelleci de almıştı. İçerideki sorgulamada benim de adımı vermişler. Polisler bana birtakım sorular sormaya başladılar: Falancayı tanıyor musun, Kemal Kelleci’yi tanıyor musun? gibi… Bu arada şef konumunda olan kişi “elebaşlarını tanıyor musun” dedi. Ben de bu arkadaşları tenzih ederim ama ‘Kur’an yeter sünnete gerek yoktur’ diyenlerin elebaşları Abdullah İbn-i Sebe’dir dedim. Şef, yanındakilere hemen talimat verdi. Ben bu ismi ilk defa duydum yazın bu adamın ismini dedi. Gelenlerden birisi İmam-Hatip kökenli imiş galiba. Dedi ki; “Efendim bahsettiği şahıs 1300 yıl önce yaşayan birisi, bizimle dalga geçiyor.” Ben de dalga geçmediğimi izaha çalıştım. Onlardan gözaltındaki arkadaşları içeride tutmalarının kendilerine, millete faydası olmayacağını ifade ettim ve serbest bırakmalarını istedim. Birkaç saat sonra hepsini serbest bıraktılar.
Kemal Kelleci, heyecanlı bir konuşmacı idi, o kadar heyecanlı idi ki konuşmaya başladığında birçok şeyleri de birbirine karıştırdığı olurdu. Ankara’da Fecr Yayınlarının tertiplediği Kur’an Sempozyumu vardı. Bendeniz oturum başkanıyım. Sunumların ardından Kemal Kelleci söz istedi. Fecr Yayınları sorumlusu arkadaş da söz vermememi istedi. Tabii ki inisiyatifimi kullanarak Kemal Abi’ye söz verdim. Ama durumu da izah etme gereği duydum: ‘Ömrünü Kur’an hizmetine adamış, bu ülkede Kur’an neslinin yetişmesi için canhıraş bir şekilde çalışmış Kemal Abiye Kur’an Sempozyumunda söz vermemekten hayâ ederim.’ dedim ve sözü verdim. Sanırım Kemal Abiye yaptığım ikinci kıyak bu oldu. Ona, merhume eşine Rabbimden; merhametle, rahmetle muamele niyaz ederken, geride kalanlara sabr-ı cemil ihsan etmesini dilerim.
Ahmet Ertürk
SEZAİ KARAKOÇ’UN HIZIR’LA KIRK SAAT’İ YAHUT TAHA’NIN KİTABI’NDAN SEÇTİĞİ BİR ŞİİRİ, SAHNEYE ÇIKMIŞ BİR AKTÖR EDASIYLA OKURDU
Bizim kuşağın birçok insanı gibi ben de rahmetli Kemal abiyi Ankara’ya İlk adım attığım günlerde, 1971 sonbaharında tanıdım, saatçi Musa Abi’nin dükkânında. Kızılay’da, Turtes pasajında. Hemen ilk karşılaşmada farklı bir insan olduğunu hissettirdi, görünüşüyle, jest ve mimikleriyle, konuşmasıyla, davranışıyla. O güne kadar tanıdığım abiler gibi birisi olmadığını gördüm, anladım. Sonraları çok beraberliğimiz oldu. Seyranbağları’ndaki bekâr evimize zaman zaman gelir, bize gaz verir, fırça atar, sohbet eder, tartışırdık. Kızılay’da Turtes pasajında veya civardaki kahvehanelerde buluşur, sohbet ederdik.
Kemal abi öğrenciye burs bulurdu, yurt bulurdu; üniversiteyi bitirene iş bulurdu, memur olana tayininde terfisinde yardım ederdi. Bunlarla yetinmezdi elbette. Bir bakardınız çıkageldi, elinde Sezai Karakoç’un Hızır’la Kırk Saat’i yahut Taha’nın Kitabı. Önce biraz nutuk çeker, kitabın önemini anlatır, sonra seçtiği bir şiiri sahneye çıkmış bir aktör edasıyla okurdu. Yanlış hatırlamıyorsam bu iki kitap, Kemal abinin bir belki iki favori kitabıydı. Hangi öğrenci evine gitse, hangi öğrenci grubuyla bir araya gelse çantasından çıkardığı bu kitaplardan şiirler okur, onları yorumlardı. Sonra sıra Seyyid Kutup’un o yıllarda ilk ciltleri çıkan meşhur tefsirine geldi: Fi Zılali’l-Kur’an. Her gittiği yerde onu tanıttı, anlattı, nerdeyse kitabın meccani dağıtıcılığını yaptı.
“Kuzularım” dediği üniversite öğrencileriyle her karşılaşma onun için adeta teatral bir gösteri fırsatıydı. Sahnede adeta Şekspir’den epik bir eser oynuyor gibi konuşurdu. Onunla sıradan, mıy mıy bir sohbet yapamazdınız. Bir coşku, bir heyecan fırtınası, bir yüksek gerilim ortamında geçerdi her anınız. Kendisi öyleydi, sizden de öyle olmanızı beklerdi.
Velhasıl Kemal abi tek başına bir vakıftı, bir örgüttü, bir kurumdu, bir okuldu.
Onun gibisine şu ana kadar yaşadığım hayatta rastlamadım desem abartmış olmam. Onu tanıdığım, sohbetinde bulunduğum, fırçalarına muhatap olduğum için kendimi şanslı addediyorum. Allah rahmetiyle muamele etsin. Başımız sağolsun.
Mahmut Cevval-Araştırmacı
KEMAL KELLECİ İSMİ BANA, SIRTINDA SEYYİD KUTUB’UN KUR’AN TEFSİRİNİ, ANADOLU’NUN ÜCRASINA ULAŞTIRAN ADAM GİBİ BİR ADAMI HATIRLATIR
Kemal Kelleci abimizi 1972 yılında tanıdım. Ankara Ulus’taki öğrenci yurduna gelir, Necip Fazıl ve özellikle Sezai Karakoç’u bizlere anlatırdı. Bu anlatımlarını da; koltuğunun altından hiç eksik etmediği o siyah renk meşin çantasından çıkardığı ve sözkonusu yazarlara ait kitaplarını bizlere hediye ederek taçlandırırdı. Necip Fazıl Kısakürek ve Sezai Karakoç’u Kemal abiden tanıdım.
İlerleyen yıllarda Kemal Kelleci’nin ilgisi tek bir kaynağa yani Kur’an’ın anlaşılmasına yoğunlaştı. Bizlere sadece ve sadece Kur’an’ı anlayarak okumamızı, bu okumalara göre hayatımızı tanzim etmemizi, bıkmadan, usanmadan bir de primitif, ilkel, az gelişmiş, gelişmemiş, koç, kuzu, yenge kelimelerini de sık sık kullanarak anlatır, tavsiye ederdi.
Kemal Kelleci ismi bana ve O’nu tanıyanlara; 60’lı yıllardan başlayarak günümüze kadar, Ankara’daki üniversite öğrencilerine, ev ve yurt sağlayan, burs temin eden, kredi alımlarına, ev kiralamalarına kefil olan, imza atan fedakâr bir mü’mini hatırlatır. Kemal Kelleci ismi bana, sırtında Seyyid Kutub’un Kur’an tefsirini, Anadolu’nun ücra kentlerinde yaşayan ve alım gücü olmayan üniversite gençlerine ulaştıran adam gibi bir adamı hatırlatır.
Kemal abi ile hatıralarım öylesine çok ki… Bir gün bana o tok ve gür sesiyle, nevi şahsına münhasır anlatım tarzıyla şöyle dediğini hiç unutmam: “Mahmut kardeşim, dün gece 03 sıralarında, Tunalı Hilmi Caddesi’nden ağır ağır bulvara doğru yürüyordum. Tunus Caddesi’ne geldiğimde, bir kuaförde saçlarını yaptıran bayana gözüm ilişti. Kendi kendime dedim ki bu bayanın bu gece muhakkak bir randevusu vardır, gideceği bir yer vardır, buluşacağı kimse ya da kimseler vardır. Yoksa ne diye, gecenin bu saatinde uyanık kalsın ki. Öte yanda ise, benim dâvâ adamlarım, yengenin yanı başında horlamaktalar bu saatte. Kuafördeki bayan mı dâvâ insanı, yoksa benim horlayanlarım mı?”
Ömrünü Kur’an’a adayan Kemal Kelleci’den Rabbim razı olsun, O’nu rahmetiyle kuşatsın, inşallah!



