Dr. Hatem al-Haj / Yakîn Enstitüsü
Çeviri: Barış Hoyraz – Haksöz Haber
1.Bölüm
Giriş
Günümüzde Müslüman topraklarında yaşanan kargaşa nedeniyle İslam’da dini söylemin yenilenmesi (tacdid/tecdid) gündemin merkezine oturmuştur. Tecdid kavramı meşru olmakla birlikte, Müslüman çoğunluklu ülkelerin maruz kaldığı pek çok sorunun temel nedeninin dini söylem olduğu yönündeki (bazen açıkça dile getirilen) ima haksızdır. Bu iddia, söz konusu sorunlara yol açan sayısız faktörü kasten göz ardı etmektedir; oysa bu faktörler incelendiğinde, bu zararların kısmen Müslümanların kendi kendilerine, kısmen de başkaları tarafından Müslümanlara yaşatıldığı ortaya çıkacaktır. Ancak, çağdaş dini söylemin tümüyle masum olduğunu iddia etmek de makul bir yaklaşım olamaz.
Öncelikle şunu belirtmeliyim ki, Hz. Muhammed’in ﷺ Allah’tan vahiy aldığına inanan her Müslümandan beklenen, bu vahye boyun eğmek ve onun yanılmazlığını kabul etmektir. Ne de olsa Allah, her türlü hatadan münezzehtir. Ancak, bu tartışmanın konusu olan dini söylem, kısmen bir insan ürünüdür ve vahyin kendisiyle bir tutulmamalı ya da kutsal muamele görmemelidir. Yanılmazlık, yalnızca vahyin açık metinlerine (Kur’an ve Sünnet) ve samimi ve açık ilmi icma’ya özgü bir özelliktir. Metni anlamamız, asıl amaçlanandan çok uzak olabilir. Örneğin, bazı dini öğretilerimizi yanlış anlamamız, Müslüman ülkelerin büyük çoğunluğunda adil yönetimin eksikliğine ve yüksek düzeyde yolsuzluğa katkıda bulunuyor olabilir. Ancak, eğer birisi bu durumdan İslam’ın kendisinin sorumlu olduğunu iddia ederse, buna verilecek basit cevap şudur: Günümüz Müslüman nesilleri, adil bir yönetim kurmayı başaran Peygamber’in ﷺ Sahabeleri’nden daha iyi Müslümanlar değildir. Nitekim, “Columbia Dünya Tarihi”nde, Ömer’in Müslüman hakimiyetinden önce var olan Roma İmparatorluğu’nun bürokrasisinden daha üstün bir yönetim sistemi kurduğu belirtilmektedir.1
Dahası, dini söylemin yenilenmesi sadece toplumsal bir gereklilik değil, aynı zamanda dini bir sorumluluktur; zira Hz. Peygamber’in ﷺ kendisi de şöyle belirtmiştir:
إِنَّ اللَّهَ تَعَالَى يَبْعَثُ لِهَذِهِ الأُمَّةِ عَلَى رَأْسِ كُلِّ مِائَةِ سَنَةٍ مَنْ يُجَدِّدُ لَهَا دِينَهَا
Gerçekten de Allah, her yüzyılın başında bu ümmet için dinini yenileyecek kişileri gönderir.2
Çoğu insan, yenilenmenin gerekli olduğu konusunda hemfikirdir. Bununla birlikte, yenilenmenin neyi içerdiği ve tam olarak hangi kısım veya kısımların yenilenmesi gerektiği konusunda birçok kişi farklı görüşlere sahiptir. Bazıları, tecdid kavramını, dava’nın iletilme teknikleriyle sınırlı olduğu sürece kabul eder. Dini içerik gündeme geldiğinde, birçok ‘muhafazakâr’ Müslüman anında rahatsızlık duyar. Bazıları için bunun nedeni bilinmeyene duyulan korkudur. Bunun bir nedeni de, ümmetimizin büyük bir zayıflık ve bölünmüşlük sorunu yaşaması ve bunun da savunmacı bir tutum ile güvensizlik ortamını beslemesidir. Bununla birlikte, tecdid çağrısına yönelik bazı endişelerimiz haklı olabilir. Ne de olsa, dinin tecdidini savunanların çoğu bu görev için son derece yetersizdir. Onlar, yerleşik Sünnet’in büyük bir kısmını bir kenara atmakta ve birikmiş gelenekleri tamamen göz ardı ederek, vahiy metinlerinin kesin anlamlarına karşı çıkmaktadırlar. İslam’ın büyük fıkıh âlimlerini, onların sadece kendi kültürlerinin bir ürünü olduklarını ve önyargılarının gözlerini bağladığını iddia ederek hemen bir kenara atarlar. Ayrıca ‘muhafazakâr’ Müslümanlara göre, önerilen tecdidin büyük bir kısmı, modern ana akım kültüre koşulsuz bir teslimiyet eyleminden ibarettir ve bu da ilahi talimatı, insanların değişen düşüncelerinin ve toplumsal yapıların etkisine tabi kılar. Ancak, tecdid hakkındaki bu söyleme katkıda bulunma konusundaki çekingenliğimizin sorunu, başkalarının bu bayrağı ele geçirebilmesidir. Ümmetin durumundan bıkmış ve bir değişim arzulayanlar, niteliksiz “yenileyiciler”i takip etme eğiliminde olabilirler.
Bu makale, dinin yenilenmesi ile ilgili belirli yönleri, özellikle de aşağıdaki noktaları ele almaktadır:
1. Tecdid kavramının geçerliliği ve kapsamı
Tecdid esas olarak yeniden canlandırma ve uyarlama ile ilgilidir
2. Akıl yürütme metodolojisinin kendisini (veya usul-ü fıkıh ilmini) yenilememiz gerekiyor mu?
a. Dini söylemin yenilenmesini engellemiş olabilecek usul ile ilgili ictihad
i. İcma’nın aşırı şekilde aktarılması sorunu
ii. Dört mezhebin mutabakatından sapma ve bu mezheplerin dışındaki bir görüşün ne zaman geçerli sayılabileceği
b. Usul-ü fıkıh disiplininde mevcut esneklik
i. Dinî yenilenmede makâsıd’ın (amaçların) rolü
ii. İnsan aklının rolü
c. Hukuk teorisi kapsamında kademeli yenilenme için öneriler
3. Kasıtlı ve kasıtsız tajdeed’in pratik örnekleri
Tecdid (Yenilenme) Kavramının Geçerliliği ve Kapsamı
Daha önce de belirtildiği gibi, Peygamberimiz ﷺ, her yüzyılın başında Allah’ın ümmete “dini onlar için yenileyenleri” gönderdiğini açıklamıştır. Dolayısıyla, tecdid çağrısında bulunan kişi kınanmamalıdır; zira bu bağlamda bu terimi ilk kez kullanan, Peygamberimiz’in ﷺ kendisidir. Asıl tartışma, bu tecdid kelimesinin kastedilen anlamı etrafında dönmelidir. Bu sadece “restorasyon” anlamına mı geliyor? Eğer öyleyse, Peygamberimiz ﷺ neden özellikle “restorasyon” anlamına gelen diğer Arapça kelimeler yerine tecdid (yenilenme) kelimesini kullanmıştır? Ayrıca, “restorasyon” kelimesi, orijinal güzelliğine kavuşturmak istediğiniz tarihi bir bina gibi statik bir yapıya daha uygun görünmektedir. Dinimiz, tek bir ruha, tutarlı hedeflere ve kapsayıcı ilkelere sahip, ancak değişen gerçekliklerle uygun şekilde etkileşime girebilen esnek bir hukuki çerçeveye sahip canlı bir varlıktır. Dolayısıyla “yenilenme” uygun kelimedir. Peki, eğer mesele yenilenmekse, din nasıl “yenilenir”? Bu, ilahi talimatları değiştirme özgürlüğüne sahip olduğumuz anlamına mı gelir?
Din açısından varsayılan durum, dinin değişmez kalmasıdır; “yenilenme” ile kastedilenlerin çoğu, aslında sadece orijinal olanı yeniden canlandırarak ve vahiyle çelişen bid’atlar ve gelenekler gibi orijinal olmayan unsurları arındırarak elde edilen bir geri dönüşümdür. Bunun dışında, bir başka yenilenme türü daha vardır; o da ictihad temelli yenilenmedir. Âlimler, “Zamanın değişmesiyle birlikte hükümlerin değişmesi kınanacak bir şey değildir” derken işte bunu kastederler.5
Bunun bir örneği, Ömer (ra)6 müellefe-i kulûb’un7 zekât paylarını almasını engellemesidir; zira halifeliği sırasında Allah’ın İslam’ı ve Müslümanları güçlendirdiğini görmüştü. Artık zekât fonlarından para vererek onların kötülüklerini püskürtmeye veya sadakatlerini kazanmaya gerek duymadığını düşünmüştü. Başka bir örnekte ise Osman (ra), halifeliği sırasında başıboş develerin alınmasını, satılmasını ve bedelinin sahibi için emanette tutulmasını emretti. Bu, başıboş develeri almanın yasak olduğu şeklindeki orijinal hükme aykırıydı; ancak Hz. Peygamber’in ﷺ zamanıyla Osman’ın (ra) halifeliği arasındaki dönemde meydana gelen ahlaki bozulma nedeniyle bu önlemi almak zorunda kalınmıştı. Ali (ra), zanaatkârların müşterilerden aldıkları malzemelerden sorumlu tutulmasını sağladı; zira aksi takdirde insanların mallarını korumada ihmalkâr veya dikkatsiz davranabileceklerinden endişe ediyordu. Benzer şekilde, erken dönem Hanefi âlimleri arasında Kur’an öğretmek karşılığında ücret almanın haram olduğu konusunda hiçbir ihtilaf yoktu; ancak daha sonra, Kur’an bilgisinin kaybolmasından korktukları için gönüllülerin sayısının azalması üzerine, Kur’an öğretmenlerinin ücret almasına izin verdiler.
Bu büyük âlimler, kanunlaştırılmış hükmü değiştirmişler miydi? Asla, zira Allah’ın kanunları değişime tabi değildir. Yüce Allah şöyle buyurmuştur:
اتَّخَذُوا أَحْبَارَهُمْ وَرُهْبَانَهُمْ أَرْبَابًا مِّن دُونِ اللَّه
“Onlar, Allah’ın yanı sıra kendi âlimlerini ve rahiplerini efendiler olarak aldılar” (Tevbe Suresi 9:31)
Allah’ın Resulü ﷺ, ‘Adi ibn Hatim’e (ra) “âlimler ve keşişleri efendi olarak kabul etmek” ifadesinin, haram olanı helal, helal olanı da haram sayma konusunda onlara uymak anlamına geldiğini açıkladı.8
Üstelik Allah’ın Resulü ﷺ, şu sözleriyle tam da bunu yasaklamıştır:
مَنْ أَحْدَثَ فِي أَمْرِنَا هَذَا مَا لَيْسَ مِنْهُ فَهُوَ رَدٌّ
“Kim bu meselemize, ona ait olmayan bir şey katarsa, o reddedilir.”9
Bu nedenle, yukarıdaki örneklerin (İlahi hitap veya talimat anlamına gelen) hükmü değiştirmeyi içermesi imkânsızdır; bazı âlimler bu terimi kullanmış olsalar bile, onlar sadece fetvayı kastetmişlerdir, şeriattaki asıl hükmü değil. Tek bir fiil, farklı bağlamlarda iki farklı fetva içerebilir.
Konuyu daha da netleştirmek için, Kuran öğretmek karşılığında ücret almayı örnek olarak ele alalım. Bu konudaki yasak, ilk Hanefi âlimleri arasında bir mutabakat konusuydu; ancak daha sonra bu uygulama onlar tarafından caiz kılınmıştır. Soru şudur: Yasak ve izin aynı şey ile ilgili miydi? Öyle görünebilir, ancak daha yakından bakıldığında, birçok kişinin Kur’an öğretmeyi Allah’a ibadet olarak gördüğü ve devlet hazinesinden maddi destek aldığı bir dönemde Kur’an öğretmek karşılığında ücret kabul etmek ile öğretmenlerin artık devlet hazinesinden destek görmediği bir dönemde aynı eylemi gerçekleştirmek arasında bir eşitlik kuramayacağımız açıktır. İkinci durumda, öğretmenler kendilerini öğretime adarlarsa aileleri mağdur olur; geçimlerini sağlamaya çalışırlarsa da öğrencileri mağdur olur.
Dolayısıyla, belirli bir durum, o duruma uygun farklı hükümler gerektirebilir ve müctehid (uzman muhakeme yapan kişi), bu hükümler arasından duruma en uygun olanı seçer. Bazen mesele iki hüküm ya da iki ilke arasında kalabilir; bu durumda müctehid, meseleyi ikisinden hangisine daha yakın görünüyorsa ona atfeder. Bu, elbette ki yalnızca insanların geleneklerinden ve çıkarlarından etkilenen hükümler için geçerlidir. Bu konuda İmam ash-Şâṭibi (ra)10 şöyle demiştir:
Geleneklerin farklılık gösterdiği durumlarda farklılık gösteren hükümler, ilahi talimatın kendisinde herhangi bir farklılığın yansıması değildir; zira şeriat, kalıcı ve ebedi olmak üzere indirilmiştir. Varsayalım ki, bu dünya sonsuza dek varlığını sürdürseydi ve insanlar da Şeriat’ı uygulamakla yükümlü kalsaydı, Şeriat’a herhangi bir ekleme yapılmasına gerek kalmazdı. Başka bir deyişle, gelenekler ne zaman değişirse, onları düzenleyecek başka bir farklı Şeriat ilkesi kapsamına girerlerdi…11
Kur’an öğretmek karşılığında ücret alınmasına ilişkin örnekte, iki ilkeden ilki, ibadet eylemlerinde Allah’tan başka bir niyetin olmamasıydı — ve bu, ilk dönemde bunun caiz olmadığı görüşünü destekliyordu; ikincisi ise Kur’an’ı gençlere öğreterek korumaktı — ve bu, ikinci dönemde bunun caiz olduğu görüşünü destekliyordu. İctihad temelli yenilenme, zaman ve mekânın değişimini dikkate alır; bunu, bunların kendilerinin hükümler üzerinde doğrudan bir etkisi olduğu için değil, bu hükümler üzerinde etkisi olabilecek farklı koşulların araçları oldukları için yapar.
Nelerin değiştirilebileceğini tartışmaya başlamadan önce, öncelikle nelerin değiştirilemeyeceğini vurgulayalım. Her ne kadar anlayışımızı düzeltmek için tüm alanlarda ictihad her zaman gerekli olsa da, aşağıdakiler – ister geleneklerdeki değişiklikler, ister dünya koşulları, ister teknolojik gelişmeler ya da herhangi bir durumsal değişken nedeniyle olsun – değiştirilemeyecek konulardır:
- İnançla ilgili tüm konular
- İslam’ın rükünleri
- İbadet alanındaki, nedenleri tam olarak anlaşılamayan hükümler; örneğin, çeşitli namazların vakitleri ve şekilleri ile hac ve oruç ritüelleri
- Vahiy metniyle belirlenmiş olan şeriatın niceliksel emirleri (muqaddarât); örneğin kefaretler (kaffârât), bekleme süresinin (iddet) uzunluğu ve miras hakları
- Kesin anlamı olan ve güvenilir bir şekilde aktarılmış açık bir metin bulunan ve bunların fiili nedeni hâlâ geçerli olan konular
- Açık ve gerçek bir ittifakın bulunduğu konular: bu ittifak, ortak menfaatin (ya da zarar ile menfaatin tartılması gibi) belirleyici faktör olduğu durumlar gibi, duruma bağlı değişkenlere dayanmamalıdır
- Ahlakın temel hükümleri ve İslam değer sistemini tanımlayan hükümler; örneğin kibir, önyargı, cinayet, zina, tefecilik, dedikodu, iftira vb. yasakları; sözleşmelerde karşılıklı rızanın zorunluluğu ve hayatın, mülkiyetin ve itibarın kutsallığı gibi temel insan haklarının korunması: bu konularda değişiklik, yalnızca söz konusu değer ve hakların korunmasını sağlayan araçlarla ilgili olabilir
Bu alanlar hariç tutulduğunda, ictihadın yenilenmesine en çok ihtiyaç duyulan alanların, yönetişim, kamu politikası, uluslararası ilişkiler, finansal işlemler, istihdam, kurumsal etik, kabul edilebilir deliller ve yargı süreçleri olduğu; ayrıca bir dereceye kadar kişilerarası ilişkiler ile farklı teolojik yönelimlere ve dini aidiyetlere sahip kişilerle olan ilişkiler olduğu görülmektedir.
Devam Edecek >>>
Dipnotlar:
1. Garraty, J. A. ve Gay, P., The Columbia History of the World. New York: Harper & Row, 1985, s. 264.
2. Ebu Davud ve el-Hakim tarafından derlenmiş; el-Hakim, bu hadisi Ebu Hureyre’den rivayet ederek sahih olduğunu teyit etmiştir. Sunan Ebu Davud, Muhammed Muhyid-Din ‘Abdil-Hameed tarafından doğrulanmıştır. Beyrut: Dâr al-Fikr, 4/109.
3. İctihad: Kuran, Sünnet ve diğer İslam bilimlerine ilişkin bilgisini kullanarak, İslam hukukunun her iki kaynağında da açıkça veya kesin olarak belirtilmemiş konularda hükümler çıkarmak.
4. Mezhep (çoğ. mezhepler): hukuki veya fıkıhî bir düşünce okulu. Sünni İslam’daki dört mezhep Hanefi, Şafii, Maliki ve Hanbeli’dir.
5. Majallat al-ahkâm al-‘adliyyah, Madde 39. Bu husus, İbn el-Kayyim, el-Şâtibi, el-Şawkâni ve diğerleri gibi usul ilminin en bilgili âlimlerinden bazıları tarafından da farklı ifadelerle belirtilmiştir.
6. Raḍiya Allâhu ‘anhu: Allah ondan razı olsun.
7. Al-mu’allafati quloobuhum (Tevbe Suresi 9:60), Müslümanların kalplerini kazanmayı umdukları yeni Müslümanlar veya gayrimüslimlerdir.
8. Sunan el-Beyhaki el-Kubra, 10/116, “Hâkimin Adabları ve Hâkimin Hüküm Verirken Dayandığı Esaslar” başlıklı bölümde, Mekke: Dâr el-Bâz, 1414 H.
9. Sahih el-Buhari, 2/959, “Ahitler: Adaletsiz Şartlar Üzerinde Anlaşmak Ahiti Geçersiz Kılar” başlıklı bölümde, Beyrut: Dâr İbn Katheer wal-Yamâmah, 3. baskı, 1407 H; ve Sahih Müslim, 3/1343, “Hükümler: Hatalı Hükümlerin İptali ve Bidatların Reddi” başlıklı bölümde, Beyrut: Dâr İhyâ’ at-Turâth al-‘Arabi.
10. Raḍiya Allâhu ‘anhu: Allah ondan razı olsun
11. Eş-Şâtibi’nin El-Muvâfakat adlı eseri, ‘Abdullâh Drâz tarafından gözden geçirilmiş, Beyrut: Dâr el-Ma‘rifah, 2/217.

