1. HABERLER

  2. KİTAP

  3. Dışarıya Çıkıp Kalmayı Tercih Edenlerin Romanı
Dışarıya Çıkıp Kalmayı Tercih Edenlerin Romanı

Dışarıya Çıkıp Kalmayı Tercih Edenlerin Romanı

Ali Değirmenci, Amin Maalouf’un “Doğu’dan Uzakta” isimli romanını Haksöz Haber için değerlendirdi.

27 Aralık 2012 Perşembe 15:44A+A-

Dışarıya Çıkan, Dışarıda Kalmayı Tercih Edenlerin Romanı

ALİ DEĞİRMENCİ / HAKSÖZ HABER

Geçtiğimiz yıl Fransız Akademisi’ne kabul edilen Amin Maalouf’un yeni romanı, uzun bir aradan sonra okuyucuyla buluştu. Türkçeye Ali Berktay tarafından çevrilen ve YKY tarafından kasım ayının sonlarında piyasaya verilen “Doğu’dan Uzakta”, 458 sayfa.

Simone Weil’in “Kaba kuvvetle ilişkiye maruz bırakılan her şey alçalır. Darbeyi indiren de darbeyi yiyen de aynı kirlenmeyi yaşar.” sözünü görüyoruz kitabın başında. Kitabın bu sözle başlamasının ayrı ve açıklayıcı bir anlamı, bir gerekçesi var kuşkusuz. Açıkça belirtilmese de Lübnan iç savaşını merkeze alan bir roman bu. Bütün mazeretleri, haklılık paylarını, çaresizlikleri, açıklamaları bir kenara iterek bizzat savaşı ve savaşan tarafları mahkûm eden, savaş karşıtı bir roman sonuçta. Savaşın çok boyutlu bir kirlenme, kırılma ve savrulma yarattığını; sürekli genişleyen kötülükler ve düşmanlıklar ürettiğini, bu durumun savaşmaktan kaçınan insanlara bile bulaştığını söyleyen ve bu eksende bir arkadaş grubunun savaş öncesi ve sonrası durumunu ele alan bir roman Doğu’dan Uzakta.

dogudan_uzakta1.jpgBu noktada, öncelikle, tarihî bilgilerimizi tazelemekte yarar var: Öteden beri farklı etnik kimlik ve dinlere mensup toplulukların yaşadığı bir yerdi zaten Lübnan. Fakat siyasi ve toplumsal uzlaşmazlıkların görünürlük kazanması, Osmanlı Devleti’nin bu coğrafyadaki hâkimiyetini kaybetmesiyle başladı. Fransa’nın manda yönetimi vasıtasıyla elde ettiği ayrıcalıklar, 1946’da Fransız askerlerinin ülkeyi terk etmesiyle son buldu. “Soğuk savaş” dönemi ülkeyi ciddi şekilde etkiledi ve 1958’teki siyasi kriz ancak ABD’nin Beyrut’a çıkarma yapmasıyla sona ermişti. Daha önce -1948’de- Filistin’deki Arapları korkutarak, göçe zorlayarak, katlederek İsrail’in kurulması bölge için zaten bir dönüm noktası olmuş, civardaki bütün ülkeleri ve halkları bir şekilde etkilemiş ve dış destekli bir ölüm makinesinin ardı arkası gelmeyecek dehşetine tanıklık etmeye başlamıştı. Süreç içerisinde yüz binlerce Filistinli mültecinin Lübnan’a yerleşmesi –ki Filistinli mülteciler 1976-90 yılları arasında nüfusun %35’ini oluşturuyordu- dinî kamplaşmaları ve çatışmaları artırdı. Silahlı FKÖ gerillalarının ülkeye girişi ciddi siyasî sorunlara neden oldu. FKÖ’nün gelişi ve Filistinli mültecilerin silahlanmaya başlaması, farklı gruplar arasındaki sürtüşmeyi hızlandırdı. 1976’da çoğunluğu Müslümanlardan oluşan Lübnan Cephesi ve Ulusal Komite arasında çatışmalar başladı ve kısa bir süre sonra Arap Ligi ve Suriye arabuluculuğa girişti. Filistinli-Lübnanlı çatışması daha çok Güney Lübnan'da yoğunlaştı. FKÖ burayı 1969 yılından beri kontrol ediyordu. “Kahire Antlaşması”nın imzalanmasıyla birlikte örgüt bu bölgeden çekildi. 1974’te Lübnanlı Falanjistler ile Filistinliler arasındaki çatışmalar artış gösterdi. Müslümanlarla Hıristiyanlar arasında Ekim 1976’ya kadar devam edecek bir iç savaş çıktı. Lübnanlı Hıristiyanların çağrısı üzerine Mayıs 1976’da binlerce Suriye askeri savaşı durdurmak bahanesiyle Lübnan’a girdi. Arap ülkeleri, Ekim 1976’da Riyad ve Kahire’de yaptıkları toplantıların ardından 30 bin barış gücü askeri gönderme kararı alarak kalıcı ateşkes sağladılar. Ancak mahalli çatışmalar yer yer devam ediyordu. Dürzî lider Kemal Canbolat’ın Mart 1977’de öldürülmesi, İsrail’in 1978 yazına doğru Güney Lübnan’ı işgal etmesi, Suriye askerleriyle Hıristiyanlar milisler arasında çatışmaların başlaması gerginliğin bitmediğini gösteriyordu. 80’li yıllarda hem Suriye birlikleriyle Hıristiyanlar milisler hem de Şii Emel hareketiyle Filistinliler çatışmaya devam ediyordu. İsrail, büyük bir hava bombardımanının ardından Haziran 1982’de Lübnan’ı işgal etti. Falanjistler ve Maruniler de İsrail’e destek verdiler. 16-17 Eylül’de İsrail birlikleri ile Falanjistler, Sabra ve Şatila kamplarında yaşayan binlerce Filistinliyi katlettiler. Bu süreçte birçok cumhurbaşkanı ve başbakan da öldürüldü. 1989 yılında “Taif Antlaşması” imzalandı ve çatışmalar büyük oranda sona erdi. Mart 1991’de Lübnan Parlamentosu bir af kanunu çıkardı ve tüm siyasî suçlular serbest kaldı. Mayıs 1991'de, çoğunluğu Hizbullah militanlarından oluşan silahlı güçlerle Lübnan Ordusu tekrar kuruldu. Bu arada şiddet az da olsa hâlâ devam ediyordu. Savaş sonrası dönemde Suriye'nin Lübnan üzerindeki baskısı arttı ve Hıristiyan liderler sürgün, suikast veya mahkûmiyet yoluyla siyaseten tasfiye edildiler. Yaklaşık 4 milyon nüfuslu ülkede çok sayıda Filistinli hâlâ çeşitli kamplarda yaşamakta, İsrail birliklerinin püskürtülmesine rağmen tedirginlik hâlâ devam etmekte, hassas dengelere dayalı politikalar eşliğinde kargaşa ve katliamlar sık sık gündeme gelmektedir.

Maalouf, bu romanında temel noktalarına değindiğimiz bu iç savaşın getirdiği yıkımlara ve Ortadoğu coğrafyasının yaşadığı kültürel, tarihsel ve toplumsal sorunlara dair çarpıcı gözlemlere de yer veriyor. Aslında en iyi bildiği şeyi yapıyor: Doğu’yu, Doğu’nun en ilginç, hareketli ve acılı bölgelerinden biri olan kendi ülkesini, kendisi gibi birçok yönden “Ârafta kalmış bir ülke” özelliğine sahip Lübnan’ı anlatıyor son kertede. Romanın başkahramanı olan ve yazarına çok benzeyen Adam’ın geçmişini okuyormuş gibi gözüksek de kaderi pek değişmeyen bir ülkenin parçalanmış hikâyelerini içeriyor anlatılanlar.

Amin Maalouf, günümüzün romanını yazmakta zorlanan bir yazar sanki. Sürekli uzak ya da yakın geçmişe yönelerek kuruyor yapıtlarını. Bu romanı da öyle; bir üst anlatının içinde sayfalarca süren notlar, günlükler eşliğinde ilerliyor roman. Romanın kahramanı Adam, iç savaş nedeniyle genç yaşta ülkesini ve arkadaşlarını terk edip Fransa'ya yerleşmiş bir tarihçi. Amin Maalouf'un kendisi aslında. Lübnan'dan Fransa'ya göç eden Maalouf, romanda bir kere bile Beyrut ya da Lübnan adını kullanmıyor. Bu, ilginç ve düşündürücü bir durum kuşkusuz.

“Atilla” üzerine bir kitap yazma arifesindeki bir tarihçi olarak -aslen Arjantinli sevgilisi Dolores’le birlikte- Paris’te yaşayan ve üniversitede ders veren Adam, yıllardır uzak durmaya çalıştığı memleketinden gelen bir telefonla ikircikli, karmaşık bir ruh hâli içine giriyor. Ölmek üzere olan arkadaşı Murad, eşini de devreye sokarak onu son bir kez görmek için arıyor. Birçokları ülkeyi terk ederken memleketinde kalan, bu arada çeşitli kirli işlere ve iç savaşa da bir ölçüde bulaşan, politikaya atılıp bakanlığa kadar yükselen Murad’a yönelik kızgınlığını yıllarca alt edememiş biri Adam. Eskiden en yakın arkadaşı olan Murad'ın ölüm döşeğinde olduğunu bildiren bu haber üzerine epeyce tereddüt yaşadıktan sonra, Dolores’in de teşvikiyle yola koyulan Adam, memleketinde iç savaşın birbirinden ayırdığı üniversite dönemindeki yakın arkadaşlarının hatıralarının ayak izine basacağı, sonunda da onlarla bir araya geleceği 16 gün geçiriyor. Ölmeden önce arkadaşını göremeyen fakat Paris’e de dönmeyen ve yaşadıklarını düzenli olarak kaydeden Adam, bir taraftan memleketinin geçirdiği değişimi ve yakın dostlarının yaşamlarındaki gelişmeleri öğrenirken, bir taraftan da çok uzun süredir kendine sormaya çekindiği ülkesi ve hayatı ile ilgili sorulara da yanıt aramaya başlıyor.   

Romanda, Adam’ın gözlemleri ve roman içi öyküleri ile Lübnan iç savaşının o çok dinli ve kültürlü ülkeyi nasıl harabeye çevirdiği, bir acılar ve savrulmalar yurdu hâline getirdiği çarpıcı ayrıntılarla, betimlemelerle, farklı portrelerle anlatıyor. Müslüman, Hıristiyan ve Musevi toplumların iç içe yaşadığı Lübnan’da geçmişin izlerini, dostlarından kimisi dünyanın en büyük inşaat şirketinin sahibi, kimisi otel işletmecisi, kimisi Pentagon görevlisi kimisi de kendisi gibi yazar ve akademisyen olmuş kahramanların uzun hesaplaşma anlatılarıyla arıyor yazar. Üniversitedeyken ‘Bizanslı’ dedikleri bir grup kuran ve 25 yıl içinde dünyanın farklı yerlerine savrulan kişiler bunlar. Adam, kimi Brezilya’da, kimi Amerika’da kimi de ülkesindeki bir manastırda olan eski arkadaşlarıyla iletişime geçiyor ve hepsini Murad’ın anısına ve eşi Tania’nın ricası üzerine bir araya getiriyor. Böylece roman kolektif bir geri dönüş ve geçmişle yüzleşme boyutu kazanıyor.

Edebi kurgu içine serpiştirilmiş çeşitli siyasal ve düşünsel aktarımların, roman boyunca okuyucuyu anlamaya, düşünmeye, kendi düzleminde tartışmaya çağırdığını da yeri gelmişken belirtmek lazım. İçine devasa bir tarih, sosyoloji hatta psikoloji evleği geçirilmiş bir roman sonuçta Doğu’dan Uzakta. Adam başta olmak üzere romanda kendisine konuşma imkânı, fırsatı verilen herkes hem bir sorgulama yapmaya hem de kendisini aklamaya çağrılıyor sanki. Kendi tutumunu ve tercihlerini anlamlandırabilmek, kendi yaşayışına bir iç bütünlük sağlayabilmek için aldığı kararların doğru olduğunu düşünüyor romanın kişileri ve bunu kendilerince kanıtlamaya koyuluyorlar. Kanlı bir savaşta temiz kalmanın mümkün olmadığını da vurgulayan Maalouf, birçok kitabında yaptığı gibi “yüksek amaçlar”ı, “din” ve “ideolojiler”i de usturuplu bir şekilde sorgulamaktan geri durmuyor elbette. Bu coğrafyada yaşayan herkesin sormaktan kaçınamayacağı sorular eşliğinde “gidenler”e de değiniyor “kalanlar”a da. Seçilen isimlerde, ülke adlarında, tarihi kişiliklerde hep sembolik bir taraf olduğu da akla gelmiyor değil. Aynı zamanda her düşünceye, inanca, temsilciye hem hakkını verdiğini hem de haddini bildirdiğini düşünüyor kendince. Daha önce Ölümcül Kimlikler ve Çivisi Çıkmış Dünya adlı düşünce kitaplarında tartıştığı birçok konuyu, etkili cümle ve pasajlar eşliğinde romana yedirdiği de bir gerçek. Atilla ilgili şu cümleler dikkat çekici söz gelimi: “O, göçmenin ilk örneğidir. Ona, ‘Artık bir Roma yurttaşısın.’ deselerdi, bir togaya sarınır, Latince konuşmaya başlar ve imparatorluğun silahlı kuvveti olurdu. Ama ona ‘Sen bir barbar ve dinsizden başka bir şey değilsin.’ dediler ve o da ülkeyi yakıp yıkmaktan başka bir şey düşünemez oldu.”

Üzücü bir sonla, birçok insanın öldüğü ve yaralandığı bir kaza ile bitiyor roman. Maalouf; kahramanlarını epeyce tanıtıp konuşturduğuna emin olduktan sonra, bir romancı hilesine başvurarak Adam’ı tıbbi donatımlı bir uçakla tekrar Paris’e göndermiş, Doğu’dan kurtarmış oluyor böylece.

“Doğu’dan Uzakta”; arada / ârafta kalanların hatta daha doğru bir belirlemeyle dışarıya çıkan, dışarıda kalmayı tercih edenlerin romanı. Sonuçta yeni bir hayat kurabilen, her gün ayakta kalma mücadelesi vermek zorunda kalmayan, rahat yaşama olanağına kavuşan,  cepheyi ve ülkeyi terk eden, gidebilecek bir yer bulabilen insanların romanı.

Gazze’de, Filistin’de, Suriye’de olduğu gibi içeride, cephede / ülkede kalan yahut yaşayabilmek için her gün büyük bir savaşım veren, zor olanı seçen, direnen, yakınları katledilen, tecavüze uğrayan, açlık ve yoklukla boğuşan, göç ettiğinde bile korkuyla, ölümle burun buruna kalan insanlarsa bırakın romanı, soğuktan korunabilecekleri bir battaniye ve ekmek yapacak bir çuval un bile bulamıyorlar çoğu zaman. 

HABERE YORUM KAT

3 Yorum