
Her hicret bir inkılabdır
Mustafa Yılmaz, Hicret eyleminin bir kaçış değil statükoya karşı bir inkılap olduğunu söylüyor.
HAKSÖZ-HABER
İslam tarihinin dönüm noktası olan Hicret, coğrafi bir göç hikayesi olmanın ötesinde, insanlık tarihinin gördüğü en esaslı zihniyet devrimlerinden biridir. Mustafa Yılmaz kaleme aldığı yazısında, Hicret’i çaresiz bir kaçış algısından çıkararak statükoyu yıkan sosyolojik ve siyasi bir inkılap olarak ele alıyor.
Müslümanların "mekanın kutsallığı" yerine "değerlerin kutsallığı" fikrine göç ettiği bu kurucu sürecin, biyolojik kabile bağlarının yerine adalet ve inanç ortaklığını inşa ettiğini ifade eden Yılmaz, bu yolculuğun sadece geçmişe ait bir hatıra değil, kötülükten iyiliğe ve zulümden adalete yürümeyi seçen her insanın iç dünyasındaki zamansız bir hakikat arayışı olduğunu söylüyor
***
Her Hicret Bir İnkılabdır - Mustafa Yılmaz
Hicret, yönü Mekke’den Medine’ye doğru çizilmiş coğrafi bir rotadan çok daha fazlasıdır; o, insanlık tarihinin gördüğü en esaslı zihniyet devrimidir. Kronolojik bir göç hikâyesinin dar sınırlarına hapsedilemeyecek kadar büyük olan bu olay; statükoyu yıkan sosyolojik bir kırılma noktası, pasifliği reddeden siyasi bir deha ve yepyeni bir dünya nizamının doğuşunu müjdeleyen kurucu bir eylemdir. İnsanlığın kader aynasını değiştiren bu büyük yürüyüşün asıl dehası hikâyesinde değil, ruhumuza üflediği o devrimci esintide gizlidir. Çünkü tarih, sadece meydanlarda değil, evvela sadırlarda ve akıllarda inşa edilir.
Kaçış Değil; Özgürleşme ve Hesaplaşma
Hicret’i felsefi ve sosyolojik özünden koparıp onu çaresiz bir ‘kaçış’ veya pasif bir sığınma eylemi olarak görmek, bu kurucu inkılaba yapılacak en büyük haksızlıktır. Hicret korkakça bir geri çekilme değil, zalimlerin elinde esir edilmiş hakları geri almak ve mücadelenin şartlarını olgunlaştırmak için yapılan en stratejik hazırlıktır. Zira kabuğunu kıramayan tohum, göğe doğru yükselemez; eski rüyalara veda etmeyen göz, yeni şafakları gözetleyemez.
O dönemde Mekke, sadece taştan putların mekânı değil; sınıf ayrımcılığının, kabile asabiyetinin ve gücü elinde bulunduranın haklı sayıldığı vahşi bir statükonun merkeziydi. Müslümanlar için gitmek, bu adaletsiz sisteme ortak olmayı reddetmekti. Hicret ile birlikte insanlık, ‘mekânın kutsallığı’ fikrinden ‘değerlerin kutsallığı’ fikrine göç etti. İnanç, adalet, insan onuru ve özgürlük; doğulan topraktan, anılardan ve kurulu düzenlerden daha üstün tutuldu. Eğer mülkiyet, vatan, makam veya aile, adaleti hayata geçirmeye engel oluyorsa, tüm bunları elinin tersiyle itip yola çıkabilmektir hicret. İnsan, kalbini zincirleyen tüm aidiyetleri bir gece vakti arkasında bırakabildiği nispette hürdür; ve ruh, konforun fısıltısını susturduğu an kendi haysiyet tahtına oturur.


HABERE YORUM KAT