1. YAZARLAR

  2. M. HASİP YOKUŞ

  3. Bir yanılsama hikâyesi: Rojava devrimi
M. HASİP YOKUŞ

M. HASİP YOKUŞ

Yazarın Tüm Yazıları >

Bir yanılsama hikâyesi: Rojava devrimi

21 Ocak 2026 Çarşamba 14:46A+A-

Suriye devrimi gerçekleştikten sonra bütün gözler PYD ile Suriye hükümeti arasındaki muhtemel gelişmelere, mevcut çelişki ve ihtilafların seyrine çevrilmişti. Fakat mamafih uzunca bir süredir devam eden mutabakat arayışı yerini sıcak çatışmalara bıraktı.

Suriye hükümetiyle PYD arasında Halep’in Şeyh Maksud ve Eşrefiye mahallelerinde başlayan çatışma; bu söz konusu iki mahalle dâhil PYD’nin Rakka ve Deyrezzur’dan çıkarılmasıyla neticelendi. Hâlihazırda çatışmalar Haseke sınırlarına dayanmış durumda.

Aslında bu sonucun gelmekte olduğunu görmek için kâhin olmaya gerek yoktu. Sahici bir toplumsal zemine değil; konjonktürel ittifaklara, dış desteğe ve ideolojik hamasete yaslanan her yapı gibi PYD’nin inşa ettiği güç de bir balondu ve balonlar eninde sonunda patlar. Bugün Halep’ten Haseke sınırlarına uzanan gelişmeler, bir askeri yenilgiden çok, bir yanılsamanın hikâyesidir.

Bölgedeki gelişmeleri yakından takip edenler açısından bu sonuç sürpriz değildi. PYD, devrim sürecine pek bir katkı yapmadan kurduğu bazı ittifak ilişkileri neticesinde kendi fiziki güç ve kapasitesinin çok üzerinde bir alanı tahakkümü altına almış, bunun verdiği özgüvenle maksimalist taleplerinden ödün vermiyordu.

Suriye devriminin ardından PYD ile Şam yönetimi arasındaki ilişki; PYD kanadında açık bir düşmanlık, Şam yönetimi kanadında da sabır ve ertelenmiş bir hesaplaşma üzerine kuruluydu. PYD, devrim sürecine belirleyici bir katkı sunmadan; ABD öncülüğündeki ittifak, IŞİD’le mücadele gerekçesi ve bölgesel kaosun sunduğu fırsatlar sayesinde kendi kapasitesinin çok ötesinde bir alanı kontrol etmenin sağladığı avantajlara bel bağlayarak sahadaki gerçek karşılığının çok üstünde taleplerde bulunuyordu.

PYD açısından Halep’in Şeyh Maksud ve Eşrefiye mahalleleri yalnızca askeri mevziler değil; “adem-i merkeziyet” adı altında dayatılan parçalı Suriye tasavvurunun en uç direniş noktalarıydı. Nüfusunun ezici çoğunluğu Arap olan Rakka ve Deyrezzor’u, bu bölgelerdeki enerji kaynaklarıyla birlikte elinde tutmanın verdiği özgüvenle, merkezî devlet yapısının fiilen tasfiyesini hedefleyen bir siyasi ajandayı zorlamaya başladı. Geçtiğimiz yılın Mart ayında Şam’la imzalanan mutabakatın çeşitli bahanelerle askıya alınması da bu stratejinin bir parçasıydı. PYD, Suriye’de kaçınılmaz bir iç savaş senaryosuna yatırım yapıyor; olası bu çatışma ortamında elindeki imkânları kalıcı bir kazanıma dönüştürmeyi hesaplıyordu.

Ancak sahadaki gerçeklik, bu hesaplarla örtüşmedi. Güney Suriye’de ve sahil bölgelerinde yaşanan sınırlı provokasyonlara rağmen “beklenen” büyük iç savaş bir türlü gerçekleşmedi. Zaman, PYD’nin lehine değil aleyhine işlemeye başladı. Şam yönetimi, ertelemiş olduğu hesaplaşmayı adım adım sahaya taşırken; Halep’te başlayan operasyonların Haseke sınırlarına kadar uzanması, PYD’nin şişirilmiş güç algısının da fiilen sonu oldu.

Her ne kadar bazı çevreler ısrarla “Demokratik Suriye Gücü” tabirini kullanmayı tercih ediyor olsa da bu kavram sahici bir toplumsal gerçekliğe tekabül etmiyor. Farklı etnik ve dini unsurların gönüllü ve eşit birlikteliğini ima eden bu “demokratik” çatı, başından itibaren arızi şartların ürünü olarak ortaya çıkmıştı. PYD, yıllardır kontrolü altında tuttuğu bu bölgelerde ne ortak bir siyasi irade üretebildi ne de bu insanların zihninde bir meşruiyet inşa edebildi.

PYD sahip olduğu sol/seküler ideolojik kodlar sebebiyle Kürtleri de temsil etmiyor. Nitekim PYD’nin çekildiği veya çıkarıldığı bölgelerde yaşayan Kürtlerin önemli bir kısmının bu gelişmeleri memnuniyetle karşılaması, bu temsil iddiasının ne kadar çürük olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. “Kürtler katliamdan geçiriliyor” söylemi temelsiz bir propagandadan ibarettir. Taşlar yerine oturdukça, her toplumsal kesim kendisine ait olmayan dayatılmış kimlikleri büyük bir mutlulukla muhatabının suratına geri fırlatıyor.

Halep’te başlayan operasyonların kısa sürede Haseke sınırlarına dayanması, yalnızca askerî bir çözülmenin değil; aynı zamanda PYD’nin inşa ettiği Rojava devrimi algısının da çöküşünün simgesidir. Uzun süre ABD’nin teknolojik desteği, eğitimli birlikler ve uluslararası meşruiyet söylemiyle beslenen bu “devrim” balonu, sahici bir zemin üzerine inşa edilmediği için hızla söndü.

Kürt ulusalcıların tepkilerine bakılırsa bu sonuç karşısında büyük bir şaşkınlık yaşadıkları görülüyor. Bu çapta bir hezimet beklemiyorlardı. Zihinlerinde “Rojava devrimi” adıyla büyük bir ütopya inşa edilmişti. ABD’nin teknolojik desteğine sahip, on binlerce eğitimli askerden oluşan bir gücün, icabında yirmi dört saat içinde Şam’a yürüyeceğine inanıyorlardı. Ne var ki sorun, kiminle işbirliği yapıldığından ziyade, bu işbirliğinden ne beklendiğiyle ilgiliydi. ABD gibi küresel bir gücün, sahadaki taşeron ilişkilerini ilkesel sadakat zemininde yürüteceğini varsaymak, başlı başına bir yanılsamaydı.

Bugün yaşanan hayal kırıklığının temelinde de bu yanılsama yatıyor. Sanki ABD ilk kez yarı yolda bırakmış, ilk kez vefasızlık yapmış gibi büyük bir şaşkınlıkla tepki veriliyor. Oysa ABD’nin sahadaki taşeronlarla ilişkisi, hiçbir zaman ahlaki ya da duygusal bir bağlılığa dayanmadı. IŞİD gardiyanlığı mukabilinde kurulan işbirliğinin kalıcı bir siyasi statüye dönüşeceğini düşünmek, güç ilişkilerinin doğasını baştan yanlış okumaktı.

Sonuç olarak ortada çöken bir devrimden çok, baştan itibaren ütopyalarla beslenen bir hayalin enkazı bulunuyor. “Rojava devrimi” adıyla kutsanan bu ütopya; gerçeklikten yoksun bir tahakküm, konjonktürel ittifaklara yaslanan bir güç algısı ve dış desteği kalıcı sanan bir siyasal aklın ürünüydü. Sahici olmayan temsil, sahici olmayan ittifaklar ve sahici olmayan güç, kaçınılmaz olarak sahici bir çözülme üretti.

Kürt ulusalcılar, hiçbir zaman Suriye’nin gerçek evlatlarıyla iyi niyete dayalı bir ittifak arayışına girmedi. Aksine, bu devrim kahramanlarını sistematik biçimde “cihatçı çeteler” diye aşağılamayı ve dışlamayı tercih ettiler. İdeolojik körlüğün beraberinde getirdiği bu üstenci bakış, kendisini dokunulmaz zannediyordu. Bugün yaşananlar bir tesadüf ya da dış ihanet değil; toplumsal zemini hesaba katmayan, kardeşliği küçümseyen, realiteden kopuk bir siyasal aklın kaçınılmaz iflasıdır.

YAZIYA YORUM KAT

3 Yorum