Gazze’de insani krizin derinleştiği, Batı Şeria’da ise İsrail saldırıları ve yerleşimci şiddetinin arttığı bir dönemde, Filistin Diplomasi Merkezi Başkanı Dr. Musa Akkari Fokus+’dan Naman Bakaç'a konuştu. Filistin halkının yeni bir Nakba yaşamayacağını ve topraklarını terk etmeyeceğini belirten Akkari; Yahya Sinvar’la cezaevi yıllarından Batı Şeria’daki direnişin karşı karşıya olduğu engellere, Gazze’deki insani felaketten Filistin halkının beklentilerine kadar sahadaki tabloyu değerlendirdi.
Röportajı aşağıda ilginize sunuyoruz...

Filistinlilerin yüzyıldır yaşadığı sürgün, katliam, yıkım ve soykırım hiç eksilmeden ve ara vermeden devam ediyor. Batı ve Müslüman dünya bir şeyler yapmaya çalışıyor ancak bu, Filistinlilerin yaşadığı acıyı hâlâ dindirebilmiş değil. Süregelen soykırıma karşı Filistinliler de bir şekilde direnişlerini sürdürüyorlar. Yahya Sinvar’ın “Bizler öldürülürken, dünya uysal olmamızı bekliyor” tutumunda hiç değiller Filistinliler. Zorluklar içinde sürdürdükleri direnişe, Müslüman dünyanın yani ümmetin de daha fazla desteği sürdürmelerini ve Siyonist işgale karşı baskıyı artırmalarını bekliyorlar. Çünkü Filistinlilerin özgürlüğü salt Hamas ve diğer direniş örgütleriyle sağlanmaz. Topyekün ve kesintisiz bir mücadeleyi gerektiriyor.
Filistinlilerin özgürlüğü için mücadele eden en güçlü direniş örgütlerinden biri olan Hamas, son dönemde yürüttüğü diplomatik mücadelesiyle de gündemde. ABD ve İsrail’in kıskacına rağmen halkına nefes borusu olmaya çalışıyor ve yüzyıldır süregelen soykırımı azaltmaya çalışıyor. Bu çalışmanın içinde bulunan isimlerden biri de Filistin Diplomasi Merkezi Başkanı Dr. Musa Akkari. Akkari ile Gazze ve Batı Şeria’daki son durumu, Hamas ve Filistinlilerin yürüttüğü işgal karşıtı mücadeleyi ve neler yapılabileceğini konuştuk.
Sayın Dr. Musa Akkari sizi tanımayanlar için bizlere kendinizi kısaca tanıtır mısınız?
Ben kardeşiniz Musa Akkari. Kudüs şehrinde doğdum. 2011 yılında Siyonistler ile İslami Direniş Hareketi Hamas arasında gerçekleşen esir takasının ardından Türkiye’ye sürgün edildik. O sırada 20 yıldan fazla bir süre hapishanelerde kalmıştım. Hamas hareketinin mensubuyum.
“Cezaevindeki Yahya Sinvar, Diken ve Karanfil romanını el yazısıyla deftere yazar, yemekleri bizzat kendisi hazırlar ve kardeşlerine bizzat kendisi sunardı”
Hamas’ın birçok yöneticisiyle aynı dönemde bulundunuz ve onlarla birlikte çalıştınız. Onlarla ilişkinizden ve o dönemden zihninizde kalan en önemli olay ve hatıralardan bahsedebilir misiniz?
Cezaevlerinde, hareketin lider kadrosundan çok sayıda kişiyle tanışma fırsatı buldum. Bunlar arasında Dr. Abdülaziz er-Rantisi, Ahmed el-Caberi, Salah Şehade, Hasan Ebu el-Hasan Ebu Şeneb ve Şeyh Salih el-Aruri de bulunmaktaydı. Ayrıca bazıları hayatını kaybetmiş, bazıları ise hâlen hayatta olan çok sayıda kardeşimizle de bir arada bulundum. Yüce Allah’ın hepsini korumasını niyaz ediyorum.
Elbette kendilerinden çok şey öğrendik. İçlerinde bana en yakın olan ve kendisinden çok şey öğrendiğim kişi, Allah rahmet eylesin, Dr. İbrahim el-Mukaddime’ydi. Kendisiyle Aşkelon (Askalân) Cezaevi’nde 1989 ve 1990 yılları arasında yaklaşık iki yıl birlikte kaldım.
Dr. İbrahim el-Mukaddime
Dr. İbrahim el-Mukaddime’nin öncü ve girişimci bir kişiliğe sahip olduğunu belirtmek gerekir. Cezaevinde aynı hücreyi paylaşıyorduk. Kendisi, kardeşlerine sürekli olarak hizmet ederdi. Bunun yanı sıra, tek bir dakikasını dahi faydasız geçirmemeye özen gösterir; vaktini ya diğer kardeşlerine eğitim vermek ya da okumak gibi yararlı faaliyetlerle değerlendirirdi. Aynı zamanda sportif bir kişiydi; özellikle basketbol oynadığını hatırlıyorum. Kardeşlerine karşı sevgi ve yakınlık gösterir, yemek hazırlardı. Ayrıca hitabet yeteneği güçlü, etkili ve akıcı konuşan bir hatipti.
Bunun yanı sıra, kendimi yakın hissettiğim kardeşlerden biri de Ebu İbrahim Yahya es-Sinvar’dı. Kardeşler arasında öne çıkan, seçkin ve kendine özgü bir şahsiyetti. Nahiv, Arap dili ve belagat alanlarında son derece başarılıydı. Her gün düzenli olarak yazı yazar; kalemi âdeta kesintisiz işlerdi. Cezaevinde kendi el yazısıyla bir deftere yazdığı “Diken ve Karanfil” adlı romanını okuduğumu hatırlıyorum. Yemekleri bizzat kendisinin hazırlamasını tercih eder, kardeşlerden herhangi birinin yemek hazırlamasını kabul etmez ve diğer kardeşlere yemeği kendisinin sunması konusunda ısrar ederdi. Kelimenin tam anlamıyla bir kardeşlik örneğiydi. Cezaevi görevlilerine ve Siyonist düşmana karşı sert, kararlı, inatçı ve tavizsiz bir tutum sergilerdi. Öyle ki cezaevi görevlileri dahi ondan son derece korkardı.
“Filistin Yönetimi’nin işgal güçleriyle iş birliği nedeniyle Batı Şeria’daki direniş, Gazze Şeridi’ndeki düzeyde değil ve bu durum, direnişin gücünü artırmasını engelliyor”
Gazze Şeridi’nde katliamlar devam ederken, İsrail işgal güçlerinin Batı Şeria’daki saldırıları da giderek artmakta. Ancak Batı Şeria dünya kamuoyunda fazla gündeme gelmiyor. 25 Temmuz’da Nablus’ta dört Filistinli yargısız infaz edilirken, işgalci yerleşimciler de evleri, tarım arazilerini, araçları ve hayvanları yakmaya; topraklara el koymaya; yeni yerleşim noktaları kurmaya ve mevcut yerleşimleri genişletmeye devam ediyor. Hamas, Batı Şeria’daki bu işgale karşı nasıl bir mücadele ortaya koyuyor? Batı Şeria’daki Filistinliler; öldürme ve işgal faaliyetlerine karşı nasıl bir direniş yürütüyorlar?
Yaklaşık iki hafta önce Tel köyünde yerleşimcilerin vatandaşlara ve çiftçilere yönelik gerçekleştirdiği saldırılar, bize 78 yıl önce Siyonist çetelerin yaptıklarını hatırlatıyor. O dönemde de onların tutumu ve yöntemi buydu; çiftçilere ve Filistin köylerine saldırıyorlardı. Fakat o zamanlar bu meseleleri gündeme taşıyan bir medya yoktu.

1948 yılında 500’den fazla Filistin köyünde yaşayan halkımızın yerlerinden edildiğini, saldırıya uğradığını, çiftliklerine ve topraklarına el konulduğunu ve evlerinin yıkıldığını unutmamamız gerekiyor. Bu suç, 78 yıl önce işlendi ve bugün yeniden karşımıza çıkıyor. Siyonist düşman, 78 yıldır Filistin halkına yönelik saldırılarında aynı amaçlarını ve hedeflerini sürdürüyor; bu saldırılar hiç kesilmedi. Ancak bugün bu yapının bir devleti var ve kendisine “demokratik” diyor. Bu işgalci gruplar, işgal güçlerinin ve Siyonist ordunun himayesinde hareket ediyor; hatta artık herkesin bildiği bir politikayı uyguluyorlar: hedeflerinin Batı Şeria olduğu açıkça görülüyor.
Siyonist düşman, özellikle aşırı sağ ve dinî Siyonizm çevreleri, “Yahuda ve Samiriye”nin Batı Şeria olduğunu, buranın Davud Krallığı (Birleşik İsrail Krallığı) olduğunu ve Filistin’in kalbinin bu bölge olduğunu söylüyor. Nablus, El-Halil ve Beytüllahim’deki bu tepelerin ve bunların merkezinde yer alan Mescid-i Aksa ile Kudüs’ün, Davud Krallığı’nın kalbi olduğunu ileri sürüyorlar. Bu nedenle Batı Şeria halkını yerinden etme yönünde bir anlayışları var. Göç etmeyi kabul etmeyenlerin ise köleleştirileceğini veya kendi topraklarında ve çiftliklerinde öldürüleceğini söylüyorlar.
Yerleşimciler bu yaptıklarını Talmud ve Tevrat metinlerine ve antik tarihin çarpıtılmış bir yorumuna dayandırıyorlar. Her hâlükârda, Batı Şeria’daki Filistin halkının önünde direnmek ve sabretmekten başka bir seçenek yok. Çünkü başka herhangi bir halk, Filistin halkının yaşadıklarına sadece bir yıl boyunca maruz kalsaydı, muhtemelen ülkesini terk ederdi. Dünyada zulüm nedeniyle ülkelerini terk etmek ve başka ülkelerde mülteci olarak yaşamak zorunda kalan birçok halk gördük. Fakat Allah’a şükürler olsun, Filistin halkı bundan ders çıkardı; hatta 78 yıl önce yaşanan ve Filistinlilerin komşu ülkelere göç etmesine yol açan bu deneyimin acısını çok ağır biçimde yaşadı.
Filistin halkı aynı şeyi bir kez daha yaşamak istemiyor. Bu nedenle kendi topraklarında sabretmek ve direnmekten başka çaresi yok. Batı Şeria bugün yaşadığı bütün sorunları, öncelikle işgal nedeniyle yaşıyor. Bunun yanında, ne yazık ki kendisine “ulusal otorite” diyen Filistin Yönetimi’nin de en azından ihmallerinden kaynaklanan bir sorumluluğu var. Filistin Yönetimi’nin tutumu, Filistin halkını savunmadığını; aksine halka karşı hareket ettiğini ve direnişe karşı Siyonist düşmanla iş birliği yaptığını ve koordinasyon yürüttüğünü gösteriyor.
Batı Şeria’da direniş var, fakat oradaki karmaşık koşullar nedeniyle bunun düzeyi sınırlı. Aksa Tufanı’ndan önce Cenin Tugayı, Aslanlar Yuvası ve diğerleri gibi çok sayıda mücahit grubunu hatırlıyoruz. Ayrıca Aksa Tufanı sırasında bile, Siyonist düşmanın kendi açıklamalarına göre, Batı Şeria’da 90’dan fazla yerleşimci işgalci ve asker öldürüldü ve son üç yıl içinde 800’den fazlası yaralandı. Demek ki orada bir direniş var. Ancak güvenlik koordinasyonu ve Filistin Yönetimi’nin işgal güçleriyle iş birliği nedeniyle bu direniş, Gazze Şeridi’ndeki düzeyde değil. Bu durum, direnişin gücünü ve kapasitesini artırmasını ve zaman içerisinde güç biriktirmesini engelliyor.
Filistin Yönetimi yapılması gerekenin tersini yapıyor. Bu nedenle Batı Şeria’daki direniş, gücünü artıracak imkânların bulunmaması nedeniyle büyük sıkıntılar yaşıyor. Fakat Filistin halkı teslim olmayacak, boyun eğmeyecek ve direnmeye devam edecek.

Batı Şeria’daki direnişin birçok biçimi var. Bu, kapsamlı bir direniştir; topraklarda kalmakla, kimliği korumakla ve kimliğin yok olup gitmesini reddetmekle başlar; imkânı olanların silah taşımasına kadar uzanır. Halkımız bir kez daha boyun eğmeyecek.
Batı Şeria’nın geçmiş yıllarda da önemli mücadeleleri oldu. Özellikle 2000 yılındaki Aksa İntifadası’ndan sonraki rolünü unutmamamız gerekiyor. O dönemde çok önemli bir mücadele ortaya koydu; Tel Aviv, Hayfa ve Birüssebi gibi İsrail şehirleri kuşatma altında kaldı ve yerleşimci işgalciler hiçbir yerleşim yerinde kendilerini güvende hissedemiyordu.
Bugün ise ne yazık ki bu işgalciler daha da ileri gidiyor ve kendilerini rahat hissetmelerinin sonucunda her bölgede yeni yerleşim noktaları kuruyorlar. Bunun nedeni, resmî Filistin yönetiminin siyasi olarak taviz verdiğini, geri adım attığını ve güvenlik koordinasyonu yürüttüğünü düşünmeleri. Bu güvenlik koordinasyonunu başka türlü tanımlamak mümkün değil; bu, düşmanla iş birliğinden başka bir şey değil.
“Gazze’nin biraz olsun nefes alabilmesi için ümmetin baskı oluşturması gerekiyor”
Batı Şeria’daki bu tablodan Gazze’deki tabloya geçelim istiyorum. Gazze Sivil Savunma Sözcüsü Mahmud Basal, yaklaşık 8 bin 500 kişinin hâlâ enkaz altında bulunduğunu açıkladı. Raporlarda ayrıca yaklaşık 510 bin ev ve binanın zarar gördüğü, 100 binden fazla kişinin şehit olduğu, 200 binden fazla kişinin yaralandığı ve yüz binlerce Filistinlinin çadırlarda, açlık ve mahrumiyet içerisinde yaşadığı belirtiliyor. Hamas kadroları insani yardımların ulaştırılması, enkaz altında kalanların kurtarılması, çadırlarda yaşayanlara yardım edilmesi ve açlık çeken insanların desteklenmesi konusunda fiilen ne yapıyor?

Gazze’nin son üç yıl içerisinde maruz kaldığı durum, insani açıdan büyük bir felaket ve bir halkın ortadan kaldırılmasını hedefleyen bir soykırımdır. Filistin halkının yerinden edilmesi ve yok edilmesi amaçlanıyor. Ancak halk direnip topraklarında kaldığında, Siyonist baskı ve yıkım makinesinin geriye tek bir seçeneği kalıyor: Gazze’yi yıkmak, halka yönelik ağır saldırılar gerçekleştirmek ve çocukları ile kadınları öldürmek. Ne yazık ki hayatını kaybedenlerin sayısı sürekli artıyor ve hâlâ da artmaya devam ediyor. Gazze’deki insani felaket bugün de devam ediyor.
Gazze’nin yarası çok büyük ve bu yaranın tedavisi, Hamas gibi küçük bir hareketin tek başına taşıyabileceğinden çok daha ağır bir yük oluşturuyor. Hayatını kaybedenlerin sayısı son derece yüksek; yaralıların sayısı da aynı şekilde çok fazla. Yıkılan evlerin yanı sıra enkaz altında kalan ölü ve kayıp insanların sayısı da oldukça yüksek.
Ne yazık ki geçtiğimiz yıl 10 Ekim’de anlaşmanın imzalanmasının ardından, Filistin halkının insani açıdan bir nebze olsun rahatlaması ve yardım alması bekleniyordu. Ancak hepimiz gördük ki Siyonist düşman, insani protokole saygı göstermedi ve bu protokolü uygulamadı. Arabulucu ülkelerin, İsrail üzerinde baskı kurabilecek yeterli araçları bulunmuyor. En büyük destekçisi olan ABD ise Siyonist düşmana, özellikle Trump Planı’nın birinci aşamasının uygulanması ve bunun içinde yer alan insani protokolün hayata geçirilmesi konusunda herhangi bir baskı uygulamıyor.
Gazze’ye tek bir konteyner dahi girmiyor. Gazze’ye ulaştırılan insani yardım ve yardım malzemeleri, anlaşmada öngörülen miktarın yalnızca yüzde 40 ila 50’sini oluşturuyor. Üstelik Gazze’ye giren yardımlar da yeterli ve düzenli değil; Filistin halkının ihtiyaç duyduğu gıda ve ilaçların tamamı bölgeye ulaştırılmıyor.

Dolayısıyla felaket hâlâ devam ediyor. Siyonist düşman, Gazze’nin üzerindeki baskıyı hafifletmeye niyetli olduğuna dair herhangi bir işaret ortaya koymuş değil. Bu durum, İslami Direniş Hareketi Hamas’ın ve özellikle insanlara yardım ve acil müdahale hizmetleri sağlayan sivil komitelerinin, başta da Acil Durum Komitesi’nin üzerine çok ağır bir yük bindiriyor.
“Kassam Tugayları ve Hamas, halktan ayrı değil; halk nasıl acı çekiyorsa onlar da aynı acıyı çekmektedir”
İşte burada İslam ümmetinin rolü ortaya çıkıyor. Gazze’nin biraz olsun nefes alabilmesi için ümmetin baskı oluşturması gerekiyor. Çünkü resmî olarak savaşın sona ermesinin üzerinden yaklaşık on ay geçmiş durumda. Bir ülkede savaş sona erdiğinde, insani yardımların ulaştırılması herhangi bir şarta bağlanmaz. Bunun için yardımın mutlaka bir anlaşmanın maddelerinde yer alması da gerekmez; yardımların derhâl ve ihtiyaç duyulan miktarda bölgeye ulaştırılması gerekir.
Fakat biz, uluslararası anlaşmalara ve hukuka saygı göstermeyen bir düşmanla karşı karşıyayız. Üstelik bu düşman, Filistin halkını yerinden etmek istediğini açıkça söylemeye devam ediyor. Ben-Gvir ve Smotrich’in yanı sıra Likud içerisindeki bazı isimler de bunu sürekli dile getiriyor.
Gazze’deki Filistin halkı topraklarında kalmaya ve direnmeye devam edecek; buradan ayrılmayacak. Halkımız en ağır koşullardan geçti ve direniş kırılmayacak. Ancak burada yine ümmetin sorumluluğu ortaya çıkıyor. Bütün yük yalnızca Hamas’ın üzerine bırakılmamalı. Çünkü Hamas da kuşatma altında; o da Filistin halkının bir parçası ve halk nasıl açlık çekiyorsa Hamas mensupları da açlık çekiyor. Hatta kıtlık günlerinde ekmeği en son yiyenler mücahitlerdi; açlığı ilk yaşayanlar da yine onlar oldu. Mücahitler, Kassam Tugayları ve Hamas halktan ayrı değildir. Onlar kendi toplumsal çevrelerinin içerisindedir; halk nasıl acı çekiyorsa onlar da aynı acıyı çekmektedir. Yüce Allah’tan onların üzerindeki sıkıntıyı hafifletmesini diliyorum.

