1. YAZARLAR

  2. BÜLENT GÖKGÖZ

  3. Tebliğde Usul ve Üslup
BÜLENT GÖKGÖZ

BÜLENT GÖKGÖZ

Yazarın Tüm Yazıları >

Tebliğde Usul ve Üslup

A+A-

Tebliğde Usul ve Üslup Nasıl Olmalı? Diyaloglarımızdaki Eksikliklerimiz Nelerdir?

Tebliğ yalnızca Müslim olmayanları İslam’a davet etmek değildir, Müminleri yeniden Kur’an ile uyarmak, yanlışlara işaret etmek, imanların tazelenmesini sağlamaktır.

Tebliğ, hem akidevi ve ameli tüm İslami doğruları insanlığa aktarmanın aracı hem de kitleler nezdinde Allah-u Teâlâ’nın razı olabileceği toplumsal bir değişimin gerçekleşmesi için namaz, oruç, hacc, zekât gibi tüm Müslümanların ibadi sorumluluğudur.

Dolayısıyla tebliğ, müminlerin hayat içinde temel bir kulluk vazifesidir. İmkânlar, gündemler değişse de tebliğ ve uyarı sorumluluğu değişmez.

Tebliğ çabamızın anlamlı ve etkili olabilmesi için öncelikle tebliğimize kimi neye çağırdığımıza ve hangi konuları gündeme taşıdığımıza dair ‘öncelik’ mesesine dikkat etmek durumundayız.

İslam mesajına kulak veren ve talep eden insanları; fıtratları bozulmamış diğer yandan insani erdemlere önem veren insanları öncelemek tebliğ çabasının ilk etapta somutlaştırması gereken hedeflerindendir. Nahl Suresi 82. Ayette zikrolunduğu üzere müstağnileşmiş, mütekebbirleşen insanlar tebliğin öncelikli hedef kitlesi değildir. Tersine müstağnileşen birey, kurum, devletlerin tutum ve politikaları, Müslümanların tebliğlerinde kamuoyunun gündemine taşımak zorunda oldukları konular olmalı.

Tebliğin öncelikli hedef kitlesinde ayrıcı vasıfları zenginlik, makam, şöhret, cinsiyet, ırk değil samimiyetin, fıtri erdemlerin taşınıyor olması ve mesaja kulak kabartılmasıdır.

Hedef kitlenin belirlenmesi tebliğde nasıl bir üslup ve usulün de izlenmesi gerektiğini ortaya çıkaracak ve hikmetli tebliği çabasının yol haritası da çizilmiş olacaktır.

Tebliğ çabasında öncelikli olarak muhataplarımızın yanlışlarına değil ortak noktalarımıza yoğunlaşmak, güven ilişkisini, kardeşlik bağını güçlendirmeyi hedef almak hikmetli olandır. Yanlış sonsuzdur ancak doğrulara odaklanmak tebliğ çabasını da etkili kılacaktır. Bu yanlışların dile getirilmesinden kaçınmak değil, doğrular üzerinden yanlışların işaretlenmesi olarak düşünülmeli. Önceliğe dikkat etmeden yapılan tebliğ, muhatabımızla aramızdaki güven ve diyalog ilişkisini zedeleme riski taşıyabilir.

Tebliğde Usul

Tebliğ usulü dinamiktir, durağan değil. Muhataplarımızın algısından ortamın imkânlarına dek sürekli ve yeniden tebliğ ilmihalimizin güncellenmesi gerekir.

Tebliğ usulünde dikkat edilmesi gereken temel öncelik; ilmin ve amelin birbiriyle irtibatlı, sımsıkı bir şekilde beraber yürütülmesidir. İlim ya da bilgilenme sürecimiz olmadan tebliğ de olmaz. Peki, bilgilenme ve tebliğ arasında nasıl bir ilişki vardır?

Müslüman şahsiyet için bilginin amacı ne olmalı?

Bilgilenme ve tebliğ sürecimiz eş zamanlı birbirlerini besleyen nitelikte olmalı, tebliğ etmek için ilim talep etmeli, artan ilmimizi de tebliğe zemin kılmalıyız. TaHa Suresi 114. Ayette zikredilen “Rabbim ilmimi artır” duası, tebliğe koşulacak donanım talebidir.

Önderimiz Allah Rasulü’nün “Allah’ım faydasız ilimden sana sığınırım” duasında da ifade olunduğu üzere bilginin; İslami şahsiyeti, kimliği inşa eden ve bu inşa ile eş zamanlı onu şahitliğe/kulluğa taşıyan bir işlevi de olmalı. Rabbimiz, Müddesir Suresi’nin ilk yedi ayetinde Usvet’ul Hasene olan Rasulullah üzerinden tüm müminlere, temel bir sorumluluk çerçevesi çizmekte. Çizilen bu çerçeve aynı zamanda tebliğ sorumluluğumuzun da özetidir aynı zamanda.

1)Ey Örtüsüne Bürünen,

2)Kalk ve uyar,

3)Rabbinin büyüklüğünü dile getir,

4)Elbiseni temizle,

5)Çirkin davranışlardan uzak dur,

6)Yaptığın iyiliği çok görüp başa kakma,

7)Rabbin için sabret.

Yani bilgi, müminlere adeta Kitab’ın özetlenmiş bu ayetlerinde vurgulanan hasletleri kazandırmalı. İçe kapanık, bireysel yaşantılarımızı örtüye bürünme olarak tasvir edersek bilgi; yüzümüzü topluma, kitlelere, çevremize, kamuya yöneltmeli. Bilgi, birey olarak Müslümanlığa dâhil olan şahsiyeti sorumluluklarını ifa edebileceği, hakkı ve sabrı tavsiyeleşebileceği istişari birlikteliklere katmalı. Bu vesile ile tebliğ çabasını da başlatmış olmakta. Örtüsüne bürünen ifadesi davete, tebliğe dönük tahrik edici bir vurgu olarak yorumlanabilir, Allah-u Âlem.

Edindiğimiz bilgi bizleri ifsada, zulme karşı kalkıp uyarmaya teşvik etmeli. Rabbimizin bizlere seçtiği en güzel din olan İslam’ı hayatın her alanına taşıma mücadelesi vererek onun ismini tekbir, tebliğ etmiş olabilelim.

Elbisemizi- kimliğimizi milliyetçi, devletçi, millici, demokrat, gelenekçi, batıni, modernist, tarihselci vb. her türlü kirliliklerden arındırıp saf İslami şahsiyeti inşa edebilelim. Kimliğimizi, mesajımızı kirletebilecek her türlü çirkin davranışlardan uzak duralım.

Özgün, tutarlı kimlik, akide ve tanıklıkla yoğrulan tebliğ çabalarımız kitleleri etkileyebilsin.

Adanmış, dava bilincine sahip insanlar olarak yapacağımız amellerin ecrini sadece Allah’tan bekleyelim. İslami mücadelemizde karşılaşacağımız tüm zorluklara da gereğince direnerek sabretmek durumundayız. Çünkü Müslüman birey için bilgi, bedel ödemeyi göze almamız gereken sorumluluğu üstlenmek demektir.

Okumalarımız, Kur’an ve diğer ilmi tüm çalışmalarımız, mektepli-mektepsiz eğitimlerimiz ile edindiğimiz bilgiler, bizleri dinamik mübelliğler olmaya yöneltiyorsa çabalarımızın verimliliğinden bahsedebiliriz.

Tebliğ; Bireyselliği ve Dünyevileşmeyi Engellemeli, Cemaat Olmaya Teşvik Etmeli

Sistematik ve kurumsallaşmış, hayatın her alanını kuşatıp ifsad eden, toplumları cahili değerlere mahkûm eden küresel sistem içerisinde yaşamaktayız. Kimi zaman ulus devletlerin kimi zaman ulus devletlerin hegemonik güçlerini de aşan küresel politikaların ördüğü dünyada Müslümanca yaşamak için dayanışmak tek çözüm yoludur.

Tek başına Müslüman olunabilir ancak tek başına Müslüman kalınamaz. Tebliğ çabası nihai aşamada muhatabımızı Müslüman öbeklerle birlikte hareket etmeye, sorumluluk paylaşımına, fedakârlığa, dayanışmaya kısacası cemaat olmaya yöneltmeli.

Planlı, programlı hedeflerini belirlemiş, imkânlarının farkında olan öbeklerle oluşacak istişari cemaatlerle kitleler uyarılabilir.

“Sizden hayra çağıran, iyiliği (marufu) emreden ve münkerden (kötülükten) sakındıran bir ümmet (topluluk) bulunsun. Kurtuluşa erenler işte bunlardır!” (Al-i İmran/104)

Tebliğ sadece İslami doğruların aktarılması değil, doğruların birlikte paylaşılması ve yaşamlaştırılmasına yönelik bir davet içermeli. Tebliğ biz bilincini aşılamalı. Bireysellikten kurtulamayan kişilerin tebliğleri kuşatıcı olmaktan uzak kalacaktır. Özellikle 15 Temmuz sonrası yaşanan süreçte erozyona uğrayan cemaat kavramımızı daha yoğun şekilde toplum içerisinde gündem etmeli, muhatap olduğumuz insanlarda cemaat olma farkındalığını oluşturmalıyız.

Emri bi’l-ma’ruf ve’n-nehyi ani’l-münker prensibi bütün Müslümanların görevidir. (Al-i İmran/110)

Tebliğ İstişare Ahlakını Geliştirmeli

Cemaat olmayı ve bireyselleşmeyi önlemeyi hedefleyecek tebliğ çabamız; aynı zamanda muhatabımıza birlikte karar alma, fikir alışverişine, müzakereye özetle istişare ahlakını kazandırmayı hedeflemeli. İstişare ahlakı, en basit gündelik hayatımıza dair konularla ilgili durumlardan hayatiyet taşıyan konulara dek geniş bir yelpazeyi içermeli.

Rasulullah bir hadisinde “…ümmetimden abid (ibadet ehli) olanları toplayınız ve o işi aranızda meşveret ediniz. Bir kişinin sözüyle hareket etmeyiniz” buyurmuştur.

İhtilaf Ahlakı Olmadan Tebliğ Olmaz

İhtilaf ahlakı nedir?

İhtilaf, içeriği gereği olumlu ve olumsuz yansımaları içermektedir. İslam müktesebatımız içerisinde amacın aynı, ancak yöntemlerin farklı olmasından kaynaklanan görüş ayrılığı için “ihtilaf”; hem amaç hem de yöntem bakımından birbirlerine karşı olan kişiler arasındaki durumu ifade etmek için “hilaf” tabirini kullananlar olmuştur.

Dinin temel esaslarının anlaşılmasında birliği bozucu, kamplaşmaya yol açan görüş ayrılıkları yasaklanmıştır ve önceki ümmetlerin içerisine düştüğü bu durumdan sakınmaları için Müslümanlar uyarılmıştır. Bununla birlikte ilahî hikmet ve imtihanın bir gereği olarak, farklı şekilde anlaşılmaya ve yorumlanmaya müsait olan tali meselelerdeki görüş ayrılıkları yerilmemiştir. Aksine bu noktada ortaya konan farklı kanaatler bir zenginlik, hayırda yarışmak olarak nitelenmiştir.

Zira Yüce Allah insanları zorunlu olarak tek bir inancı benimseyecek tarzda yaratmamış, böyle bir durumu irade etmemiştir. Bilakis farklılıklar ortaya koyabilecek nitelikte yaratmış, ortaya konacak olumlu eylemleri ise bir imtihan vesilesi olarak takdir etmiştir.

Hz. Peygamber’in “Ümmetimin ihtilafında rahmet vardır” hadisini de bu bağlamda düşünmek gerekir.

Ümmet birliği için siyasal, sosyal sorunlarımızı ön plana almalı, usuli farklılıklar ise zamana ve ilmi düzeydeki çabaların istişari ortamlarda çözülmesini hedeflemeli. Kur’an’ın tek tip yorumu beklenmemeli. Kur’an’ın tek tip yorumunun yakalanarak ümmet birliğinin oluşturulabileceğine dair bir yaklaşım gerçekçi olmadığı gibi. Kur’an’ın farklı yorumlarının olması, Müslümanların anlama başarısızlığı olarak algılanmamalı (oryantalistler). Bu durum beşeri sınırlılıkla ilgilidir.

Vahdet tüm Müslümanların aynı kalıptan çıkmış gibi tek tip düşünceye sahip olması değildir. Farklı düşünceler, farklı yorumlar, farklı anlayışlar olabilir önemli olan bu ihtilafın çekişmeye, didişmeye veya hilafa dönüşmesine mani olabilmektir. İnsanın tabiatı, dilin tabiatı ve zamanın da etkisiyle farklı düşüncelerin ortaya çıkışını zorunlu kılmakta. Rabbimiz her birimize farklı idrak kapasitesi, meziyetler bahşetmiştir. Sahip olduğumuz bilgi birikimimiz, ilimde derinleştiğimiz uzmanlıklarımız farklı olabilir. Bu açıdan farklılıklarımız rahmet olabilir.

Vahdeti sağlama adına Müslümanları bir kalıba dâhil etmek, her konuda tek tipleştirmek rahmet getirmez. Müslümanları sabitesiz bırakmak da hayır getirmez.

İhtilaflar; İslam toplumunu parçalayıcı bir nitelik kazanma­dığı sürece, hiçbir sakıncası yoktur. Ancak tefrikanın sonu rahmet değil, azap getirir. Bugün İslam ümmetinin durumunu da bu açıdan değerlendirmek gerekir.

Dinin asıllarına gölge düşürmeyen bütün ihtilaflar, hayırda yardımlaşmalara ve ümmet bilinciyle zalimlerin karşısında ortak ses vermeye engel teşkil edemez, etmemelidir.

Tebliğin Şartları

Üslup

Mesajın aktarılma, sunulma biçimini üslup olarak tanımlayabiliriz.

Üslubun güzel, kuşatıcı, sevdirici olması şarttır. Muhatabımızı kazanmayı hedeflemelidir.

Doğrular muhatapların anlayabilecekleri bir dille sunulmalı; yanlışlara ilişkin olarak da uygun bir üslupla uyarı görevi yerine getirilmelidir. "hikmetle ve güzel öğütle Rabbinin yoluna çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et" (Nahl, 16/125)

Tutarlılık

İnsan yaratılışı gereği mesaj ile mesajı getiren, mesajı sunan arasında doğrudan bir irtibat kurma eğilimindedir. Bu yüzdendir ki, mesajı aktaranın sergilediği yanlışlar, tutarsızlıklar mutlaka mesaja yansır ve mesajı aktaranın reddi, çoğu kez mesajın da reddini getirir. İçinde yaşadığımız toplumda her gün bu olumsuz örneklerle karşılaşıyoruz maalesef.

Müslümanlar geleceğe ilişkin olarak nasıl bir toplum yapısı arzu ettiklerini, nasıl bir sosyal yapı hedeflediklerini kendi pratiklerinde somutlaştıracak, örnekleyecek bir görüntü sunmak durumundadırlar.

Tebliğ çabaların merkezine Allah rızasını koymak esastır. Allah rızasının gözetilmediği, samimiyetten ve içtenlikten uzak davranışlarla da tebliğ yapılmaz; bu şekilde yapılan şey de tebliğ olmaz.

İçerik

Tebliğ edilen, insanlara ulaştırılan şey gerçekten Allah'ın dininin hakikatleri olmalıdır. Tarihi süreç içinde dine sonradan bulaştırılan anlayış ve inançlar, pratikler değil; sahih İslam tebliğ edilmelidir. Tebliğ zanna değil ilme dayanmalıdır.

Yanlışlar üzerinden değil, doğrular ve doğru şahitlik üzerinden tebliğ yapılmalı. Bu durum tebliğde yanlışlıklara değinilmeyeceği anlamına gelmez. Önceliğin yanlışlar üzerine verilerek ilk elde enerjinin yanlışların izahına harcanmasından ziyade doğrulara odaklanılarak yanlışların da işaretlenmesi olarak düşünülmeli.

Mesaj açık, yalın ve net olmalıdır.

Hangi konular tebliğ sorumluluğumuza girer? Sosyal, siyasi, ekonomik, ahlaki vs. toplumun gündeminde yer alan her konu işlenebilir ve işlenmelidir de ama mutlaka tüm bu başlıkların bütüncül bir mesaj içerisinde ele alınması ve tevhidi bütünlük içinde aktarılması zorunludur.

Muhatabın sahip olduğu birikim, kültür ve anlayışı dikkate almayan; muhtemelen ilk kez karşılaştığı, yeni duyacağı fikirler karşısında doğal olarak hissedebileceği endişe, şaşkınlık hatta kızgınlığı hesaba katmayan bir tavır tebliğ sorumluluğu ile çelişir. Aynı şekilde, sonda söylemesi gerekeni başta söyleyerek fikirlerin aktarımında öncelik ve tedricilik usulünü gözetmeyen tebliğ isabet kaydedemez.

Muhatap Kitlenin, Sistemin ve İmkânların Değerlendirilmesi

Kur’an’ı ve Rasulullah’ı yeterince tanımayan kimsenin tebliğ sorumluluğu hedefine ulaşamayacağı gibi hayatın ayetlerini de tanımak, farkında olmak zorundadır. İçinde yaşadığımız toplumu, sistemi, ülkeyi, tarihini, toplumun duyarlılıklarını aidiyetlerini, dünyadaki sistemi ve insanların ilgilendiren/etkileyen yaşanan gelişmeleri de takip etmek zorundadır. Müslüman şahsiyet hem Kur’an ayetleri hem de hayatın ayetleri arasında bağ kurabilmek, bu doğrultuda İslami kimliğe yakışır şekilde tutum, tavır sahibi olmak zorundadır. Tebliğ hayatın tümünü kuşatan bir şahitlik eylemidir.

Tebliğ gerçek hedefler üzerine odaklanmalı. Kuşatabileceğimiz, etkileyebileceğimiz kitleleri hedeflemeli, imkânlarımızı da bu doğrultuda dengeli kullanmalıyız.

Geleneğin oluşturduğu hayırlı örnekliklerden yararlanmak ve hayır üretmeye devam etmek gerekmektedir.

Kur’an’ın mesajını aktaracağımız muhatap topluluğun itikadi, sosyal, ekonomik, siyasi ve kültürel özelliklerini bilmek, hem mesajın etkisini hem de toplumsal değişimin boyutlarını gözlemlemek ve yönlendirmek açısından önem arz eder.

Gündelik yaşantımızda gelişen siyasi, sosyal, kültürel tüm hadiselere, gelişmeleri yakından takip etmek, Kur’an-ı Kerim’in mesajını yaşamın ortasına yansıtabilmek ve şahitleştirmek tebliğin ve tebliğcinin öne çıkan unsurları olarak görülmeli.

Tebliğ anlık bir çaba olarak düşünülmemelidir. Muhataplar o an karar vermek durumunda olmadıkları gibi ikna veya benimsemeleri de uzun sürebilir. Bu durum istikrarlı ve fedakâr olmayı gerektirir.

Tebliğin temeli tevhid akidesine çağrıdır. Allah merkezli bir dil, Allah merkezli bir şahitlik tebliğ çabasının merkezini, hareket noktasını oluşturur.

Tevhid, tebliğin baş ilkesi ve temeli olmakla beraber, yaşanılan toplumlardaki her türlü zulüm, zorbalık ve ifsat da bu ilkeye bağlı olarak tebliğin kapsamındadır.

İnsan fıtratı gereği somut anlatımlar, olgular üzerine daha kolay ikna olurlar. Bu açıdan tevhid anlayışını günümüz meseleleri üzerinden anlatmak ve yaşamlaştırmak tebliğin başarısı açısından önemlidir.

Tebliğ Araçları

Tebliğ faaliyeti en basitinden sözlü beyanla da olabilir, bir iyilik vesilesi ile de olabilir, dernek, vakıf, yardım kuruluşları eliyle de olabilir; dergi, gazete, televizyon vb. yayın etkinlikleri; basın açıklamaları gibi toplumsal tepkiler eliyle de gerçekleştirilebilir.

Muhatap kitlemiz hangi araçlardan daha fazla etkileniyor? İslami kimliğimiz, imkanlarımız ve muhatap kitlenin etkileşimi açsından hangi araç daha elverişlidir noktasında dinamik bir yapıya sahip olmamız gerekmekte. Gazete, dergi, kitap, sempozyum, panel, konferans, eylem, sinema, müzik, tiyatro, radyo, televizyon, internet vb. toplumsal çevrenin hayatını ne oranda belirliyor? Bu kitle iletişim araçlarından ne oranda istifa ediyoruz? Bu araçlara dair bir fıkhımız var mı? Ya da var olan fıkhımızı güncelliyor muyuz?

Basın açıklamalarımızı, eylemlerimizi tebliğ aracı olarak düşünerek hem mesajımızı, hem muhatap kitle olarak kamuoyunu gözeten ‘eylemlilik biçimi’ ile gerçekleştirmek zorundayız. Kimliğimize, mesajımıza halel getirecek eylem tipinden ve mesajlarından uzak durmalı, içinde yaşadığımız toplumun eylemliliklere bakışına da gözeten bir incelikle hikmetli olmasına özen göstermeliyiz. Söz gelimi sol-kemalist jargonların baskın olduğu ya da liberal dünya görüşüne ait kesimlerin eylemlilik biçimleri toplumun duyarlılıklarını gözeten tebliğ çabaları açısından tercih edilmemeleri gerekir.

Tv ekranlarından, sosyal medyadan tebliğ yapılabilir mi? Nasıl yapılmalı?

Ümmetin ocaklarına ateşler düştüğü bir zamanda basit meseleler üzerine tartışarak dinin kaos üreten bir olgu olduğuna dair algı oluşturmak yangına körükle gitmek gibidir.

Günümüzde başta medya aracılığı ile Müslümanlar arası farklılıklar dine dair kaos görüntüsü ile sunulmaktadır. Bu algıyı besleyen platformlar ya da tartışma konusunu reyting kaygıları uğruna malzeme kılmak isteyenlerin politikalarını besleyecek etkinliklerden kaçınmak durumundayız. Ve hatta İslamofobik ve anti-İslamist reflekslerle Müslümanlar arası tartışmaları ekranlara taşıyanların tuzaklarına düşmeyecek basireti de göstermeliyiz.

Bununla birlikte bugün medyatik ortamlarda şahit olduğumuz dinî tartışmaların büyük bir kısmı ihtilaf değil, hilaf kategorisinde girmekte. İhtilaflı konularda ise genellikle ihtilafın ahlakına riayet edilmemektedir.

Şahsi tartışmalarımızı ilmî tartışmalar gibi göstermeye kalkışmamak da ihtilaf ahlakının prensiplerindendir. İlk defa ben buldum hevesine kapılmadan, kelamın şehveti ile dini ifsat etmeden, usuli’d-din ve usulu’l-fıkhın kavramlarını yok saymadan, akıl nakil ilişkisindeki metodolojiyi kaybetmeden konuşmak da ihtilaf ahlakının ilkelerindendir.

Öteki fikre ve düşünceye veya tevile saygı göstermekte ihtilaf ahlakının temel prensiplerindendir. İhtilafta hatalı hususlardan birisi de kendi fikrini, kendi düşüncesini “indirilmiş din” karşısındakinin fikrini, yorumunu, uygulamasını da “uydurulmuş din” ilan etmeye kalkışmaktır. “Kur’an İslamı”, “Sünnet-hadis inkârcısı” vb kategorik tanımlamalar ayrıştırıcı, kamplaştırıcı ve kardeşlik bağlarını gevşeten terkiplerdir ve dikkat edilmelidir.

İslami geleneğimizdeki kimi âlimlerimiz bir konuyu enine boyuna tartıştıktan, bütün delillerini serd ettikten sonra “Allahü a’lemü bimuradihi” derlerdi. Bu tercih etmemiz gereken tavır olmalı.

 Sabır-Kararlılık

Önemli bir husus da tebliğ faaliyetinde süreklilik şartıdır. İnsanlar alışkanlıklarından kolay vazgeçmezler, devraldıkları geleneksel kalıpları sorgulamaya pek yanaşmazlar. Alışkanlıkların ya da tortulaşmış kimi düşünce kalıplarının değişebilmesi için uzun erimli, planlı çabalar ortaya konulmalı. Bu da adanmışlık bilinciyle hareket edilmesi gerektiğini göstermekte.

Adanmışlık bilinci tebliğdeki sürekliliğin ve kararlılığın göstergesidir

“Azm sahibi peygamberler (ulû’l-azm) gibi sen de sabret! Onlar hakkında acele etme!(Ahkaf /35)

Tebliğde en etkili faktörlerden biri de sabırdır. Sabır; yılmamak, bıkmamak, usanmamak, sorumluluğunun bilincinde olarak hareket etmektir. Sabır; ahdi yerine getirme, sözden dönmeme, tahammül gösterme, dayanma ve nefsin istek ve tepkilerine karşı hâkim olmaya ve kararlılığa işaret eder. Tirmizi’de yer alan bir hadiste Allah Rasulü “Gerçek mücahit nefsiyle mücadeledendir” buyuruyor.

İnanç, gaye ve hedefler uğruna muhataplardan gelebilecek kötü muamele, incitici sözler, ilgisizlik, inkârda diretme gibi durumlarda kararlılığını kaybetmeden yola devam etmektir.

Hikmet-Basiret

Hikmet ve basiretin açık delillerle anlayış, kavrayış ve beyan boyutu; tebliğdeki “anlatma, öğretme ve genel anlamda düşün(dürt)me” faaliyetini de ihtiva eder.

Adalet talebinin zamanında yapılması da tebliğde basirete işaret eder. Yanlışlara zamanında tavır almak basiretli tebliğ demektir. İnsanların zalimden ya da yanlışları dile getirmeden çekindiği dönemlerde Müslüman şahsiyetin adalet talebi en önemli tebliğ olarak görülmeli.

İnsanlar günlük koşuşturmalarının etkisinde birçok olay ve olguyu görmeden hayatlarını devam ettirirler. İçinde bulundukları ortamın dışında başka bir ortam ve hayat tarzı yokmuş gibi yaşarlar. Basiret, bu kozanın yırtılmasını sağlamaktır.

Öngörü ve feraset anlamında basiret, aynı zamanda tebliğe muhatap olacakların tespiti ve onlarla kurulacak diyalogun niteliğini de belirleyecektir.

Tedricilik

Tebliğ sürecinin bir aşaması da tedriciliktir. İnsanların inançlarını, davranışlarını, alışkanlıklarını değiştirmesi kolay olmamaktadır. Hedeflenen değişim bir anda olmayacaktır. Sürekli ve kararlı adımlarla, insanların değişim süreçleri aşama aşama gerçekleşir. İnsanlar yüklenebilecekleri ve nitelikleri oranında mesajla muhatap kılınmalıdırlar.

Özellikle de geleneksel düzeyde İslam’la irtibatı olan ve hiçbir usuli bilgiye sahip olmayan insanlarla bazı konuları (Mehdi, ahiretin mahiyeti, şefaat vb.) ilk elde tartışmak yerine ortak noktalardan hareketle dinin temel ilkelerine ve usulüne yönelen bir seyir daha hikmetli olur.

Namaz kılmayan bir insanın namaza başlatılması da tebliğin bir parçasıdır ve tevhid akidesinin derinleştirilmesine yönelik ilişkinin en temel öncüllerinden birisidir. Tebliğde ibadet yükümlülüklerinin hatırlatılması ve birlikte tesis edilmesi, cemaatle namaz kılınması cemaat kültürünün de yerleşmesi açısından kazandırıcıdır. Allah Rasulünün beni Sakif kabilesi örneği

Değilse önce tevhidi öğren sonra ibadet edersin basiretli ve hikmetli bir tebliğ olarak görülemez.

Hikmet ve Güzel Öğüt

Muhataplarımızın birçoğunun yetişme tarzı, aldığı eğitim, içinde bulunduğu sosyal çevre ve ilişkiler ağı anlayışını, davranışlarını ve düşünme biçimini, alışkanlıklarını belirliyor.

İşte bu açıdan, hikmet, muhatabın ikna olması ve etkilenmesi, çağrıya kulak vermesi veya daha baştan sırt çevirip inkâr etmemesi için davette önemli bir unsurdur.

Muhatabın değer verdiği, inandığı, önemsediği, kutsal bildiği şeylere hakaret etmeden, aşağılamadan doğruların ifade edilmesidir. Kemikleşmiş ve kendilerine süslü gelen davranışlardan insanlar kolay kolay vazgeçmezler ve bunların aşağılanmasından hoşlanmazlar. Maalesef bu konuda sosyal medyada çokça olumsuz örneklere rastlamaktayız.

Ona yumuşak söz (kavl-i leyyin) söyleyin, umulur ki öğüt alıp düşünür ya da içi titrer-korkar.” (Taha/44)

Tebliğde üslup konusunda dikkate değer bir husus da yumuşak söz söylemektir. Yumuşak söz (kavl-i leyyin) mesajın içeriği ile ilgili değildir. Dolayısıyla mesajı yumuşatmaya ya da eğip bükmeye yönelik değildir. İfade güzelliği ve tatlı dilin muhatapta uyandıracağı etkiye dikkat edilmesidir.

“Allah’ın rahmetiyle onlara yumuşak davrandın. Eğer sen kaba, katı yürekli olsaydın hiç kuşkusuz çevrenden dağılıp giderlerdi.” (Al-i İmran/159)

Muhatapların olumsuz tutum, söz ve davranışları, kayıtsızlıkları karşısında kontrolü kaybetmemek insanın hedeflerine varması ve güzel neticeler elde etmesine sebep olur.

İnsanların basit hatalarını ve kusurlarını görmezlikten gelmek, sıkıntılarına ve dertlerine ortak olmak şefkat ve merhamet gereğidir.

Fedakârlık

“Kendilerine rızık olarak verdiklerimizden gizli ve açık infak etsinler.” (İbrahim/31)

Sahip olduklarını hem ihtiyaç sahipleriyle hem de yol arkadaşlarıyla bölüşmelidir. Sahip olmak duygusuyla hareket etmeyen, gerçek mülk sahibinin Allah (c) olduğunu hatırdan çıkarmayan, Rahman’ın rızasına uygun davranan, tüketim köleliği ve israfa karşı paylaşma erdemliliğini ön plana çıkaran mütevazı davranış sahibi kimseler, insanların düşüncelerini ve davranışlarını değiştirmelerine daha fazla vesile olmaktadırlar.

Mübelliğin davranışlarının ve eylemlerinin ecrini Allah’tan beklemesi, buna karşılık herhangi bir maddi beklenti ve menfaat talep etmemesi davetin temel prensiplerinden biridir. Mutlaka göz önünde bulundurulması gereken bu prensip, kimse için değil sadece Allah rızası için faaliyetlerin yürütülmesidir.

 

YAZIYA YORUM KAT

8 Yorum