
Körfez ülkeleri, Amerika’nın sebep olduğu karmaşayı düzeltmek için nasıl devreye girdi?
Trump, sonlandıramayacağı bir savaş yürütürken, Körfez ülkeleri saflarını sıklaştırdı, Tahran ile diplomatik ilişkileri yeniden canlandırdı ve daha geniş çaplı bir bölgesel krizin önünü aldı.
Dr. Andreas Krieg’in Middle East Eye’da yayınlanan yazısı, Haksöz Haber tarafından tercüme edilmiştir.
30 yıl boyunca Körfez monarşileri, güvenliklerini tek bir varsayıma dayandırdılar: ABD’nin onları güvende tutacağı varsayımı.
ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü savaş, bu varsayımı yerle bir etti.
Körfez bölgesine dağılmış Amerikan üsleri, devletleri hiç seçmedikleri bir çatışmadan korumadı. Aksine, onları bir hedef haline getirdi. İran, Tel Aviv’e ya da Washington’a kolayca ulaşamadığı için menzili içindeki hedefleri vurdu ve Körfez bu darbeleri üstlendi.
Bu, eski anlaşmanın gerçekte neye dönüştüğünün ortaya çıkmasıydı.
Trump, bir savaş başlatabileceğini kanıtladı, ancak bir savaşı sona erdiremedi. Sabırsızlığı, övgüye olan düşkünlüğü ve İsrail lobisiyle Körfez lobisi arasında sürekli gidip gelmesi, bir uzlaşmanın gerektirdiği sabırlı müzakereleri yürütmesini imkânsız hale getirdi.
Körfez ülkelerinin yıllarca idare etmeyi öğrendikleri İran’ı cesaretlendirdi ve ortaklarına eskisinden daha fazla tehlike yükledi. Koruyucu, tehdidin kaynağı haline gelmişti.
Bu devletlerin Washington için ne anlama geldiğini hatırlamakta fayda var.
Körfez monarşileri, Amerikan gücüne net katkı sağlayan ülkelerdir. Donanmalara ev sahipliği yapıyorlar, silah satın alıyorlar, üsleri finanse ediyorlar, trilyonlarca dolarlık doğrudan yabancı yatırım sağlıyorlar ve ABD’ye artık üstlenemeyeceği bir bölgesel hegemon imajını kazandırıyorlar.
Neredeyse üç yıl boyunca bölgesel barışı bozan İsrail, onu onarmak için bedel ödeyen ise Körfez ülkeleriydi. Bu sefer barışı bozan Amerika oldu. Ve fatura bir kez daha Riyad, Doha ve Abu Dabi’ye kesildi.
Arap Baharı sırasında olduğu gibi, Amerika bir kez daha yetersiz kaldığı için Körfez ülkeleri devreye girip kendi bölgelerinin sorumluluğunu üstlenmek zorunda kaldı.
Boşluğu doldurmak
Tepki tek seferde gelmedi, tek bir başkentten de gelmedi. İlk başta Körfez ülkeleri farklı seslerle konuştu; tutumları bir spektrumun farklı noktalarına dağılmıştı.
Umman, diplomatik çok taraflılık yoluyla İran’ı dizginlemeye çalıştı. Abu Dabi’de ise Birleşik Arap Emirlikleri Cumhurbaşkanı Şeyh Muhammed bin Zayed tam tersi bir tutum sergiledi ve komşu ülkeleri, Tahran’a karşı caydırıcılığı yeniden tesis edecek bir askeri harekâta katılmaya ikna etmeye çalıştı. Suudi Arabistan ve Katar bunu reddetti. Hiçbiri, başkalarının –özellikle de İsrail’in– bölgeye ilişkin vizyonunda ikincil bir ortak rol üstlenmek istemiyordu.
Şahin yaklaşımın sonuç vermemesi üzerine, onun yerine daha ılımlı bir strateji ortaya çıktı. BAE’nin ulusal güvenlik danışmanı ve yorulmak bilmeyen bir ağ kurucu olan Şeyh Tahnoon bin Zayed, uzun süredir istikrara giden en güvenli yolun çatışma değil, entegrasyon olduğunu savunuyordu. Riyad ve Doha zaten buna inanıyordu.
Karşı karşıya oldukları rakibi göz önünde bulundurarak, caydırıcılık söylemi yerini diyalog ve karşılıklı bağımlılık söylemine bıraktı.
İran, neredeyse sınırsız bir şekilde darbelere dayanacak şekilde yapılandırılmıştır. Körfez ülkeleri, çatışmayı atlatabileceklerini kanıtladılar; ancak dayanıklılık için tasarlanmış bir düşmana karşı, bombalamalar yoluyla caydırıcılığı yeniden tesis edemediler.
Katar, bu sürecin kilit noktası haline geldi: Doha, hem Washington’la hem de Tahran’la görüşüyor ve her iki tarafta da bir ölçüde güven kazanmış durumda.
İslamabad’daki ilk müzakere turu çöktüğünde, Katar süreci sessizce ve gölgede kalarak da olsa ayakta tuttu. Katar jetleri Doha ile Tahran arasında gidip geldi. Katar Başbakanı Şeyh Muhammed bin Abdulrahman Al Thani, Trump yönetimi ile yoğun telefon görüşmeleri yaptı.
Hâlâ ulaşılamayan büyük bir anlaşmanın peşinden koşmak yerine, Doha küçük adımlardan oluşan diplomasisini sürdürdü. Şu anda masada bulunan mutabakat metni mütevazıdır ve daha büyük bir şeye dönüşmesi haftalar, belki de aylar alacaktır.
Ancak bu, deniz ticaret yolları ve tedarik zincirleri üzerindeki baskıyı hafifletiyor ve bölgenin eksikliğini duyduğu tek şeyi sağlıyor: neredeyse donmuş bir çatışmada diplomatik ivme.
Bu ivme, Müslüman devletlerin aynı yönde hareket etmesini gerektiriyordu. Pakistan, Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar, sabırsız bir başkana, her ne kadar yavaş ve gösterişsiz görünse de diplomasinin bu çıkmazdan çıkmanın tek yolu olduğuna ikna etmede rol oynadılar.
İsrail bunu bozmak için çaba gösterdi. Müzakereler her ilerleme kaydettiğinde, İsrail Lübnan’da gerilimi tırmandırdı. Bilgi operasyonları Katar ve Pakistan’ı hedef aldı.
Dikkat süresi kısa olan bir başkan için, geniş ve gürültülü İsrail yanlısı ağlar tarafından yayılan silah haline getirilmiş anlatılar, onun ruh halini değiştirebilirdi. Sonuçta bu çabaları etkisiz hale getiren şey Körfez’deki birlik oldu. Bir kez olsun, Körfez’in “büyük üçlüsü” tek ses olarak konuştu.
Abu Dabi’nin geç de olsa pragmatizme yönelmesi, Suudi Arabistan, Katar ve BAE’nin artık birbiriyle çelişen dış politikalar izlemediği anlamına geliyordu ve İsrail’in geleneksel “böl ve yönet” taktiği, bölünecek bir şey bulamadı.
Düzeni yeniden şekillendirmek
Körfez’in unutmaması gereken ders budur. Bölge, yöneticileri istese de istemese de tek bir güvenlik sistemidir. Bir Körfez devletine yönelik saldırı, hepsine yönelik bir saldırıdır.
Ekonomileri, su yolları ve halkları o kadar iç içe geçmiş durumda ki, komşusu yanarken hiçbirinin refah içinde yaşaması mümkün değildir. Coğrafyanın esirleridirler ve coğrafya, bazen çatışan çıkar ve değerlerin yaratabileceği bölünmeden daha fazla birleştirici bir güçtür.
Bu gerçek, rahatsız edici bir sonuca işaret ediyor. Körfez’in İran’la işleyen bir ilişkiye ihtiyacı var ve caydırıcılık tek başına bunu asla sağlayamaz. Caydırıcılık, mali ve ticari karşılıklı bağımlılıkla birleştirilmelidir.
Tahran ile yoğun ekonomik bağlara sahip, birleşmiş bir Körfez, Devrim Muhafızları’nın alabileceği en inandırıcı uyarıdır. Körfez’e yönelik bir saldırı, İran’ın kendi hayati damarlarına yönelik bir saldırı haline gelir.
Bu aynı zamanda Washington’ın ilgisini canlı tutmanın en kesin yoludur ve burada konu paraya gelir. Yaptırımları kaldıracak bir barış, İran’ı yeniden yapılanmaya açar; yeniden yapılanma ise hem Trump yönetimi hem de Trump Organizasyonu’nun ilgisini çekebilecek bir pazar sunar.
Körfez bir kapı görevi görebilirken, Amerikan şirketleri de bundan kâr elde edebilir. Diplomasiyi Trump’a “kazanç sağlayan bir barış” olarak pazarlayın; o zaman belki de nihayet Tel Aviv’den gelen sataşmaları görmezden gelebilir.
Körfez İşbirliği Konseyi için çıkarılacak ders şudur: Kapasitelerin, ağların ve etki gücünün birleştirilmesi, İsrail’in hegemonyaya dair hayallerine karşı bile olsa bölgesel düzeni şekillendirebilir.
Önemli anlarda tek sesle konuşan ve dış baskı karşısında iç çekişmelerini gizli tutan bir “istekli koalisyon”, süper güç uyurken ve bölgedeki iki dışlanmış devlet olan İsrail ile İran körü körüne kendi çıkarlarının peşinden koşarken bile bölgesel barış ve güvenliğin sorumluluğunu üstlenebilir.
Modern tarihinin büyük bir bölümünde Körfez, kaderinin başkaları tarafından belirlenmesini beklemiştir. Washington, Tahran ve Tel Aviv sırayla bu rolü üstlenmiştir. Savaş, hem bu bağımlılığın bedelini hem de birlikte hareket etmenin getirisini ortaya koymuştur.
Geriye kalan tek soru, Körfez’in çevresindeki düzeni kolektif olarak şekillendirmeye hazır olup olmadığı ya da tek taraflı hareket ederek bu düzenin şekillendirilmesine boyun eğip eğmeyeceğidir.
*Dr. Andreas Krieg, King's College London Savunma Çalışmaları Bölümü'nde doçent olarak görev yapmakta ve Orta Doğu'daki devlet kurumları ile özel sektör müşterileri için stratejik risk danışmanlığı yapmaktadır. Yakın zamanda “Arap Dünyasında Sosyo-politik Düzen ve Güvenlik” adlı bir kitap yayımlamıştır.



HABERE YORUM KAT