1. YAZARLAR

  2. Yıldız Ramazanoğlu

  3. 'Anne' dili ile 'ana' dil arasında...
Yıldız Ramazanoğlu

Yıldız Ramazanoğlu

Yazarın Tüm Yazıları >

'Anne' dili ile 'ana' dil arasında...

11 Ocak 2011 Salı 14:47A+A-

Çocukluk, yetişkinlik günlerimizin gizli şifresidir aslında. Ali Çolak'ın Edebiyat Ortamı dergisinin 8. sayısında çıkan Hangi Resmime Baksam Ben Değilim yazısında söyledikleri gibidir bir bakıma. Çocukluğu olmasa insanı ne teselli edebilir diye başlar söze.

Gerçekten de duruma göre o engin zamandan güzel anları bulup çıkarır şimdiye getirir hayalen yeniden yaşarız şifa niyetine. Bazen de yaşanan kötü olayları sonuçlarıyla birlikte hatırlayıp bir kez daha gereken dersi çıkarma yoluna gideriz. Yazan biri için yerini sadece kendisinin bildiği, gerektikçe çıkarıp kullandığı saklanmış bir küp altın gibi kıymetlidir çocukluk. Çolak der ki: Biricik cennet varsa yeryüzünde o da çocukluğumuzdur. Acıları yoksunlukları olsa bile. Orası yalnızca bizim görebildiğimiz sinema perdesidir. Aynı filmi parça parça bir ömür boyu seyreder dururuz.

Çocukluk bazen de ölümcül anıların yurdudur. Politik bakışı, siyasi çıkarları bir yana bırakıp sadece yürekte olanlara odaklansak görürüz ki dil kalabalıkların değil, bir tek insanın dilidir özde. İşte o zaman gözümüzdeki evhamların kuşkuların vehimlerin oluşturduğu perde kalkar ve vesveselerden meydana gelen anlamadığını yok etme yok sayma duygusu bir de bakarız bulut gibi dağılıp gider.

BİZ TÜRKLER NE DÜŞÜNÜRÜZ?

Birçok Kürt'ün Türkçe öğrenme sürecinin ne kadar da şiddet ve baskı dolu olması biz Türklerin canını neden yakmaz, içimizi kanatmaz? Her zaman sert polemiklerin bölünme kargaşasının içinden tanıdığımız Osman Baydemir mesela.

Radikal Gazetesi'nden Ertuğrul Mavioğlu'na verdiği mülakatta içtenlikle anlattığı çocukluğunu okuyunca gözümden bir perde daha kalktı diyebilirim. (15-16 Aralık 2010) Dibe kadar inme, sonra birlikte yukarı tırmanma duygusu yarattı. Ailesinin pamuk tarlasında çalışırken onu "saflara katılmaya" çağıran arkadaşı Sait'le arasında geçen uzun sessizliğin içindeki kıvılcımları çarpışmaları ateşi ve suyu görmeli. Sonra "düzovada özgürlük" arayışını sürdürme kararına kulak vermeli. Türkçeyi aksansız konuşan biri olarak hangi süreçlerden geçti acaba?.. Diyarbakır'ın bir köyünde doğup büyümüş okula başlamış bir gencin dünyaya açıldığı Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi macerası sonra. Şiddetin yarattığı tekinsiz ortam yüzünden gidilen İzmir'de denizle ilk karşılaşma. Uçsuz bucaksız suyun emniyetsizlik duygusu yaratması. Beş buçuk yaşında zemini mozaik kaplı ve tertemiz olduğundan, saygı seli içinde ayakkabılarını çıkararak girdiği sınıfta, 'ne güzel kokuyor, keşke annem olsaydı' dediği öğretmeninden Türkçe uğruna gördüğü şiddet, orta sona kadar dile nüfuz etmekte çektiği sıkıntılar.. Kürtçe kullanımı yüzünden ilkokulda yediği tokatlardan sonra, belediye başkanı olunca da yine aynı sebepten yargıyla boğuşmaya başlamış Baydemir. Yuvaya giden kızının Kürtçe konuşmayı reddettiğini söylüyor. "Bunu Türk halkının anlamasını rica ediyorum" diyor, "evladıma dilimi öğretemiyorum, bu dil bölecek derken ölecek".

Mardin'in Mazıdağı ilçesinin Duraklı köyünde doğup, ilkokula kadar Türkçe bilmeyen, şimdi bu dilde insanı alıp götüren denemeler yazan Nihat Dağlı da çocukluğuna, gizli hazinesine dair ilk kez konuştu bilebildiğim kadarıyla. Dünyabizim.com'da şair Nureddin Durman'ın sorularını cevaplarken bize yetmişli yıllardaki köyünü gaz lambasının ışığında geçen kısık konuşmalar, kavak ağaçlarının uğultusu, gökyüzünde ışıldayan bolca yıldız olarak tanımlamış. Paranteze alınmış dillerim dediği diller, içine doğduğu Kürtçe, köyün camisinde sökmeye çalıştığı Elifba, bir süre sonra okullu olunca karşılaştığı Türkçe. Evdeki yazılı tek metin Allah'ın kelamı idi, diyor. Bu dil dinî duyarlılıklar içinde temrinler olarak yerini almış hayatında, ama anne ve babasının bilmediği, içine doğmadığı Türkçeyi öğrenme mecburiyeti bir çatışma konusu olmuş.

Okul dışında Kürtçe konuşanları öğretmene bildiren bir arkadaşlarından söz ediyor ki, kısa zamanda Türkçeyi öğrenmeleri için de olsa ne kadar yaralayıcı iz bırakacak bir uygulama bu. "Türkçe sadece konuşmaya çalıştığım bir dil değildi, aynı zamanda kendisinde yazmayı öğrendiğim bir dildi. Bu benim için ilkti... Farkında değildik ama içine doğduğumuz gerçekliğin içinde kurmaca bir gerçeklik kuruyorduk. Ve tabii ki, bu kurmacanın gerçekliğimizi paranteze alacağını bilmiyorduk. Okuduğum yazar ve düşünürlerin çocuklukları evlerindeki kitaplıkların gölgesinde ve ışığında geçmiş. Benim ise hiç kitaplığım olmadı. Çocukluğumda şu yazarları okudum diyemiyorum, çünkü kendisiyle okuyabildiğim bir dilim yoktu. Anne dilim olan Kürtçe ile konuşabiliyordum ama bu dilde bir şeyler okumam mümkün değildi. Yazıdan sürgün olmuş bir dildi annemin dili".

Bütün engellemelere rağmen Kürt dilinde güçlü bir edebiyat var. Şiir de hikâye de roman da yazılıyor. Hece Öykü dergisinin Aralık Ocak 2010/2011 sayısında Çağdaş Kürt Öykücülüğü dosyası yapması her türlü takdire şayan. Böyle çalışmalar umut veriyor. Dosyada birbirinden güzel Kürtçe öyküler Türkçeye kazandırılmış. Kendi dilinde yazan kardeşlerimizin duygularını çok daha güçlü bir yaratıyla ifade edebildiklerini kavrıyor insan. Amin Maalouf'un ana dilinin Arapça olmasına rağmen eserlerini Fransızca yazması, Feridun Zaimoğlu'nun Almancanın şairi olması gibi elbette birçok Kürt de yazı dili olarak çok daha iyi nüfuz ettiği Türkçe ile yazmakta ama bu tamamen tercih meselesi olmalıydı, baskıların asimilasyonun bir parçası değil. Öykülerde çocukluk üzerine kazı yapılması ve canlı intibaların aktarılması çok önemli. Çocukluğunun hissiyatını insan ancak çocukluğunun diliyle aktarabiliyorsa bunu kimse alamaz bir Kürt edebiyatçının elinden.

"İNSAN OLMAK VE KALMAK DERDİ"

Hikâyelerde engin çocukluk halleri iyi ki anlatılmış. Bizi zenginleştiren tecrübeler. Dengbejlerde yeşeren anlatı geleneği 'şevberk' denilen gecelerde üslup kazanmış. İlk roman ve hikâyelerin yaratıcılarına çirok-bej (hikâye anlatıcısı) mi yoksa çirok-nivis (hikâye yazarı) mı denmesi gerektiği belirlenemiyordu diyor Ayhan Geveri, Kürt öykücülüğünü anlatırken. Modern Kürt öykücülüğünün temsilcileri olarak onlarca yazardan söz ediyor ve şimdiye kadar bu tecrübeyi kaçırmış olmamız büyük kayıp. Bu ülkenin hikâyesini hepimizin başından geçenleri yazıyorlar çünkü, kim olduğumuzdan söz ediyorlar. Dergide hikâyeleri yayımlanan Selman Dilovan, dua ve beddua arasında gidip gelen Gül Ana'yı anlattığı öyküsünde hiç bilemeyeceğimiz bir dünyada gezdiriyor bizi. Hesenê Mete'nin Çelişki hikâyesi ise kardeşler arasında içten içe yaşanan ama adı bir türlü konamayan gerilimlerin açtığı yaraları anlatıyor ki dünyanın neresinde okunsa karşılık bulacak evrensel bir öykü. Çocuklukta adalet duygusunun nasıl kurulup yıkılabileceğine dair ipuçlarıyla dolu. Roşan Lezgin'in hikâyesi Baba ise bölgede yaşanan şiddeti tek bir sayfada özetleyen bir kısa hikâye, belki de şiir. Murad Canşad'ın Bostan hikâyesine gelince, Anadolu'nun doğayı doğuşuyla aynı anda bilmeye başlamış bir çocuğunun bizi toprakla buluşturması, çıplak ayak yürütmesi sanki. Babasıyla abisinin başına gelen devlet şiddetinin ortasında ailesine sahip çıkan on yaşındaki bir erkek çocuktan Güneydoğu gerçeğini en yalın ve berrak biçimde öğrenmek mümkün. Toprağını yılmadan korkmadan şevkle çapalayan sulayan, arkı kazıp kurumuş yapraklardan otlardan taştan çakıldan temizleyen bir hayat ağacı. Ayrıca Hatice Mollakendi'nin, Ayhan Geveri'nin, Husein Muhammed'in, Silemân A'nın yürekten gelen öyküleri. Bu hikâyeler bilinmeden, tek tek canlara, yürekte olup bitenlere dokunmadan nasıl siyaset yapılabilir ki zaten.

Son sözü Nihat Dağlı'ya verelim biz: "Ben hâlâ yolda, bir tarafları acıyan, acılarına şifa arayan bir yolcuyum. 'Anne dilim' Kürtçe ile 'ana dilim' Türkçe arasında bir yeryüzü vatandaşıyım. Sosyolojinin dayattığı kimliklerin ve dünyanın insana vatan olmadığını fark etmiş bir Ademoğlu'yum. İnsan olmak ve insan kalmak derdindeyim."

ZAMAN

YAZIYA YORUM KAT