1. HABERLER

  2. YORUM ANALİZ

  3. İntifada Muhasebesi: Ya Direnişin İzzeti, Ya Teslimiyet Söyleminin Zilleti!
İntifada Muhasebesi: Ya Direnişin İzzeti, Ya Teslimiyet Söyleminin Zilleti!

İntifada Muhasebesi: Ya Direnişin İzzeti, Ya Teslimiyet Söyleminin Zilleti!

Temel kriterimiz Allah’ın ve Resulünün rızasıdır! Bu hedefe uygun olarak ortaya konulmuş ve bu doğrultuda yürüyen her mücadele azizdir, sahiplenmeyi, desteklenmeyi hak etmektedir.

A+A-

HAKSÖZ

Haksöz Dergisi - Sayı: 273 - Aralık 13

Uluslararası kamuoyunda Arap Baharı diye adlandırılan ve Ortadoğu’yu bir baştan öbürüne sarsan intifada süreci 3. yılını doldurmak üzere. 2010 yılı Aralık ayında Tunus’ta başlayıp bölgeye yayılan hareketlilik önceleri 20 yıllık, 30 yıllık, 40 yıllık diktatörlerin ardı ardına devrilmeleriyle büyük bir umuda yol açmıştı. Ne var ki, gelinen aşamada yoğun ve sistemli bir tarzda sürdürülen karşı propaganda kampanyasının da etkisiyle iyimserlik rüzgarlarının yerini karamsarlık atmosferine bırakmaya başladığı görülmekte.

Ne Kazandık?

Tabloya üstünkörü bir bakış olumsuz kanaatleri pekiştirmeye fazlasıyla yetecek malzeme sunmakta: Tunus’ta Nahda’nın öncülük ettiği koalisyon hükümeti dağıldı. Sisi darbesiyle birlikte Mısır’da Mübarek tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılırken, Muhammed Mursi binlerce İhvan mensubuyla birlikte kafeslere konuldu. Libya’da milislerin meydana getirdiği kaotik ortam bir türlü durulmuyor ve düzenli bir devlet yapısı oluşturulamıyor. Suriye’de Esed rejimi on binlerce Suriyelinin kanı üzerinde iktidar kayığını yüzdürmeye devam ediyor ve yakın bir zamanda devrilmesi de pek muhtemel görünmüyor. 

Tüm bu manzara ister istemez akıllara “Bahar kışa mı döndü?” sorusunu getiriyor. Alt alta sıralanan olumsuzluklar geleceğe dair kaygıları beslemekte ve hatta gelinen noktada başından itibaren Tunus’la başlayan hareketliliği küresel güçlerin bir tezgahı, bir oyunu olarak yorumlayan komplocu yaklaşımların adeta haklı çıktığına dair algıyı güçlendirmekte. Aynı doğrultuda İslami hareketlerin tuzağa düşürüldüğü, tasfiye sürecine sokulduğu vb. iddialar yüksek sesle dillendirilmekte. Felaket tellalları “Biz dememiş miydik?” repliğiyle sahnede bir kez daha arzı endam etmekteler.

Hiç şüphesiz İslami harekete karşı çok yönlü bir bastırma, sindirme, imha siyaseti izlendiği açık. Ortadoğu’da 3 yıldır yaşanan süreci İslami hareketlerin imhasına yönelik bir karşı harekata dönüştürmek için yoğun çaba harcandığı ve bu amaç etrafında kapsamlı ittifaklar geliştirildiği de ortada. Ne var ki, sürecin statüko güçlerinin lehine geliştiği iddiası ise tartışma götürür.

Var Olmak Bedel Ödemekle Mümkündür!

Öncelikle şu gözden kaçırılmamalı ki, karşı harekat ne denli kapsamlı ve ağır darbelerden müteşekkil olsa da son kertede statükoyu yeniden inşa, kaybedilen mevzileri tekrar takviye çabası içermekte. Yani gerek yerli, gerek küresel istikbar güçleri attıkları adımlarla bir anlamda intifada süreciyle sarsılan pozisyonlarına geri dönmeye, kaybettiklerini yeniden kazanmaya çalışıyorlar. Buna karşın İslami hareket ise mevzi kayıpların ötesinde güçlü bir biçimde varlığını hissettiriyor, mücadele ediyor ve gündemi belirliyor. Mücadele edenin kayıplar vermesi, bedel ödemesinden daha doğal ne olabilir ki zaten?

Bu noktada “Ne elde ettik, ne kazandık, ne kaybettik?” sorularına doğru cevap verebilmek için nereden nereye gelindiğini doğru tespit etmek lazım. Siyasal İslam’ın iflası, radikal hareketlerin çöküşü türünden teorilerin güçlü ve yaygın bir biçimde dillendirildiği ve artık İslami hareketlerin özgün kimlik ve tezleriyle iktidar mücadelesini sürdüremeyecekleri, tez elden modern ve modalaşmış ideolojik akıntılara eklemlenmeleri gerektiği tezinin tartışılmaz bir gerçekmiş gibi dayatılmaya çalışıldığı bir vasattan gelindiği görmezden gelinmemeli.

Evet, bugün ciddi baskılar, sıkıntılar söz konusu. Ağır bedeller ödeniyor. Ama cahiliyenin tahakküm altında tuttuğu bir dünyada var olmak böyle bir şey değil mi zaten? Kuşatılmışlıkla mücadele edecekseniz doğal olarak bedel ödeyeceksiniz! Ödenen bedellerin ağırlığı canımızı yakmakla birlikte, kendi kimliğimizle, izzetimizle direnme, iktidar mücadelesinde var olmak anlamına da geliyor aynı zamanda.

Alt alta birtakım olumsuz gelişmeleri sıralayıp felaket tellallığı yapmak çok basit bir karalama taktiği. En az iki yüz yıldır devasa sorunlarla boğuşan İslam ümmetinin maruz kaldığı sıkıntıları, zorlukları, zaafları listeleyip buradan karamsar sonuçlar çıkartmak isteyen herkesin, her zaman kolaylıkla yapabileceği bir iş. Ne var ki, bu tutum en temelde zaaflı durumun nasıl aşılacağına ilişkin hiçbir şey söylememe, hiçbir şey önermeme zaafıyla malul. Sadece karamsarlık aşılamakta ve neticede ister bilinçli, ister bilinçsizce statükoyu beklemekte.

Olguya Göz Kapatıp, Evhamı Esas Almak! 

Aynı tutumun intifada sürecine ilişkin olarak da yoğun biçimde sergilendiğini gözlemliyoruz. Hep yapıldığı üzere olumsuzluklar sıralanıyor ve “Her şey çok kötü oldu, daha da kötü olacak!” deniliyor. Bununla beraber “Öncesi nasıldı?”, “Daha kötü olan ne?” soruları ise atlanıyor. Sanki önceki durumda Müslümanların haklarının korunduğu, Allah’ın dinine şahitlik vazifelerini rahatlıkla ifa edebildikleri, güvenli bir ortam varmış da kaybolmuş gibi bir tablo çiziliyor. En önemlisi de intifada ile birlikte Ortadoğu’da statüko kalesinin sarsıldığı, hatta yer yer yıkıldığı görmezden geliniyor. Müstekbir güçlerin sergilediği zorbalıkların, saldırganlıkların, zulümlerin statüko kalesini yeniden inşa etmeye yönelik çabalar olduğu, yani ileri bir hamle değil, eski duruma dönüş telaşı olduğu gerçeği atlanıyor.

İslami hareketlerin kapsamlı saldırılara maruz kaldığı, büyük sıkıntı ve zorluklarla karşılaştığı beldelerimiz üzerinden karamsarlık tezleri yayanlar bir düşünsünler bakalım, herhangi bir beldemizde İslami hareket kadroları önceki statükoya dönmeye razı olur muydu?

Tunus’ta Nahda’nın bugün karşılaştığı güçlükler Zeynel Abidin Bin Ali döneminde yaşanan hukuksuzluklarla, baskılarla karşılaştırılabilir mi? Acaba Tunus’ta İslami hareket mensupları arasında önceki dönemin daha elverişli olduğunu düşünen tek bir kişi çıkar mı? 

Mısır’da uluslararası güçlerin desteğiyle gerçekleştirilen ve solcu, liberal, milliyetçi ve her türden laik siyasal hareketin ne kadar ilkesiz ve ikiyüzlü olduğunu ayan beyan ortaya çıkaran bir darbe yaşanmış ve Muhammed Mursi ve İhvan’ın şahsında halka karşı insanlık adına utanılması gereken zulümler, cinayetler, baskılar icra edilmiştir. İslami hareket kadrolarının ağır bedeller ödemekte oldukları bir gerçektir ama bu durum asla önceki dönemin daha tercih edilir olduğu anlamına gelmez. Neden? Çünkü 25 Ocak 2011 süreciyle birlikte Mısır’da geniş halk kitleleri üzerinde etkili olan atalet dağılmış; 1952’den beri önce Abdunnasır, ardından Sedat ve devamında Mübarek diktatörlüğünce inşa edilen ve insanları sindiren, bezdiren korku duvarı yıkılmıştır. Mısır halkı özgür iradesiyle İslami hareket kadrolarını tercih etmiştir. Abdulfettah Sisi her türlü zorbalığa başvursa da göstermelik seçimler yapıp cumhurbaşkanlığı koltuğuna otursa da arkasına gizlenebileceği bir korku duvarı bulamayacaktır.

Nereden Bakıyor, Neyi Görmek İstiyoruz?

Darbenin üzerinden tam 5 ay geçti. Bu sürecin her türlü zulmün pervasızca işlendiği bir utanç dönemi olduğuna kuşku yok. Ama tüm dünya baskılara, acımasız şiddete rağmen Mısırlı Müslümanların geri adım atmadıklarına da şahitlik etmekte. Burada tabloya hangi zaviyeden baktığımız önem kazanıyor. Darbecilerin zulümlerini öne çıkartıp ah vah etmek anlamlı bir tavır olmayacağı gibi, kardeşlik hukukunun gerektirdiği dayanışma sorumluluğu ile de bağdaşmaz. Asıl odaklanılması gereken husus tüm bu zulümlere rağmen kardeşlerimizin direnişi sürdürme kararlılığıdır.

Mısır’a baktıklarında birileri sadece Sisi’yi, tankları, sokaklarda katliam yapan vahşi yaratıkları görüyor. Oysa biz Mısır’a baktığımızda çıkarıldığı mahkemede hâkimlere meşru olmadıklarını haykıran, bir gün yargılanacaklarını, kendilerinden hesap sorulacağını hatırlatan, tutuklu kardeşlerine “Gevşemeyin, üzülmeyin, Allah bizimle!” diye seslenen Mursi’yi görüyoruz. Kafesin içinde gülerek direniş mesajı veren kız kardeşlerimizi görüyoruz. Ve gördüklerimizden ötürü de üzülmüyor, endişelenmiyor, bilakis gurur duyuyoruz.    

Aynı şekilde birilerinin oturdukları yerden Libya’da süregelen kargaşa ve kaos ortamına bakıp Kaddafi rejiminin devrilmesine hayıflandığını duymak ne kadar ilginçtir! Elbette Libya’da suların bir türlü durulmaması can sıkıcıdır. Ama bu durumdan Kaddafi rejiminin yıkılmasının kötü sonuçlar verdiği anlamını çıkartmak adil olur mu, mantıklı olur mu? Otoriter rejimlerin, diktatörlüklerin yıkılmasının belli bir süre kaosa, kargaşaya neden olması kaçınılmazdır. Ve devrim süreçlerinin tümünde şu veya bu oranda bu tür durumlar yaşanmıştır. Örneğin İran devriminden sonra Şahlık yanlısı pek çok kişinin ülkede yaşanan iktidar kavgasına ve yol açtığı gerilime bakıp “Ah ne kadar kötü oldu, Pehlevi rejiminde ne kadar da huzur ve güven içindeydik!” demesi ne anlam ifade ederdi?  

Kimse Libya halkını Libyalılardan daha çok düşündüğünü ve onlar için daha fazla üzüldüğünü iddia etmesin! Libya halkı bugün yaşanan huzursuzluk ve belirsizlikler ne kadar büyük olursa olsun, asla Kaddafi çılgınlığını özlemez. Dışarıda hayat ne kadar zor olursa olsun kimse hapishaneye dönmeyi arzu etmez. Bir gecede 1.200’den fazla tutsağın vahşice katledildiği ve yakınlarından yıllarca eşlerinin, çocuklarının öldürülmüş olduğunun gizlendiği bir diktatörlüğü kim, niye özlesin? Mevcut sıkıntılar Allah’ın izniyle bir biçimde halledilecektir. Libya’da halk yönetime el koymuş, iradesini sisteme hâkim kılmıştır. Doğal olarak bu olgu birtakım çelişkilere, çatışmalara, rekabete yol açmıştır. Üstelik de on yıllarca kişisel diktatörlüğünü pekiştirmek için her türlü kurumsal yapının gelişimini ve normal bir devlet sisteminin oluşumunu engelleyen Kaddafi enkazının üzerine oturmuş bir mekanizma inşa etmenin zorlukları da ortadadır.

Her şeyden önemlisi de şudur ki, Libya’da devrim süreciyle birlikte İslami hareket kadroları her açıdan etkin ve belirleyici bir konum kazanmışlardır. Sadece Libya için değil, İslam coğrafyasının tamamına yönelik olarak ümmet perspektifi dâhilinde çabalarını sürdürmektedirler. Bugün İslam’a aykırı hiçbir düzenleme ya da politikanın uygulamaya konulmasının mümkün olmadığı, İslami hareket kadrolarının asla buna izin vermeyeceği bir beldemiz olarak görülmesi gereken Libya’yı zaman zaman tekerrür eden milis güçler arası çatışmalara bakarak “kaybedilmiş” bir ülke olarak görmek sadece büyük bir haksızlık olmakla kalmaz, aynı zamanda İslami hareket aleyhinde küresel çapta geliştirilmeye çalışılan propaganda kampanyasına kapılmak anlamına da gelir.

İntifada sürecinin etkili olduğu hiçbir beldemizde adaletten yana ve onurlu bir hayat yaşamak isteyen hiç kimse diktatörleri aramıyor. Ne Libyalılar Kaddafi’yi, ne Yemenliler Ali Abdullah Salih’i özlüyorlar. Ama dün statüko bekçiliği yapanlar bugün de ısrarla eski statükoya güzelleme düzmekle meşguller. Ekmeği, yakıtı, içine sığınılan haneyi adeta insan onuruna alternatif olarak öne çıkartıyorlar. Özetle “Onurlu yaşamayı seçmek tüm bunları kaybetmektir, öyleyse zulme boyun eğ, sesini çıkarma, verilene razı ol!” diyorlar. İnsana bir fare gibi yaşamayı layık görüyorlar.

Oysa insan şerefli bir varlıktır. Şerefini elde etmek için gerekirse her şeyi göze alabilmelidir. Ve ancak bunu göze alabilenler insan olmanın anlamını, değerini hissedebilirler.

İşte Suriye’de 3. yılına yaklaşan kavganın özü de budur. Zalimlere teslimiyetin formülüne dönüşmüş “Anarşiye ne gerek var, 40 yıllık zulüm bir saatlik anarşiden evladır!” tekerlemelerinin bu kez de Esed diktatörlüğünü savunma babında tedavüle sokulduğunu görmekteyiz. Birileri belki samimi ama safça “İyi mi oldu, bakın işte on binlerce can kaybı, yakıp yıkılmış bir ülke, milyonlarca muhacir, daha ne kadar sürecek bu acılar, ne elde edildi?” diye soruyorlar. Aynı soruyu direnişi mahkûm etmek için sistematik bir silaha dönüştürenler de az değil elbette!

Suriye Halkı Ne Yapsın? Bükemediği Bileği Öpsün mü?

Gerçekten yaşanan acılar çok büyük ve dayanılmaz boyutlarda. Sadece Müslümanların değil, “insanım” diyen herkesin yüreğini yakması gereken manzaralara şahitlik ediliyor bu ülkede ve Suriyelilerin kaçıp sığındığı civar ülkelerde. Üzülmemek, acı duymamak mümkün değil ama önce tüm bu acılara neyin sebep olduğu sorusunu da sormak gerekiyor. Öyle ya, bu ülke bir depreme, doğal felakete uğramadığına göre, nasıl bu hale geldi, kim bu hale getirdi diye sorulmalı mutlaka! Yok, eğer “Biz zaten Baas rejiminin ne kadar vahşi, zalim ve barbar olduğunu biliyoruz!” deniliyorsa, o zaman “Böylesi bir barbarlığın tahakkümü altında yaşamayı mı salık veriyorsunuz kardeşlerinize?” diye sormak lüzum etmez mi?

Yanlış sorular yanlış cevaplar getirir. İslami direniş aleyhine propaganda kampanyası yürüten çevrelerin ısrarla yaygınlaştırmaya çalıştığı tezleri birileri sorulara dönüştürüyor. “Hani devrilecekti, bakın yıllar geçti, hâlâ Esed iktidarda, yanıldınız, artık vazgeçin!” diyorlar. Ülkeyi tarumar etmiş, yakıp yıkmış bir çetenin korunaklı duvarlar etrafında ecel terleri dökerek iktidarını sürdürmeye çalışmasını matah bir şeymiş gibi sunuyorlar.

Bir kere direnişçiler kimseye şu veya bu tarihte bu rejimin devrileceğine dair söz falan vermiş değiller. Zafer de yenilgi de Rabbimizin takdirindedir. Onlar kendilerine düşeni yapıp sebat ediyor, direniyorlar. Dolayısıyla şu veya bu zaman zarfında rejimi tümüyle çökertememiş olmaları bir kusur ya da kabahat değildir, mücadeleyi terk etme gerekçesi asla değildir. Üstelik de neden soru şöyle sorulmuyor: Esed rejimi ‘teröristler’in sonuna gelindiği, hepsinin imha edilmesine ramak kaldığı şeklindeki iddialarını defalarca tekrarladı. Peki, direniş bitti mi, Esed kazandı mı? Bitmedi, bitmeyecek de inşallah!

Direniş Özgürleştirmiştir!

Şunu hiç unutmamak lazım ki, özgürlük bedel istiyor ve her ne kadar ödenen bedellerin ağırlığı insanların belini bükse de sadece Rablerine kulluk etme bilinciyle yaşayan insanlar asla zalime teslim olmayı karşılaştıkları sıkıntıların, zorlukların çözümü için bir yol olarak görmezler. Suriyeli direnişçilerin özgürleştirdiği beldelerde yaşayan insanlara gidin sorun, karşılaştıkları devasa sıkıntılara, zorluklara, yaşadıkları büyük acılara, kayıplara rağmen eskiye dönmeyi arzu etmediklerini net biçimde haykıracaklardır. Çünkü onurlu insanlar elektrik, su, yakıt bulunmasa da hatta en sevdikleri artık yanlarında olmasa da asla özgürlüğü kölelikle değiştirmezler. Bu yüzdendir ki, Suriye’de kardeşlerimiz her türlü güçlüğe rağmen direniyorlar, zelil biçimde yaşamaktansa şereflice bir ölümü tercih ediyorlar.

Suriye’ye hangi gözle baktığımız, ne gördüğümüzü belirlemektedir. Kur’an-ı Kerim’de iman edip sınanmadan cennete girilemeyeceğine, zalimlere meyletmenin ateş azabını getireceğine, yalnız Allah’tan korkmak gerektiğine dair uyarıları okuyup ardından Suriyeli Müslümanlara zilleti, teslimiyeti tavsiye etmek nasıl bir anlayıştır? Bu tavrın, tam 14 asırdır Kerbela’yı anma merasimleri yapanların, “Ah Hüseyin, vah Hüseyin!” diye ağlaşıp dövünenlerin Suriye’de çağın Yezid’inin ardında saf bağlayıp savaşmaları kadar çelişik ve tutarsız bir tavır olduğu görülmelidir.

Evet, Suriye’ye baktığımızda bir yanda yürek burkan manzaralara şahitlik ediyoruz ama Suriye sadece bundan ibaret değildir. Suriye Allah yolunda arkasına bakmadan kararlılıkla savaşan ve şehadeti arzulayan Müslümanların kısmen de olsa özgürleştirdiği vatanıdır da aynı zamanda. Suriyeli mücahidler zillet örtüsünü yırtıp atmış olmanın gururuyla bakarken yarınlara, kardeşleri olan Müslümanların adeta onlara “yazık ettiniz kendinize” der gibi yaklaşmaları kesinlikle yanlıştır, esef vericidir. Suriye’de zalim Baas rejiminin halka karşı işlediği cürümlerden ötürü üzülmek doğaldır; Suriye halkının geleceğinden kaygı duymak anlaşılabilir bir duygudur ama bu halkın dün sindirilmiş, susturulmuş, insanlık dışı muamele gören bir topluluk olduğu ve intifada ile birlikte adeta dirildiği gerçeğini unutmamak gerekir.

Çifte standartlı olmayalım! Filistin’e baktığımızda on yıllara uzanan bir işgal gerçeğiyle karşılaşıyor, üstelik de işgalin uzun süreçte kökleştiğini görüyoruz. Müslümanlar aleyhine ve Siyonistler lehine çok bariz bir güç dengesizliği olduğu da ortada. Uluslararası sistemin, büyük güçlerin her şeyleriyle Siyonist çeteden yana tavır aldıklarını da biliyoruz. Tüm bu gerçeklere karşın Filistin direnişiyle iftihar ediyor; kardeşlerimizin ödedikleri ve muhtemelen daha çok uzun yıllar ödeyecekleri ağır bedellere rağmen direnişten vazgeçmemelerini istiyoruz. Birileri çıkıp, Filistin halkının daha fazla acı çekmemesi adına Siyonistlerle uzlaşması gerektiğini ifade ettiğinde bu sözlerin zulme teslimiyet ve adaletsizliğe boyun eğmek demek olduğunu haykırıyoruz.

Peki, Suriye’nin farkı ne? Baas rejimi Siyonist çeteden daha mı az zalim, daha mı az kâfir ya da daha mı fazla meşru? Hayır, hiçbiri değil! Bilakis en az Siyonist çete kadar vahşi ve katliamcı bir rejim bu. Ve bu katil güruhla savaşan kardeşlerimiz de aynen Filistinli direnişçiler gibi hakları için, özgürlükleri için, adalet için, Allah’ın sözünü hakim kılmak için mücadele ediyorlar. Öyleyse İslami adalet nasıl bakmayı gerektiriyorsa ve kardeşlik hukuku nasıl davranmayı ilzam ediyorsa Filistin’e de Suriye’ye de diğer direniş beldelerine de aynı şekilde bakmalıyız!

Kriterimiz Vahiyle Belirlenmiştir!

Ve asla kardeşlerimizin mücadelesine dünya hayatını esas alan ve ahireti yok sayan bir tarzla yaklaşmamalıyız. Münafıklara has davranışlara prim vermemeliyiz. Allah için ödenen bedelleri değersizleştiren bu tarz yaklaşımdan kaçınmamız gerektiğini Rabbimiz Âl-i İmran Suresinin 156. ayetinde bize şöyle hatırlatıyor:

Ey iman edenler! Sizler sefere veya savaşa çıkan kardeşleri için ‘Yanımızda kalsalardı ölmez ve öldürülmezlerdi!’ diyen kâfirler gibi olmayın! Allah bunu onların kalplerine bir hasret olarak koydu. Allah yaşatır ve öldürür. Allah yaptıklarınızı görmektedir.

Yine unutmayalım ki, Müslümanlar olarak şartlar elverişliyse, kazanma ihtimalimiz yüksekse, ödeyeceğimiz bedeller azsa gibi şartlara bağlı bir mücadele anlayışına sahip değiliz. Her şart altında Allah’ın dinine şahitlik etmekle mükellefiz. Temel kriterimiz Allah’ın ve Resulünün rızasıdır! Bu hedefe uygun olarak ortaya konulmuş ve bu doğrultuda yürüyen her mücadele azizdir, sahiplenmeyi, desteklenmeyi hak etmektedir.

Ve yine biliyoruz ki, mücadeleler sadece maddi şartlar, imkân ve araçlarla kazanılmaz. Asıl olan Allah’ın yardımıdır. Rabbimiz Â-i İmran Suresinin 160. ayetinde şöyle buyurmaktadır:

Allah size yardım ederse, artık sizi yenilgiye uğratacak yoktur ve eğer sizi 'yapayalnız ve yardımsız' bırakacak olursa, ondan sonra size yardım edecek kimdir? Öyleyse müminler, yalnızca Allah'a tevekkül etsinler.

Allah’a tevekkül edenlere, yalnız O’na teslim olup, yalnız O’ndan yardım bekleyenlere ne mutlu! Ve ne mutlu izzetle direnenlere, bedel ödemek gerektiğinde sebat edenlere ve bir zulüm ve saldırıya uğrayan kardeşleriyle dayanışma içinde olanlara! 

 

HABERE YORUM KAT

1 Yorum