
Gazze ve taşların hafızası
Gazze Şehrinin büyük binaları harabeye dönüştü, ama ben onları savaştan hemen önce ailemle yaptığımız bir gezinin anılarında yaşatmaya devam ediyorum.
Alaa Dmeida’nın We Are Not Numbers’da yayınlanan yazısını Barış Hoyraz, Haksöz Haber için tercüme etti.

Ayaklarımın altında taşların ve kırık camların seslerini duyuyorum, eski tozun kokusunu içime çekiyorum. Gazze'nin ortasında, artık sadece hatıralarımda var olan canlı bir şehir hakkında yazıyorum.
25 Ağustos 2023'te, Gazze'yi yok eden savaştan önce, babam Facebook'ta merakını uyandıran bir duyuru gördü. Duyuru, Gazze'nin eski şehrini keşfetmek için bir geziyi anlatıyordu. Bu gezi, Mimas Şirketi tarafından Gazze'deki aileler için düzenleniyordu. Babam, tarih, özellikle de Gazze'nin tarihine derin bir ilgi duyan bir adamdır ve hemen annem, kız kardeşim ve beni de dâhil ederek bizi aile olarak geziye ismimizi yazdırdı.
O sabah çantalarımızı toplarken babamın Gazze'nin tarihi hakkında daha fazla okuduğunu ve araştırdığını hatırlıyorum. Hepimizin hissettiği çocuksu heyecanı asla unutmayacağım. 5 Eylül'de otobüse bindiğimizde, Gazze için başka bir döneme yaklaşıyormuşuz gibi hissettim.
Otobüsle şehirde dolaşırken pencereden dışarıyı seyrettim. Her yerde, karışık renkleri, yıpranmış çatıları, henüz kimse tarafından yazılmamış hikâyeleri barındıran dar sokakları hayranlıkla izledim.
İlk durağımız Büyük Omari Camii'ydi. Gazze'nin en eski ve en büyük camilerinden biri olan bu cami, Bizans dönemine kadar uzanıyor. Aslen bir Bizans kilisesi olan cami, İslam fetihlerinden sonra camiye dönüştürülmüş. Bu nedenle, birçok medeniyetin uzun tarihini yansıtıyor.
Ardından Ebu Zuheir'in küçük restoranında kahvaltı yaptık. Kekik hamur işleri ve nane çayı havayı sıcak ve tanıdık bir kokuyla doldurdu. Her lokma, her yudum bize bu şehrin mirasının bir parçası olduğumuzu hissettirdi. Eski şehrin ortasında Ebu Shuhaiber ailesine ait 190 yıllık bir ev gördük. Bu aile Osmanlı döneminden beri Gazze'de yaşıyor ve ev hala ailenin mülkiyetinde.

Abu Shuhaiber evi (2023). Fotoğraf: Amna Dmeida
El-Zawiya Pazarı, satıcıların müşterilere seslenişlerinin gürültüsü, baharatların, yaseminlerin, shawarma ve kekiklerin kokusu ve bahçenin ağaçlarıyla, yıllar boyunca sayısız kez tekrarlanan bir manzaraydı.
Ardından, Kateb Wilaya Camii yakınındaki Saint Porphyrius Kilisesi'nin önünden geçtik ve bu iki dini yapının bir arada var olma tarihinin farkındaydık. Geçmişte, kilise çanları ezan sesiyle uyum içindeydi ve bu manzara yaklaşık 700 yıllık bir geçmişe sahipti.

Aziz Porphyrius Kilisesi'ndeki sunak (2023). Fotoğraf: Alaa Dmeida
Bir sonraki durağımız Hammam Al-Samra idi. Burası, Memlük ve Osmanlı dönemlerine dayanan Gazze'deki tarihi bir hamamdır. Sadece banyo yapmak için değil, aynı zamanda sosyal ve kültürel bir buluşma yeri olarak da hizmet vermiştir. Hammam Al-Samra'da su gazla değil odunla ısıtılıyor. En önemlisi, bu hamam özellikle kemik ağrıları için şifa amaçlı kullanılıyor. İçeriye adım attığımızda, hafif ışık ve çeşmeden gelen suyun sessiz yankıları ve odun ateşinde ısıtılan suyun sesi, burayı eskiden kullanan nesilleri hatırlattı. Burası, kalabalık pazar sokaklarından uzak, huzurlu ve gizli bir dünyaydı.

Alaa Dmeida, Hammam Al-Samra kapısı önünde (2023). Fotoğraf: Amna Dmeida
Ardından, El-Paşa Sarayı'nı veya Arapça adıyla Kasr El-Paşa'yı ziyaret ettik. Uzun bir tarihe sahip olan saray, şu anda yerel liderlerin evi ve resmi işler için kullanılıyor.
Tarihi El-Paşa Sarayı'nın restorasyonundan sorumlu yetkili Hammouda El-Dahdar'ın sözlerini aktaran Quds Press'e göre, sarayda Memlük, Osmanlı, Bizans, Roma ve tarih öncesi dönemlere ait 17.000'den fazla eser bulunuyordu. 16 Kasım 2025'te yayınlanan bu raporda, 2023'te Gazze'ye yönelik soykırım savaşının ardından İsrail işgal güçlerinin saraydaki tüm eserleri çaldığı ve neredeyse tamamını yok ettiği belirtildi. Gazzeliler, enkazın altında kazı çalışmaları yaptıktan sonra şu ana kadar sadece 20 eseri kurtarmayı başardı.
Paşa Sarayı Müzesi (Kasr el-Paşa), Gazze Şehri (2022). Fotoğraf: Dan Palraz
Tarihi yerler arasında dolaşırken taşlara dokunarak kız kardeşime, “Aman Allah’ım! Bu yerler nasıl ayakta kalabildi? Kaç yüzyıl dayandılar? İşgale bu kadar uzun süre nasıl direndiler?” diye haykırdım. O da yumuşak bir ses tonuyla, “Bu bir mucize” diye cevap verdi.
Neden bilmiyorum, ama birdenbire savaşa, işgale ve insanın direncine tanık olmuş geçmişimizin kalıntılarının geleceği hakkında bir korku sardı beni.
Gazze'yi seviyorum... Kalmasını istiyorum.
Uzun, yorucu ve muhteşem bir yolculuğun ardından son durağımız Gazze halkının tek kaçış noktası olan Gazze denizi oldu. O an benim için mükemmelliğe yakındı: ailemiz bir aradaydı, hafif sohbetler, lezzetli yemekler ve yumuşak dalgaların üzerinde mavi suyun üzerine batan sıcak güneş. Hafif bir esinti bizi okşadı ve anılarla dolu yoğun bir günün ardından bize huzur dolu bir an yaşattı. Şehri ve uzak ufku seyrettim ve daha önce hiç hissetmediğim derin bir aidiyet duygusu hissettim. Artık enkaz haline gelmiş evimize dönmek için otobüse bindiğimizde, otobüsten Gazze'nin gün batımının güzel bir fotoğrafını çektim.

Gazze'de gün batımı (2023). Fotoğraf: Alaa Dmeida
Yıllar süren çatışmalardan sonra geriye ne kalacak diye hala merak ediyorum.
Bu yazı bir ağıt değil, hayatta kalmanın bir örneği. Asla geri dönmeyecek şeylerin fotoğraflarını çektiğimizi ve silinmiş olanların hatlarını hafızalarımıza kazıdığımızı bilmiyorduk. Her köşede, yüzyıllar önce bizimle aynı taşlara dokunan ellerle sessiz bir bağ hissettim. Şu anda bunu yazarken, etrafım moloz ve parçalanmış taşlarla çevrili. Bombalamalar evleri, iş yerlerini, camileri, kiliseleri ve diğer birçok özel yeri yok etti, ama tarihi yok edemezler. Kararlılığımız, azmimiz ve Gazze'ye olan sevgimizle, hayatta kalan hikâyeler üzerine yeniden inşa edilecek.
* Alaa Dmeida, İslam Üniversitesi'nde İngiliz edebiyatı öğrencisi.
O, şu cümleye inanıyor: “Her özgürlük savaşçısı silah taşıyan kişi değildir; sözlerinle de savaşabilirsin.”
“Gazze'deki yıkım ve soykırıma tanık olarak, şehrimi insanların kalbinde yaşatmak ve ezilen halkımın sesini dünyaya duyurmak benim görevim olduğunu düşünüyorum” diyor. “Kelimelerin yok olmadığına, sonsuza kadar kaldığına inanıyorum. Bu yüzden büyük bir yazar olmayı, kelimelerimi mümkün olduğunca geniş bir kitleye ulaştırmayı ve kalıcı bir etki bırakmayı hayal ediyorum.”






HABERE YORUM KAT