Statükocular eleştirdiği müddetçe AK Parti doğru yoldadır

19.04.2010 20:18

Kemal Burkay

Okurlarım ve beni tanıyanlar bilir, hem solcu, hem laik bir insanım. Ama Kasım 2002 seçimlerinde AK Parti ezici bir çoğunlukla parlamentoya girip hükümeti kurduğu zaman, “aman gericiler ülkeyi ele geçirdi!” diye söylenip kaygılanmadım. Yani o tür solcu ve laiklerden değilim... Aksine, o dönemin koalisyon hükümetinin partileri DSP, MHP, ANAP ve onlarla birlikte DYP, yüzde 10 barajına takılıp parlamentoya giremedikleri için çok keyiflenmiş ve o günlerde yazdığım “AKP için Hem Ağır Yük, Hem Şans...” başlıklı uzun yazımda şöyle demiştim: “3 Kasım seçimleri, AKP’yi yüzde 35 oyla tek başına iktidar, CHP’yi ise yüzde 19 oyla tek başına muhalefet yaparken, hükümeti ve muhalefetiyle, parlamentodaki öteki partileri silip süpürdü...

Emekçi halk kendisini dünden bugüne aldatan siyasi partilere ve liderlere, ister iktidarda, ister muhalefette olsunlar, hayır dedi.  Siyasi hareketi gönüllerince dizayn etmek isteyen güç odaklarına, toplum mühendislerinin türlü baskı ve oyunlarına da hayır dedi.

Bu tepkiyle denenmemiş, üstelik tekelci basın ve asker-sivil bürokrasi tarafından akıl almaz biçimde karalanıp engellenmek istenen AKP’ye yöneldi. Kitleler ellerindeki tek silahla, oyla, egemenlerin oyununu feci şekilde bozdular. Dünden bugüne ülkeyi yöneten yeteneksiz, düzenbaz, yalancı, soyguncu bir dizi politikacıyı çöplüğe yolladılar. Ne ilginçtir ki, asıl olarak Kürt ulusal hareketini ve solu engellemek için konmuş olan yüzde 10 barajı da ilk kez hayırlı bir iş gördü. Söz konusu liderler ve partiler, başkalarına kurdukları tuzağa bu kez kendileri takıldılar. Seçim bu haliyle son derece olumludur. Kitleler için bir başarıdır, bundan öte zaferdir.”

Gitmeyi çoktan haketmişlerdi

Peki AK Parti’nin ülkenin temel sorunlarını çözeceği, dertlere deva olacağı konusunda çok mu umutluydum? Hayır, bu konuda hayal kurmuyordum. Aynı yazıda şöyle devam ediyordum:

“Gidenler gitmeyi çoktan hak etmişlerdi. Silinip süpürülmeleri ne kadar hoş!

Öte yandan, gelenler bunu ne derece hak etmişlerdi? 178 milletvekili ile ana muhalefet olan Baykal yeni bir yüz değil. Yılların politikacısı ve en az gidenler kadar eski.. Ülkenin sorunlarına ilişkin olarak söylediği yeni bir şey, dişe dokunur bir çözüm önerisi yok. Onun yanı başındaki, sözde yeni olan Derviş ise, kitlelerin müthiş tepkisini çeken ekonomik uygulamaların önde gelen uygulayıcısı. Üstelik, demokrasi ve değişim konusunda Baykal’ın ilerisinde değil. Daha birkaç gün önce kendisiyle yapılan bir röportajda askeri darbeleri savunmuştu.

Demek ki bu muhalefet demokrasi için bir itici güç değil. İktidar olmaması ise bir şans! Ya 363 gibi ezici bir sayıyla iktidar olan AKP? O bu zaferi ne kadar hak etmişti veya, ülkenin sorunları konusunda ne kadar umut veriyor?

Bu konuda da iyimser olmak için ne yazık ki henüz görünürde bir şey yok.”

Yazının daha sonraki bölümlerinde bunun nedenlerini tartışıyordum. Hem AK Parti’nin İslamcı geçmişinin, hem 28 Şubat sürecinin yarattığı ürküntünün buna el vermediğini, kendisine yönelik bunca baskıya, engele rağmen demokratikleşme ve barışa yönelik ciddi bir projesi olmadığını söylüyordum.

Buna rağmen, AK Parti ile ilgili olarak tümden karamsar da değildim. Yüz yüze olduğu koşulların onu belli reformlar yapmaya yöneltebileceğini söylüyor, şöyle diyordum:

 “Sorunlar birbirine bağlı, çözümler de. Ülkeye çağdaş bir demokrasi ve özgürlükler gerekli. Kürt sorunu barışçı biçimde, Kürt halkının temel haklarını tanıyarak, eşitlik temelinde çözülmeli. Komşularla var olan sorunların çözümünde uluslararası hukuk ilkelerine uyulmalı. Ülkeye iç ve dış barışı getirecek olan budur. Halkın yaratıcı güçleri ancak böylece serbest kalır, toplum kendine güven kazanır ve kaynaklar ülkenin gelişmesine, kitlelerin refahına ve mutluluğuna yönelir. İşte, Türkiye’nin sorunlarını çözmek için anahtar budur ve bunu bilmek için allame olmaya gerek yoktur. Bunun için gerekli olan yeni, çağdaş bir bakış açısıdır, buna uygun politikalardır ve bu doğrultuda radikal bir değişimdir. Bunun için de sorunların adını koyacak kadar açık yüreklilik ve onların çözümü yönünde adım atmak için cesaret gerekir. Var olan düzenle, onun dogmaları ve kemikleşmiş kurumlarıyla ciddi bir mücadele olmadan bu değişim başarılamaz.

Hem yük hem büyük şans

Hele hele, başta Evren Anayasası olmak üzere, 12 Eylül faşist çarkının kurum ve yasalarını temizlemeden toplumun önünü açmak olanaksızdır.

Aslında AB ile bütünleşme süreci ve Kopenhag Kriterleri’nin gereğini -sulandırmadan, dejenere etmeden- yerine getirmek bile bu yöndeki değişim sürecini başlatabilir. AKP şu anda önemli bir kitle desteğine sahip. Halka gerçekler açık sözlülükle anlatılır ve bu yolda olumlu adımlar atılırsa bu destek daha da artabilir. AKP yöneticileri bunun ne kadar farkında? Farkında olsalar bile değişimin başını çekmek için gerekli kararlılığa ve cesarete sahipler mi? Bu soruya evet demek güç. Ama bu olmadan sorunlar çözülemez. Bunu yapamıyanlar bir süre sonra, kendilerinden öncekilere benzerler ve sonları da onlardan farklı olmaz.

Sorunlar çözülmedikçe daha da ağırlaşır, ülkeyi tam bir çöküntü ile yüzyüze getirir ve en başta onları çözemeyenler bu çöküntünün altında kalırlar. Bugün olduğu gibi. AKP seçimleri bu kadar büyük farkla kazanmakla hem büyük bir yükün altına girdi, hem de bu onun için, kendisinin ve ülkenin yolunu açmak için önemli bir şans. Bakalım bu şansı kullanabilecek mi, bu ileri görüşlülüğü ve cesareti gösterebilecek mi; yoksa tutuculukla değişim arasında, iki arada bir derede mi kalacak?

Toplumsal değişim belli koşullarda kendini dayatır. Böyle durumlarda değişimin sözcüsü veya manivelası olmak için ille de köklü devrimci bir geçmişe sahip olmak ya da reformcu iddialarla yola çıkmak gerekmez. Tarih bazan böyle fırsatları liderlerin ve partilerin ayağına getirir; ama o niteliklere sahip değillerse fırsatlar geçip gider ve yazık olur!.” (Bak: Dengê Kurdistan, arşiv, PSK Bülten, Kasım 2002).

Kasım 2002 seçimlerinin ve bu satırların yazılışının üzerinden sekiz yıldan fazla bir zaman geçti. AK Parti bu arada 22 Temmuz 2007 seçimlerinden de oyunu arttırarak büyük başarıyla çıktı. Peki bu geniş kitle desteğine rağmen, nasıl bir yol izledi, ülkenin ve toplumun gerek duyduğu değişimi sağlamak için “tarihin önüne getirdiği fırsatları” gereği gibi kullanabildi mi? Buna evet demek de, kanımca zor. AK Parti’nin açık, net bir demokratikleşme ve değişim programı baştan yoktu ve bu süreç içinde de olmadı. O, bu sekiz yılı aşkın uzun dönem boyunca, daha çok yüz yüze kaldığı sorun ve engelleri aşmak için tam bir pragmatizmle ve el yordamıyla yol aldı. Bu nedenle de sahip olduğu önemli kitle desteği fazla işe yaramadı.

Elbet bu süre boyunca demokratikleşme, AB ile bütünleşme yönünde küçümsenmeyecek adımlar attı, bazı yasal düzenlemeler yaptı. Tümüyle Kürtçe yayın yapan TRT 6’in açılışı da bunlardan biri. Ama bunlar zamana ve kitle desteğine oranla oldukça sınırlıydı.

AK Parti, bir deli gömleğini andıran anayasası ve faşizan kurumlarıyla 12 Eylül sisteminin üzerine gitmedi, sistemle uzlaşmaya çalıştı. 22 Temmuz seçimlerinden sonra yakaladığı büyük fırsatı, Gül’ü cumhurbaşkanı seçtirmekle yetindi. Yapmaya çalıştığı tek anayasa değişikliği ise türban olayı oldu. Bu nedenle değişiklik çabası geniş kitle desteği alamadı ve Parlamento’nun iradesi de hiçe sayılarak Anayasa Mahkemesi’nden çevrildi.

AK Parti’nin son dönemde attığı ve atmaya çalıştığı iki adım kanımca oldukça önemliydi. Bunlardan biri Ergenekon soruşturmasında aldığı inisiyatif ve verdiği destek, diğeri ise geçen yıl başlattığı Kürt Açılımı oldu.

Statüko direniyor

Ergenekon davası şu anda son derece çekişmeli olarak devam ediyor. Statükocu güçler, asker ve sivil bürokrasi, onların yandaşları, çetenin ve bir bütün olarak derin devletin dörtbir yana uzanan kolları bu davayı engellemek, süreci tersine çevirmek için ellerinden geleni yapıyor. AK Parti’nin bu alanda ülkenin demokrasi ve değişimden yana olan tüm çevrelerinin geniş desteğine ihtiyacı var.

Türkiye’nin devlet politikasında, en azından hükümet planında önemli bir dönüşümü, hatta kırılmayı ifade eden Kürt açılımı ise, ne yazık ki başladığı gibi sürmedi, kısa zamanda tökezledi ve şimdi ise tıkanma durumunda. AK Parti, bu konuda kararlı ve tutarlı davranmadı, statüko cephesinden gelen tepkiler üzerine açılımın adını değiştirdi ve durakladı, gerekli adımları atmadı ve inisiyatifi elinden kaçırdı.

Ben kendi payıma, AK Parti’nin bu süreç boyunca gösterdiği tutarsızlıkları, zaman zaman sistemin geleneksel politikalarına denk düşen uygulama ve söylemlerini eleştirmekle birlikte, demokrasi ve değişim yönünde attığı adımlara da ikirciksiz destek verdim. TRT 6’in açılışında, Ergenekon davasında ve Kürt açılımında olduğu gibi. Kanımca doğrusu buydu. Bazı çevrelerin izlediği ve sonuçta onları statükocu güçlerle yan yana düşüren “ya hep ya hiç” tavrını yanlış buldum.

Gönüllerindeki köklü değişiklikleri isteyenler her şeyden önce kendileri tutarlı olmalılar, kararlı bir demokrasi mücadelesi vermeliler ve böylesine köklü dönüşümleri başaracak kitlesel örgütleri yaratmak için bir araya gelmeyi, gerçekten değişimci, demokratik ortak programlar oluşturmayı öğrenmeliler. Bu iş sol politikayı anti Amerikan otomatiğine bağlamakla, bu yolda Kızılelma koalisyonlarına sürüklenmekle olmaz.

12 Eylül’ün gölgesi altında

Şu anda ise gündemde AK Parti’nin başlattığı Anayasa değişikliği girişimi var. AK Parti’yi buna iten nedenler malum: Demoklesin kılıcı AK Parti’nin üzerinde sallanmaya devam ediyor. Meydana çıkarılan bir dizi darbe ve suikast planı bunu açıkça ortaya koyuyor. Ergenekon davası en başta bu darbeci kesime yönelik, onları etkisiz kılmaya, ordudan ve öteki kurumlardan temizlemeye yönelik. İşte bu aşamada statükocu kesim, bir yandan sözde muhalefet Baykal, Bahçeli gibiler ve medyadaki sözcüleri eliyle kıyameti koparırken bir yandan da yargı bürokrasisindeki kollarıyla harekete geçip AK Parti’yi ve söz konusu arınma sürecini kuşatıyor. HSYK, bu davayı yürüten savcı ve yargıçları etkisiz kılmak için elinden geleni yapıyor, onlara dama taşı gibi yer değiştiriyor.

Öte yandan, AK Parti’yi tümden kapamak için Anayasa Mahkemesi yedekte bekliyor. Bir yandan elindeki silahlı gücü ülke siyasetine yön vermekte kullanan, gerektiğinde darbeye kadar giden bir askeri bürokrasi, öte yandan elindeki yargı yetkisini, hukuku üstün kılmak için değil, statükoyu korumak için kullanan ve bu yolda hukuksuzluğu, darbeciliği savunmaya kadar giden bir yargı oligarşisi... Her iki kesim de bu konumlarını 12 Eylül Anayasasından alıyorlar.

Bu durumda ne yapılır? AK Parti’nin bir yandan ordunun içine dal budak salmış darbecilerle boğuşurken, öte yandan bu yargı oligarşisini uluslararası standartlara uygun bir hukuk çizgisine çekmek için çaba göstermesi, yani bir bakıma önündeki engelleri aşmak için can havliyle acil bir anayasa değişikliğine yönelmesi anlaşılır bir şey. Bu yalnızca hedefteki AK Parti için değil, bir bütün olarak ülke ve toplum için önemli. AK Parti yarın gider başkası gelir; ama bu çark, askeri ve sivil bürokrasinin vesayeti böyle sürdükçe gelen her hükümetin eli kolu bağlı olur.

AK Parti geç kaldı

Ancak AK Parti bu işte geç kaldı.

Bunu bizzat Cumhurbaşkanı Gül de dile getirdi. AK Parti, 2007 seçimlerinin ertesinde yakaladığı büyük rüzgârla geniş kapsamlı demokratik bir anayasa değişikliğini başlatsaydı kitlelerden destek alıp başarabilirdi. Ne yazık ki hem geç kalındı hem de yeni Anayasa değişikliği kapsamlı değil. Hatta bu aşamada bile, söz konusu anayasa değişikliği paketi daha geniş tutulabilirdi, toplumun değişik kesimlerinin önemli istemleri bu pakete dahil edilebilirdi? Örneğin zorunlu din dersleri kaldırılamaz mıydı? (Üstelik bu AB kurumlarının, hatta Danıştay’ın bile gerekli gördüğü demokratik bir talep).

Seçim barajının kaldırılması veya makul bir düzeye düşürülmesi ise Kürtler ve ülkenin sosyalist solu bakmından da önemli ve haklı bir istek. Üstelik bu anayasa değişikliği de istemiyor, yani gerçekleşmesi çok daha kolay. Ama işin ilginci AK parti, yurttaşların önemli bir bölümünün iradesinin parlamentoya yansımasını önleyen bu engele sıkı sıkıya sahip çıkıyor. Bunun bir nedeni parti çıkarları ise bir nedeni de herhalde sistemin bu engeli koyarken yaptığı hesaplara sahip çıkmaktır. Ve bu AK Parti’yi demokrasi sınavında sınıfta bırakıyor. Bu nedenle bu girişim, gerçekten sivil ve demokratik bir anayasa isteyen çevrelere de güven vermiyor. AK Parti bir kez daha, türban olayında olduğu gibi, kendisine demokrat bir konuma düştü.

Ama her şeye rağmen, bu adımı da demokratikleşme yönünde olumlu ve önemli buluyor, destekliyorum. Ona yönelik olarak statüko çephesinin kopardığı gürültü ve engelleme çabası da onun, değişime ve demokratikleşme sürecine hizmet edeceğinin bir kanıtı.

ferhadcan@hotmail.com

STAR

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim