1. YAZARLAR

  2. Taha Kıvanç

  3. Hoş öyküler bunlar
Taha Kıvanç

Taha Kıvanç

Yazarın Tüm Yazıları >

Hoş öyküler bunlar

03 Haziran 2008 Salı 04:50A+A-

Bugünün subayları herhalde çok farklıdır 1960 öncesindeki meslektaşlarından; öyle olmalı. Sami Küçük'ün yeni çıkan anılarında (s. 229) anlattığı tür subaylar ile 'akredite' medyada okuduğumuz 'yeni subay tipi' arasında çok fark var çünkü.

Sami Küçük yüzbaşı rütbesindeyken 5. Zırhlı Tugay kurmay başkanıymış. “Rütbem yüzbaşı, ama komutandan sonra en yetkili adamım” diye anlatıyor. Öğle paydoslarında bir gözlemi olmuş. Okuyalım: “Öğle paydoslarında lokantada yemek yiyoruz, ben de bakıyorum. Yemek biter bitmez bütün subaylar briç masasına veya başka oyun masasına geçiyor. Bir saatlik zamanımız var, bunları bu oyun masasından nasıl kurtarırım diye kafa yoruyorum.”

Sadece oyundan uzaklaştırmak değil niyeti, gazete-kitap okuma alışkanlığı kazandırmak da... Aklına bir fikir geliyor: Çay ocağından kalan üç-beş kuruşla renkli gazeteler, magazin mecmuaları alıp ortaya bırakmak... “Okumaya alışırlarsa daha sonra ciddi gazeteler alırım, bunu okuyan merak eder, ne var diye öbürüne geçer diye hesap ediyorum.” Fena bir hesap değil gibi görünüyor, fakat sonuç hüsran: “Aldım, ilk günler hepsi birer tane aldı. Bir müddet sonra baktım, gazetelere hiç dokunulmamış, magazinlerden üç-beş tanesi karıştırılmış. Yalan olmasın, 10-15 gün sonra hiçbirine dokunan olmadı. (..) Başarılı olamadım.”

Yüzbaşı Sami Küçük'ün meslektaşlarını okumaya alıştırma hevesi İngiliz Harp Akademisi'nde bulunduğu sırada yaşadıklarından sonra uyanmış olmalı. Komünist Partisi yayın organı Daily Worker'ı bile masaya koyarmış İngilizler, subaylar okusun diye. “Bizde Harp Okulu'nu bitirenlerin çoğu talimnameleri yırtıp atar, bıktım diye” diyor Sami Küçük.

Bırakın komünist gazeteyi masanın üzerine koymayı, toplumun bütününe hitap eden gazetelerin muhabirlerini karargâhın kapısından içeri sokmuyorlar bizde.

İhtilalci kadrodan birinin İngiliz Harp Akademisi'nde bulunması dikkatinizi çekmiştir. Bu işlerden anlayanlar, “Amerikalılar da ilgiliydi, ama 27 Mayıs'ın arkasında esas İngiltere vardı” görüşündedir. Sami Küçük ise, “27 Mayıs'ın arkasında Amerikalılar var” diye duymuş. “Ben” diyor (s. 156), “İngiliz Harp Akademisi'ni bitirmiş, üç yıl Tokyo'da tüm personelinin Amerikalılar olduğu BM Komutanlığı'nda çalışmış, Türkiye'de Genelkurmay ve Milli Savunma bakanlığı protokol şubesinde görev yapmam nedeniyle yabancılarla ve öncelikle Amerikalılarla en sık görüşen MBK üyesiydim. Ben ve İngilizce bilen diğer MBK üyeleriyle yaptığım görüşmelerde, Amerikalıların bizi ihtilale teşvik eden söz ve imalarla karşılaşıp karşılaşmadıklarını sorduğumda hep hayır cevabı aldım...”

Hayli güldüm bu dedektifliğe... Alparslan Türkeş'e de aynı soruyu sormuş mudur Sami Bey? Merakımın sebebi, anılarında en geniş yerlerden birini ayırdığı ihtilal arkadaşından hoşlanmadığını belli etmesi... Türkeş kendi anılarında, 1934 Harp Okulu tevkifatında Nazım Hikmet'i ihbar edenin Sami Küçük olduğunu yazmış. “İftira” diyor bu iddia için; “Ben sol fikirlere sahip bir kişiydim” diye ekliyor...

Sol fikirlere sahipler, ama Sovyet Sefareti'ne desturla gidebiliyorlar (s. 222). “İhtilal yapmışız, ama mesela bir arkadaşım, 'Aman arkadaşlar, sakın ha Sovyet Sefaretini ziyaret etmeyin' dedi. Niye? 'MİT'in elinde uzaktan fotoğraf çeken aletler var, fotoğraflarınızı çekerler' dedi. MİT kim? Senin emrinde çalışan bir kuruluş, ama sen bu kuruluşun senin faaliyetine zarar verebileceğini düşünüyorsun.”

Geçenlerde Mahir Kaynak, bir tezine destek çıkmak için Türkeş'le ilgili bir 27 Mayıs öyküsü yazdı. Okuyalım: “Bir anı kitabından alıntıyla sözlerimi bitiriyorum. 27 Mayıstan sonra Madanoğlu Türkeş'i kurşuna dizmeye karar verir. İdam mangası bile hazırdır. Türkiye'deki CIA istasyon şefi Gürsel'e gider, bunun ABD tarafından hoş karşılanmayacağını söyler ve Türkeş'i kurtarır. Tarafların kim olduğunu, niçin idam kararı verildiğini ve neden önlendiğini merak ediyorum”

Benzer bir öykü Sami Küçük'ün de kulağına gitmiş olmalı ki, kitabında “Türkeş'in kurşuna dizileceği safsatası” başlığı altında (s. 136) bu konuya da giriyor. Onun işittiği, ABD Büyükelçisinin Gürsel'e gittiği ayrıntısı… “Türkeş'i kurşuna dizme safsatası külliyen yalandır ve uydurmadır” diyor.

Hoş öyküler bunlar. Yıllar sonra da olsa yazılması bizler açısından geçmişe dönük değerlendirmelere can ve kan katıyor. Anılar bir gazetecinin de eli değdiği için daha merakla okunuyor. Haşim Akman kitabın biçimine katkıda bulunduğu gibi, sonuna anı yazarıyla kendisinin yaptığı kapsamlı bir konuşma da eklemiş; en ilginç ayrıntılar da orada zaten.

İhtilaller nasıl önlenir? İhtilâlcinin akılları. Yarına.

Yeni Şafak gazetesi

YAZIYA YORUM KAT