HAKSÖZ HABER
Bu sözler, Karabağ zaferine giden süreçte Türkiye’nin bütün gücüyle verdiği desteğin neden üstünün örtülmeye çalışıldığını hatta Türkiye’nin verdiği desteğe yönelik nankörlüğe varan tepkinin ardından acaba hangi saikler olduğu sorusunu akıllara getirdi.
Türkiye, savaş öncesinden itibaren Azerbaycan ordusuna eğitim, teknoloji ve askeri doktrin alanlarında yıllarca destek verdi. Türkiye’nin ürettiği SİHA’ların savaşta oynadığı rol ise uluslararası düzeyde de yankı buldu. Karabağ’da kullanılan SİHA’ların Kanada menşeli WESCAM sensörlerinin bulunduğuna ilişkin gelişmelerin ardından Kanada, Türkiye’ye yönelik bazı ihracat izinlerini askıya aldı ve daha sonra iptal etti.
Acaba Aliyev yönetimi Karabağ Savaşı’nda en ön saflarda savaşan, yüzlerce Suriyelinin bölgeye getirilmesini kendi başarısı olarak mı görüyor?
Dolayısıyla sadece bu örnekten yola çıkacak olsak bile bugün Azerbaycan Cumhurbaşkanı’nın “Tek başımızaydık” demesi, vicdan sahipleri tarafından bakıldığında ciddi bir vefasızlık örneği sergilemektedir. Aynı zamanda Türkiye’nin desteğini yalnızca “parası ödenmiş silahların satışı” olarak değerlendirmek, Ankara’nın üstlendiği siyasi ve ekonomik bedeli görmezden gelmek anlamına geliyor.
Erdoğan’ın Karabağ açıklaması sonrası kırılma
Türkiye-Azerbaycan ilişkilerindeki gerilimin önemli dönüm noktalarından biri, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 2024’te İsrail’e yönelik açıklamasında Karabağ’ı örnek göstermesi oldu.
Erdoğan’ın “Karabağ’a nasıl girdiysek, Libya’ya nasıl girdiysek, aynısını yaparız” sözlerinin ardından Azerbaycan siyasi elitlerinin tavrını 180 derece değiştirdiği görülüyor. Bu tarihten sonra iki ülke arasında örtülü ancak derin bir gerilim ve çatlak oluştuğu, söz konusu çatlağın Aliyev’in son açıklamasında en üst perdeden, “parasını verdik aldık” nankörlüğüne kadar vardığını görüyoruz.
Normalleşemeden korkan diktatörlük
Bugün Aliyev’in “tek başımızaydık” sözleri, Türkiye ile arasındaki kırılmanın derinleştiğini ve aynı zamanda Azerbaycan yönetiminin iç kamuoyuna yönelik kendini olduğundan güçlü göstermek istemesinin bir yansıması olarak okunabilir. Halihazırda içerde kısıkta olsa muhalif bir sese tahammül gösteremeyen Sovyet kalıntısı bir rejim olarak hayatını idame ettiren bu baskıcı yönetim Azerbaycan halkına yönelik korku ve baskıyı artırarak devam ettiriyor.
Aliyev diktatörlüğünün korkularının bir diğer sebebi de Türkiye ile Ermenistan normalleşmesinin neticesinde dış tehdit paranoyasıyla halkını baskı altında tutamayacağını düşünmesi olabilir. Nitekim dış tehdit paranoyasının devam ettiğinin delili olarak; kurultaydaki konuşmasında savaşın bitmesine ve Ermenistan tarafından Azerbaycan’a yönelik düşman siyaseti güdülmemesine rağmen Aliyev’in Ermenistan’a yönelik çok sert ifadeler kullanmasında da görebiliriz.
İsrail’e dost mazlumlara düşman
Azerbaycan’ın İsrail’le kurduğu yakın ilişki, Türkiye açısından artık görmezden gelinemeyecek bir başka çelişkiyi ortaya koyuyor. Karabağ Savaşı’nda Türkiye’nin siyasi, askeri ve teknolojik desteğini arkasına alan Bakü yönetiminin bugün İsrail’le ilişkilerini giderek derinleştirmesi, şu soruyu sormamıza sebep oluyor, Karabağ’da yanında duran Türkiye’nin desteği neden unutulurken, o süreçte aynı desteği vermeyen İsrail’le ilişkiler neden bu kadar ileri taşınıyor?
Bu tartışma, Azerbaycan’ın İsrail karşısındaki tutumuyla da gündeme geliyor. Netanyahu’nun BM Genel Kurulu’ndaki konuşması sırasında birçok ülke salonu terk ederken Azerbaycan temsilcisinin salonda kalması, açıkça Siyonist rejimin desteklenmesi anlamına geliyor.
Azerbaycan’daki başörtüsüne yönelik yasaklar ve ikna odası teşebbüsleri binlerce Müslümanın Aliyev’in zindanlarında unutulmaya mahkum edilmesi ve ülkede Müslümanların topyekün şekilde baskıya uğraması yalnızca Azerbaycan’ın kiminle siyasi ve ekonomik ilişki kurduğu meselesinden ibaret kalmıyor. Aynı zamanda Bakü yönetiminin hangi değerleri öncelediği ve bölgesel meseleler karşısında nasıl bir pozisyon aldığı sorusunu da beraberinde getiriyor.




