1. HABERLER

  2. KURAN ÇALIŞMALARI

  3. İmtihan Bilinci ve Müslümanın Direngenliği
İmtihan Bilinci ve Müslümanın Direngenliği

İmtihan Bilinci ve Müslümanın Direngenliği

Sınanma ya da imtihan gerçeği evrensel bir olgudur. Bu bilgi ve bilinç canlı tutulduğu oranda da mü’minler her vakit dinamik-devingen kalacaklardır.

A+A-

Daima Diri Tutulması Gereken Bir Dinamik: İmtihan Bilinci

Haşim AY

Tüm varlığı belli bir gaye uğruna yaratan ve insanları da daima sınamakta olan Rabbimiz, günleri aramızda döndürüp duruyor. Bu süreç bundan böyle de devam edecektir. Bu gerçeği kutlu kitabında “sünnetullah” olarak tanımlayan Rabbimiz, üstün bir gaye ile yarattığı insana da bu değişmez yasaları göz önünde tutarak buna göre bir hattıhareket tutturmasını, hayat tarzı ve istikametini belirlemesini tavsiye etmiştir. (3/Al-i İmran, 140, 137. Ayrıca bkz: 76/İnsan, 2–5; 13/Ra’d, 11; 8/Enfal, 53)

Sınanma ya da imtihan gerçeği evrensel bir olgudur. Bu bilgi ve bilinç canlı tutulduğu oranda da mü’minler her vakit dinamik-devingen kalacaklardır.

Diğer yandan şunu da belirtmek gerekmekte ki sınanma gerçeği salt kişi ile sınırlı bir olgu değildir. Bunun aksine, tıpkı bireyler gibi toplumlar/topluluklar da her daim sınanma halindedirler. Dolayısıyla, toplumsal olay ve olguları değerlendirirken de bu gerçeği göz ardı edemeyiz/etmemeliyiz.

Diğer bütün kavramlarda olduğu gibi imtihan konusunun anlaşılması hususunda da sahih bir sonuca varmak için Kur’an, tarih ve vakıa ilişkisinin bütünsel bir şekilde kurulması gerektiğine inanıyoruz. Bu usul uyarınca imtihan konusunun kolektif kimlik ve mücadeleye tekabül eden sosyal yönüne dönük çözümleyici teorik bir çerçeve oluşturulmalı ve bu çerçeve çeşitli tarihi ve güncel örnekler üzerinden pratik zemine aktarılmaya çalışılmalıdır. Elinizdeki makale bu çerçevenin oluşturulmasına sunulan bir katkı olarak düşünülürse amacına ulaşmış demektir.

Çatı Niteliğinde Bir Kavram Olarak İmtihan

Türkçe sözlüklerde deneme, denetleme, inceleme, ölçüp biçme, sınav, test, yoklama vb. sözcükler ile açıklanan imtihan kavramı genel olarak Arapçadaki fitne, bela, musibet vb. kavramların içerdiği anlam örgüsüne özdeş bir şekilde kullanılmaktadır. İmtihan terimi bu yaygın kullanımına karşılık Kur’an’da ise yalnızca iki kez geçmektedir. Kur’an-ı Kerim terminolojik açıdan imtihan olgusunun ifade ettiği anlamı daha ziyade fitne, bela, musibet fiilleri ve türevleri yoluyla açıklamaktadır. M-H-N fiil kökünden türeyen imtihan sözcüğü1 Kur’an-ı Kerim’deki her iki türeviyle de olumlu anlamda kullanılır.2

Dolayısıyla, Kur’an’da her biri çok geniş bir anlamlar yelpazesinde kullanılan bu kavramların zihinde uyandırdığı çağrışımlarının kısaca da olsa analizini yapmadan tüm bunların bir tür çatı kavramı olarak kullanılan “imtihan” terimini gereğince kavramamız zor görünüyor.

Bu nedenle imtihan olgusu bağlamında ilgili kavramlara dönük kısa açılımlarda bulunmak konuyu daha anlaşılır kılması açısından faydalı olacaktır.

Fitne:

F-T-N kök harflerinden türemiş bir isim olan fitne kelimesi Arapçada maden kaynatmak, altının saf olup olmadığını denemek üzere bir potada eritmek anlamında kullanılmıştır. Terim anlamı ise iyi ile kötüyü, doğru ile yalancıyı ayırt etmek için, görünüşte ürküten, nefse zor gelen bir zeminde belli bir süre tutmak demektir.3 Aslında fetn kelimesinin asıl anlamı

İsfehanî’nin de yerinde tespitiyle sağlam olanının çürüğünden ayrılması için altının ateşe sokulmasını ifade eder ki imtihan olgusu tam da bu anlamda ifadesini bulmaktadır. Buradan hareketle Allah’ın insanları imtihan potasına koymaktan muradının iradelerini güçlendirmek, eğitip olgunlaştırmak, nitelik ve niceliği ayrıştırmak olduğu söylenebilir.4

Daha geniş anlamıyla sınav, deneme, imtihan; bela, kötülük yönünden ayartı, iğva; kışkırtma, zulüm, baskı; ayrılık, nifak, karışıklık ve iç savaş gibi geniş bir anlamlar, çağrışımlar alanını kapsayan fitne kavramı olumlu ve olumsuz kullanımları ve çeşitli türevleriyle Kur’an-ı Kerim’de altmışı aşkın ayette geçmektedir.5

Bela:

Arapçada B-L-Y kökünden türeyen bela kavramının sözlük anlamı denemek, sıkıntı vermek ve bitkin hale getirmektir. Farklı türevleriyle birlikte Kur’an-ı Kerim’de büyük bir yer kaplayan bu kavram da fitne fiilinde olduğu gibi olumlu ve olumsuz anlamlarıyla sınamak, imtihan etmek anlamında kullanılmıştır.6 Kur’an bütünlüğündeki kullanımları dikkate alındığında Rabbimizin gerek maddi gerekse de manevi anlamda kullarını çeşitli araçlar ile sınadığı ve bu sınama olgusunu da “bela” olarak nitelediği görülmektedir. Bu yönlü olumlu veya olumsuz bir sınama/sınanma olgusunu Rabbimiz fitne kavramının yanı sıra genellikle bu kavram ve türevleri ile de ifade etmiştir. Bela kavramı da tıpkı fitne gibi menfi ve müspet anlamlar içerir. Örneğin, Rabbimiz mü’minleri “güzel bir sınama ile” sınadığını söylemektedir.7 Beni İsrail’in Fir’avun hanedanı tarafından amansız zulümlere maruz kalışını aynı kavram ile Kur’an’da üç yerde vurgulayan Rabbimiz,8 İbrahim’in İsmail’ini adayış sürecini de yine “apaçık bir (sadakat ) sınavı” olarak nitelemiştir.9

Bela kavramının, içerdiği bu anlam örgüsü dolayısıyla M. Esed tarafından da üzerinde önemle durulduğunu gözlemlemekteyiz. Öyle ki, Kur’an’da darlık, sıkıntı halini bildiren “durr” sözcüğünü ilgili tüm kullanımlarında Esed “bela” kavramı ile karşılamıştır. Bu da bela kavramının sınama ile birlikte (imtihan bağlamında) darlık, sıkıntı ile olan yakınlığını gösteriyor. Nitekim Türkçede kullandığımız “zarar” sözcüğü de aslında Arapçada zorluk, sıkıntı, darlık vb. olumsuzlukları anlatan “dara”dan gelmiştir. Başka deyişle Türkçede kullanılan “zarar” sözcüğü Arapçadaki “dara/dirar” kelimesinin bozulmuş halidir.10

Musibet:

Yine imtihan olgusu ile yakın bağıntısı olan kavramlardan bir diğeri de musibettir. Arapçada S-V-B kökünden türeyen ‘musibet’, sözcük anlamıyla ‘isabet eden şey’ demektir. Bu kökle ilgili olarak eserinde savab, isabet, sevb vb. türevler üzerinde duran İsfehanî müsibet teriminin asıl olarak ok atışıyla ilgili olduğunu ancak süreç içerisinde başa gelen felaket yan anlamını kazandığını söylemektedir. Sonuç olarak kelimenin nötr yapısına dikkat çeken İsfehanî bu formun Kur’an’da hem hayır, hem de şer anlamında kullanıldığını kaydetmektedir.11 Musibet terimi, Kur’an’da 10 yerde geçmektedir. S-V-B kökünden türeyen ayetlerin toplam sayısı ise 77’dir. Türkçeye de sonradan giren bu kavram asıl anlamını koruyabilmiştir. İnsan yaşamının farklı evrelerinde başa gelebilecek her türlü olumsuzluğun kendisi ile ifade edildiği bu kavram da yine fitne ve bela gibi Kur’an-ı Kerim’de hem olumlu ve hem de olumsuz anlamda kullanılmaktadır. Nitekim Kur’an S-V-B kökünden türeyen ifade kalıplarıyla fitne (Hacc, 11; Enfal, 25), seyyie (Nisa, 79), azab (Tevbe, 52 ve 90); hayr (Hacc, 11), hasene (Nisa, 79), fazl (Nisa, 73), rahmetin (Yusuf, 56) insana ‘isabet ettiğini’ bildirmektedir. Buna göre fitne, seyyie ve azab, şer olarak isabet edenler; hasene, fazl ve rahmet de hayr olarak isabet edenler şeklinde sınıflandırılabilir.12

TEORİK BOYUT

A. Kim, Kimleri Niçin Sınar?

Sınama/imtihan olgusunun fertler arası ilişkilerden eylemsel edinimlere, eğitsel faaliyetlerden sosyo-psikolojik davranışlara, politik/askeri girişimlerden aile içi ilişkilere ve oradan da genel eğitimin yanı sıra pedagojik/çocuk eğitimine değin çok geniş bir yelpazeye yayıldığını; yaşamın bireysel, sosyal, siyasal, kültürel, ekonomik işleyişinde bir bütün olarak hayatı kuşattığını ilgili kavramların kapsayıcılığından yola çıkarak rahatlıkla söyleyebiliriz.

Dolayısıyla, tarz ve amaçlarında da oldukça çeşitlilik arz eden ve enstrümanları da farklılık içeren bu olguyu beşeri düzlemde iki ana eksene bağlamak mümkündür:

a) Fertlerin ve toplulukların birbirini daha iyi tanımaya ya da tutum ve davranışlarının niteliğini ölçüp tartmaya dönük olarak sergiledikleri bir davranış biçimi,

b) Bir ferdin, topluluğun, grubun veya devletin diğerini otoritesi altına almak için başvurduğu bir “ön yoklama” yöntemi ya da yıldırıp boyun eğdirme amacını içeren davranışlar bütünü…

Kısaca açımlayacak olursak, mesela; bir baba veya öğretmen çocuğunu ya da talebesini ona fark ettirmeden sınar, test eder ve bundan da onun gelişim seviyesini (tekâmül oranını) tespit etmeyi amaçlar. Aynı şekilde bir komutan da maiyetindekileri benzeri amaçlarla sınar.

Bu basit örnekler beşeri düzlemde bile sınamanın revaçta bir olgu olduğunu ve insanın insanı olumlu anlamda da sınadığı ya da sınayabileceğini hatırlatması bakımından anlamlı olsa gerektir. Nitekim benzeri bağlamlarda sınama örneklerini Calut’un maiyetindekileri nehir ile sınaması olayında ve Mümtehine Suresi’nde vurgulanan “Size geldiklerinde onları sınayın!” ifadesi ile muhacirlerin ya da yapıya yeni katılım gösterenlerin sınanması örneğinde de görebilmekteyiz.13 Haberlerin kaynağına inmenin gerekliliğine gönderme yapan ayetten de bilgiyi nitelik ve niceliğiyle ayıklama/araştırma/sağlama/sınamayı anlayabiliriz.14 Ayrıca rüşte erişinceye değin yetimlerin sınanmasını salık veren ayet de sınamanın eğitim, denetleme, bakım vb. çok yönlü boyutlarını hatırlatması açısından dikkat çekicidir.15 Bu kısa örneklendirmeler bize hayatın farklı şubelerine dair sınama olgusunun yaygınlığının yanı sıra önemini de göstermektedir.

Diğer yandan, bir siyasi/idari yönetim de otoritesi altında bulunanları sıkça sınar ya da denetler. Otorite sahiplerinin burada amaçladıkları çoğu zaman otoritelerine yönelebilecek olası tehlikeleri önlemek ya da ortaya çıkmış olan bu tehlike potansiyelini yıldırmak, defetmek amaçlıdır. Örneğin bu yönlü bir taktik TC ölçeğinde “psikolojik harp, psikolojik harekât” vb. kavramları literatüre kazandırmış ve buna dönük resmi ya da kontra kurumlar da oluşturmuştur! İçe dönük olarak işleyen/işletilen bu yönlü sistematik/kurumsal bir olumsuz sınama (burada sindirmek amacıyla denetleme) mantığına Fir’avun hanedanında da şahit olmaktayız.16 Devletlerarası (özellikle de bugünkü gelişmişliğiyle) karşılıklı füze denemelerinin ve sonu gelmez silahlanmanın da yine bu bağlamda birbirine gözdağı verme, sınama olarak yaygınca kullanıldıklarını görmekteyiz. Öyle ki, çoğu zaman dışa dönük yapılan askeri harekâtların amacı da tamamen bu olabilmektedir: Muhatabını baskı altına alıp sindirmek ya da ona gözdağı vermek!

Daha da çoğaltılabilecek bütün bu örneklerden çıkan sonuç sınama ve sınanmanın beşeri işleyişte hayata ilişkin tüm alanları kuşatan ve olumlu/olumsuz yapı, tarz ve amaçlar içerebilen bütüncül bir konu olduğu gerçeğidir.

Konuyu bu bütüncül yapısıyla Kur’an’a arz ettiğimizde ise genel olarak iki tür sınamadan söz edebiliriz: olumlu ve olumsuz sınama/sınanma. Bunun Kur’anî literatürdeki karşılığı “belâ-en seyyie” ve “belâ-en hasene” olarak kavramsallaştırılabilir.

Yine Kur’an’da sınama olgusu, menşei itibariyle iki yapılı olarak ortaya çıkar: a) beşeri sınama (insanın insanı fert, topluluk ya da devlet düzeyinde sınaması), b) ilahi sınama (Rabbin kullarını sınaması). Beşeri sınama, insanın insanı sınaması, imtihan etmesini açıklarken; ilahi sınama ise tamamen Allah’ın ömürleri süresince kullarını gerek ferdî ve gerekse de toplumsal olarak sınamasına tekabül eder.

B. İlahi Sınama: Allah’ın Kullarını Fert ve Toplum Olarak Sınaması

“Andolsun ki biz sınayanlarız!” diye buyuran Rabbimiz (23/Mü’minûn, 30; 29/Ankebût, 3) hayatı ve ölümü “hangisi/hangileri daha erdemli davranışlarda bulunur/lar diye” kullarını sınamak için yaratmıştır. (67/

Mülk, 1; 18/Kehf, 7; 21/Enbiyâ, 35) Buna göre, şu hayat okulunda birer öğrenci konumunda olan bütün kullar ilahi bir sınava tabi tutulacaklardır. Herkes kendi konumunda bu sınamaya tabidir ve hiç kimse bundan muaf değildir. (29/Ankebût, 3; 23/Mü’minûn, 30) Hatta denilebilir ki Kur’an açısından hayat/yeryüzü, insanın içerisinde barınacağı, geçineceği ve sınanacağı geçici bir yurt ya da bir okuldan ibarettir. Bu okuldaki sınavın sonucu ahiret olarak isimlendirilen bir “öte diyar”da belirlenecek ve herkes notlarına göre muamele görecektir.17 O gün tek kayırıcı (şefaatçi) yalnızca Allah’tır. (2/Bakara, 48–123, 255 vd.) Bu okuldaki sınavını başarılı bir not oranı ile geçmenin imkânı, hayatı kuşatmış kulluk istikameti ve bunun daima diri tutulmasını sağlayan sınanma/imtihan bilincini salık veren sahih bir iman ve bunun pratik tezahürler bütünü olan amel-i salihlerdir. Bu okulda geçerli müfredat, tevhid ve şirk; ders, sadakat-ihanet ve insan da bunun odağında olan bir öğrencidir. Ölüm, kaçınılmaz bir son olarak her öğrencinin muhatap olacağı bir olgudur. Öyle bir olgu ki; kulluk bilinci ile yaşamış öğrenciler açısından sınavın bittiği, mezuniyetin yaklaştığı ve ebediyet ödülünün verileceği (cennet) bir rahmet; hayat okulundaki ders süresince tembellik yapan, müfredatı ciddiye almayan, sınav bilincini yitiren ve ömürlerini kulluk ekseninden kaydıranlar için ise ders süresinin sona erdiği, sınıfta kalındığının anlaşıldığı, sınavı geçmek için yeni bir fırsatın mümkün olmadığı ebedi bir nedamet yurdudur (cehennem).

Hayat okulundaki her bir öğrenciyi (insan teki) ölümü öncesinde Rabbimiz hayırlarla ve seyyiatlarla sınayacaktır. (21/Enbiyâ, 35) Bunu yaparken de Rabbimizin amaçladığı “kullarına eza etmek” değildir. Aksine, Rabbimiz tüm insan teklerini daimi bir imtihana tabi tutarken bununla onları olgunlaştırmayı, unutmaya yatkın oldukları varoluş gayelerini diri tutmayı amaçlar. Çünkü insan, zaaflarla malûl, bakıma ve ilahi rehberliğe muhtaç bir varlıktır. Çoğu zaman tembelleşip sorumluluklarından/ödevlerinden kaçmanın yollarını arar. (100/Âdiyât, 6–8) Bu noktada da Rabbimizin sınamadan maksadı ödevinden kaçmaya veya varoluşsal sorumluluklarını unutmaya yatkın olan insanı daima diri ve zinde bir bilinçle (imtihan-kulluk) istikamet üzere tutmasıdır.18

Yine insan malî açıdan bollukla iç içe iken yokluk zamanlarını çarçabuk unutup varlık içerisinde şımarmaya ve tekebbüre kapılarak tuğyan etmeye meyyaldir. (33/Ahzâb, 35; 42/Şûrâ, 27) Bu temayülü dolayısıyla Rabbimiz onu darlıkla ve yokluklarla sınayarak sıkıntılara maruz bırakır. Amacı ise elinde bulunanlar ile şımarıp azıtmaması ve yitirdiğinde de umutsuzluğa kapılıp mutsuz olmamasıdır. Böylece Rabbimiz varlık ve yokluk ile insanı sınamakla onu dengeler.

Diğer yandan, Rabbimiz insanı inanç alanında da karar ve tercihlerinde doğruya ulaştırmak ya da doğruların doğruluk derecesini “test” edip sabit kılmak için de sınar. (29/Ankebût, 3–4) Mü’minleri kimi zaman yoklukla, kimi zaman korkuyla, kimileyin de mallardan ve canlardan eksiltmelerle sınaması da bundandır. Maksat, sadakatlerine sebat sunmaktır. (2/Bakara, 155–157) İnanç iddialarında “yarım gönüllü” ya da kararsız olanları (münafikûn) ise hayatın orta yerinde çeşitli musibetler ile imtihan eder. Maksadı ise onların etrafında şüphe ettikleri ya da inanıyor“muş” gibi yaparak umursamazlıktan geldikleri hakikat üzere düşünmeye yöneltmek ve kendi tutarsızlıklarıyla yüzleşip tutum ve tercihlerini netleştirmelerini sağlamaktır. (29/Ankebût, 3–4; 9/Tevbe, 126–127; 32/Secde, 12–22) Bununla birlikte Rabbimiz inanmaya yanaşmayanları da (kafirûn) çeşitli vesilelerle sınar. Bundan da maksadı onların hakikatin apaçık yapısını kavramaları ve hiçbir mazeret öne sürmelerine meydan vermemektir. Rabbimiz bunu hem elçiler göndermekle yapar ve hem de mü’minlerin kimlik mücadelesi ile sağlar. Hak ve batıl da bu mücadele zemininde somutlaşarak kitlelerin tercihlerini netleştirmelerine vesile olur. (6/En’am, 53–55)

El hâsıl hiçbir kişi ve kesimi dışarıda tutmayan bu sünnetullah, insan yaşamının bireysel ve toplumsal bütünlüğünde kesintisiz olarak sürer. Aynı olgu bireyler için olduğu gibi, toplum ve topluluklar düzleminde de geçerlidir. Zira toplumu oluşturan temel bir unsur olarak insan (fert ya da birey) sosyal/toplumsal bir varlıktır. Dolayısıyla, yaşamının bireysel alanında başıboş olmadığı gibi, yine toplumsal edimlerinde ve siyasal tutum-tercihleri ya da vaziyet alışlarında da başıboş değildir. Toplumsal değişim ve dönüşümün temel unsuru olarak bireyi belirleyen Rabbimiz hangi inanç algısına sahip olursa olsunlar bütün insanları bireysel ve toplumsal açılardan sınar. Sınanma olgusunun bu bireysel/ferdî boyutunun yanı sıra toplumsal boyutu üzerinde de Kur’an’ın gerek doğrudan ve gerekse de dolaylı/genel vurgularında önemle durduğunu gözlemlemekteyiz.19

C. Bireysel Sınama: Rabbin Kulunu Sınaması

Yaratırken Rabbimiz tüm fertlerin “fıtri kodlaması”nı yapmış ve onları sırf “Kendisine kulluk” etsinler diye yeryüzüne göndermiştir.20 Yeryüzüne fıtri ödevini ifa etmek için gönderilen insan orada geçici bir süreliğine konaklayacak ve liyakatini de böylelikle kendisine bahşedilen ömür dâhilinde ispatlama ya da kendisini gerçekleştirme imkânını bulacaktır.21 İnsanın yaratılmasından gaye budur. Ve insan, ömrünü bu varoluş gayesini ispatlama dinamiği olarak algılamak durumundadır. Böylelikle, Rabbinin kendisini yaratırken meleklerin şüphe ve itiraz, şeytanın ise düşmanca iddiasını boşa çıkararak, iradi olarak Rabbine sadakatli bir kul olduğunu kanıtlayacaktır. Varoluş amacının şuurunda olmakla birlikte bunu ifa etme noktasında irade yeteneğiyle şerefli bir konuma erişen insan, meleklerin iddia ettiği gibi ne yeryüzünü ifsat edip emanetine ihanet edecek ve ne de şeytanın iddia ettiği gibi yaratılış gayesinden sapıp kendisinin Rabbi katındaki şerefli konumunu düşürecektir. Aksine, birçok olumlu ve olumsuz yetenek ile donatılmış insan Rabbani terbiye ile bu yüksek potansiyelini terbiye edip dengeleyecek ve Rabbinin emanetine verdiği arzı var olduğu sürece kendi yeteneklerini iradi olarak kullanıp vahyin kılavuzluğunda arzı imara çabalayacaktır. İnsanın yeryüzüne halife kılınması bundandır.

Başta kendi varlığı olmak üzere, üzerinde varlığını idame ettirdiği arzı imar edip onu kendisine emanet edilmiş bir değer olarak algılaması gereken insanın bu misyonunun gereğince sosyalleştirilmesi için bir pusulaya ihtiyacı vardır ki, bunun adı da ed-Din’dir. Ed-Din, insana hayatta izlemesi gereken yol ve onu düzenlemesi gereken bütüncül ilkeleri sunar. Rabbani dinin kaynağı olan vahiy, hem insanın bu varlık amacı ve sorumluluk alanının itikadi dayanaklarını şekillendirip ona bu bilinci daima canlı tutmasını sağlar hem de geliştireceği yaşam tarzının (şeriat) bütüncül çatısını düzenleyen ilkeleri sistematize eder. İnsan böylelikle vahyi rehberlik sayesinde kendisinde yerleşik olan yüklü potansiyelin azıtmasına izin vermez, yaşamını disipline eder ve çok boyutlu ayartılar karşısında direnme iradesine kavuşur.

Ancak, insanın ontolojik yapısındaki bu ideal/takva boyutu yanında insan yine de zaaf unsurlarının hâkim olduğu bir fücur boyutuna da sahip bulunmakta, dolayısıyla da kendisinde yerleşik olan olumsuz temayüllerin etkisinde kalabilme ve varlık gayesini yitirip istikametten sapmaya yatkınlık arz etmektedir. Bu nedenle de Rabbi, yolunu doğrultup (hidayet) onu istikamet üzerinde tutmak, varoluşsal ödevlerini hatırlatmak ve yaşamında ona yardımcı olmak için birbirinin peşi sıra vahiy göndermektedir. Bununla mesajını yenileyen Rabbi, mesajını ona hatırlatması için yine kendinden elçiler seçer.22 Böylelikle varlık pusulasını yitiren insan ilahi vahiy ile yeniden varlık şuuruna erişip yolunu bulmuşken, diğer yandan da izleyeceği kulluk istikametinin ameli niteliğini de elçinin modelliği/sünneti vesilesiyle öğrenmiş olur.

D. Toplumsal Sınanma:

Mü’minlerin ve Kâfirlerin İnanç Açısından Sınanmaları

Tıpkı bireyler gibi -ister mü’min olsun isterse de kâfir- toplumlar da daima sınanma halindedirler. Bu gerçek Kur’an’da oldukça net bir şekilde vurgulanır.23 Mesela Rabbimiz, onca kanıtlayıcı belgeye rağmen (ayât) Fir’avun topluluğunun imana yanaşmaması üzerine onları çeşitli biçimlerde sıktığını/sınadığını söyler.24 Yine, Fir’avun ve sonrası dönemde Beni İsrail’in de yoğun sınamalara tabi tutulduklarını görmekteyiz.25

Allah ile olan fıtri ve kitabi misaklarını bozan bireylerin oluşturduğu toplumun genel adı cahili şirk toplumudur. Allah ile olan fıtri/kitabi misaklarını diri tutup bunu ifa etme noktasında nebevi önderlik ve örnekliğe tabi olan toplumun adı ise bunun zıttı anlamda tevhid toplumudur. Bu espriye göre tıpkı bireyler gibi toplumlar da ya muvahhid ya da müşriktirler.

Muvahhid toplumlarda tevhid eksenli adil bir otorite hâkim iken, cahili şirk toplumlarında ise ifsat ve zulüm eksenli cahili bir düzen(sizlik) egemendir.

Varlık üzerinde mutlak otorite sahibi olan Allah, toplumların yaşamına daima müdahalede bulunmaktadır. Yani bireyler gibi toplumlar da başıboş değildir. Yaşam tarzlarını belirlemede serbesttirler; ancak, bu demek değildir ki başıboşturlar. Kur’an açısından özgürlük bu anlamıyla nötr bir durumdur. Zira bulundukları tercihlerin ardından olumlu ya da olumsuz olarak mutlak anlamda sınanmaya tabidirler. Dolayısıyla vahye muhatap olmasına rağmen tercihini küfürden yana kullananlar başıboş bırakılmayacaklardır. (23/Mü’minûn, 155) Tıpkı iman ettikten sonra mü’minlerin de kendi hallerine bırakılmayacakları gibi. (29/Ankebût, 2–4; 3/Al-i İmran, 179) Müşrikler muhatap oldukları vahyi mesajdan yüz çevirdikten sonra tevhid ve adalet ehli muvahhidleri güçten düşürmeye, kimliklerinden vazgeçirmeye çalışırlar. Müşriklerin korkusu ve onları muvahhidleri ağır sıkıntılara “müptela” kılmaya sürükleyen başat neden zulüm ve haksızlığa dayalı otoritelerinin sarsılacağı korkusudur.

Vahye muhatap kılındıktan sonra küfrü imana tercih eden ve bununla da yetinmeyip nebilere ve tabilerine cephe alan ve rabbanî mesajın kitlelere ulaştırılmasını engelleyen müşrikler, nebi ve mirasçılarınca uyarılmaya, tevhide davet edilmeye devam edilirler. Bu davete inkâr ve zulümle karşılık veren egemen müşrikler azıtırlar ve bu azgınlıklarını tuğyana dönüştürüp (tuğyan=azgınlığın uç zirvesi) muvahhidler cemaatini topyekûn katletmeye kadar vardırırlar. (85/Burûc, 1–10) Egemen cahili düzenlerin müşrik elitlerin zulmüne sistematik olarak maruz kalan muvahhid cemaatler ise bu süreç boyunca sadakat noktasında sınanırlar. Olası her türden zulüm ve baskıya karşı tevhidi kimliklerini koruma-savunma yükümlülüğüne sahip olan muvahhidler bir yandan sabretme durumunda iken, diğer yandan da cahili toplum ve egemen güç odaklarını bütün cepheleriyle/katmanlarıyla hakka davet etme sorumluluğuna sahiptirler. Toplumsal düzlemde hak ve batıl, tevhid ve şirk, eğri ile doğru, iman ile küfür, adalet ile zulmün vb. uyuşmaz savaşımı muvahhid ve müşriklerin çok yönlü karşılaşma/mücadele ya da çarpışmasında somutlaşır. Bu ayrışma kaçınılmazdır. Ve dolayısıyla ilkesel olarak ne otoritelerini yitirmek istemeyen müşrikler ve ne de tevhidi kimliklerinden vazgeçme lüksü olmayan muvahhidler uzlaşmaya yanaşmayacaklardır. Ayetler böylece bu fiili mücadele zemininde ete-kemiğe bürünür, yollar böylelikle ayrışır ve saflar netleşir böylelikle. Âlemlerin Rabbi olan Allah’ın iradesi/sünnetidir bu. Hakkı ve batılı her iki cephenin tutum ve davranışları üzerinden belirginleştirecektir. Sinik bir kararsızlık içerisinde bocalayan, yön ve istikamet arayan kitleler de böylelikle bu pratik alanda tercihlerini netleştirerek somut bir delile dayalı olarak hakkın ya da batılın tarafında saf tutarlar. Kurtulan böylelikle bir delile dayalı olarak kurtulurken, helak olacak olan da apaçık bir delil üzere helak olacaktır.26

2. PRATİK BOYUT

A. Toplumsal Sınamada Sünnetullahın Aşamaları

Toplumsal değişimin yasalarını incelemek her ne kadar sosyolojinin temel ilgi alanlarından olsa da bu olgunun Kur’an’ın da başat konularından olduğunu ve buna dönük ilkelerin Kur’an kıssalarında da mündemiç olduğunu söyleyebiliriz. Başta Ra’d Suresi 13. ayet olmak üzere kimi ayetlerde muhkem ilkeler olarak da vurgulanan bu olguyu Kur’an en çok da kıssalar üzerinden öncekilerin helaki ekseninde ele almaktadır. Bunu dikkate aldığımızda toplumsal sınanmada işleyen sünnetullahın 4 ana aşama takip edip sonuçlandığını söyleyebiliriz.

Birinci aşama, inzâr: Fıtrattan uzaklaşan, sorumluluklarından kaçan, küfre saplanan ve arzı ifsada verip hem tabii/ekolojik dengeyi sarsan ve hem de insan yaşamını bireysel, toplumsal, ailevi, siyasi, felsefi, iktisadi vb. yönleriyle felce uğratan müşrik otoriteleri uyarmak için Rabbimiz elçiler gönderir. Rabbimizin elçileri göndermesi, toplumları doğrudan sınamasının başlangıç basamağıdır ya da birinci aşamasıdır. Bununla kendilerini başıboş zan edenlerin mezkûr algısına müdahale edilir.

İkinci aşama, tercih (iman ya da küfür): Elçilerin mesajı egemen otoritelerce inkâr ile karşılanır. Bu merhalede inkârcı egemenler mü’min cemaate işkenceye koyulurlar. Ve beri yandan da mesajın önüne geçip kitleler ile buluşmasına engel olmaya çalışırlar.

Üçüncü aşama, netleşme: 3. aşamada Rabbimiz kitlelerin de dâhil olduğu toplu bir yokluk sınamasına tabi tutar egemenleri. Egemenler bu aşamada karmaşık tutumlar içerisine girerler. Kitleler arasında ayrışma emareleri baş gösterir. Yerleşik inanç-değer yargıları tartışılıp sorgulanır hale gelir. Saflar giderek netleşir. Ve her kesim tutumunu belirginleştirmeye başlar.

Dördüncü aşama, helak ya da zafer: Bu aşama ise sonun başlangıcıdır. Rabbimiz sıkıntıyı bollukla değiştirir. Egemen müşrikler zulümlerini derinleştirirler. Bir önceki hallerinin faturasını mü’minler cemaatine çıkarırlarken onları aşağılar, derin bir şımarıklık içerisinde azıtırlar ve mü’minler cemaatine daimi darbeyi vurmak için planlar geliştirmeye koyulurlar.27 Tam da bu noktada Rabbimiz onları kuşatır ve planlarını başlarına çalar. (Nahl, 16/26) Azgın elitlerin sonu gelirken mü’minler cemaati nice bedellerden sonra sadakatlerini ispatlamış olarak kurtuluşa ererler. Yeryüzünde iktidar artık mü’minler cemaatine tevdi edilmiştir. (Enbiya, 21/105) Ve mü’min cemaatin sınanması bu kulvarda devam eder.28

Bununla birlikte ana aşamalarını vahyin tarihsel göndermelerinden hareketle tespit etmeye çalıştığımız bu süreçler hemen gerçekleşecek diye bir beklentiye de kapılmamalı. Kur’an’ın aceleci tutum olarak ortaya koyup örneklendirdiği bu tavrın tersine, bu ana aşamaların her biri farklı süreçler içermekte ve dolayısıyla ne kadar zaman alacağı ancak Allah’ın takdirine kalmıştır.29 Keza Rabbimiz bizi gayba muttali kılacak değildir.30 Hem zaten bu söz konusu olsaydı imtihanın da anlamı kalmazdı. Nuh kıssasındaki 950 yıl vurgusu bu anlamda salt matematiksel bir rakam olmanın ötesinde bizi aceleci ve tez zamanda sonuç almaya endekslenmiş tutumlardan sakındırması açısından manidardır. Ayrıca Yunus’un kavmini terk etmesi örneği de kendiliğindenci ve sabırsız tutumlardan sakınma noktasında ibretamiz bir vurguya mündemiç iken, yine Nuh’un sabrında ve Şuayb’in ıslah mücadelesinde gayret, sabır ve sebatı ilke edinen tutumlarında da önemli örneklikler barındırmaktadır. Keza Kur’an genel olarak başarının ancak Allah’ın takdirinde olduğunu belirtmekle birlikte sabır, kararlılık (sebat), ısrar ve tebliğde süreklilik gibi yasaların gözetilmesine de dikkat çekmekte ve talebelerine buna azm etmelerini salık vermektedir. Aşağıda buna kısa örnekler verilerek Şi’b-i Kemalizm ve Şi’b-i Emperyalizmin kıskacındaki imtihanımız üç yıllık sistematik bir kuşatmayı ifade eden Şi’b-i Abdilmuttalib örneği üzerinden analiz edilmeye çalışılacaktır.

B. Bir Sosyal Tecrit Yöntemi Olarak Sınama: Kâfirlerin Mü’minleri Fitneye Uğratması

Tarihin bütün dönemlerinde hak ve batıl ekseninde toplumlar ana iki gruba ayrılmış. Bu gruplardan biri Rabbimizin elçiler vasıtasıyla gönderdiği kuşatıcı mesaja iman edip buna uygun bir hayat tarzı oluşturma çabasında iken; karşı grup ise nebilerin getirdiği ilahi mesaja karşı tavır almış ve otoritesini koruma çabasında olmuştur.

Elçinin getirdiği mesaj vasıtasıyla haktan yana tutum sergileyen ve elçilere tabi olan mü’minler yaşamlarının bireysel ve toplumsal her alanında tevhidi kimlikleri ile var olmaya çabalarken, diğer yandan da cemaatleşip bireysel ve kolektif uğraşılar ile hakikatin mesajını kitlelere tebliğ etmeye çalışmışlardır.

İlahi mesaj bu bütüncül olguyu tevhid, tebliğ ve cihad olarak tanımlamaktadır.

Tevhid, insan hayatını düzenlemede mutlak otorite olarak Allah’ı gösterirken, yaşamı kuşatan bu otoriteyi kabulü “teslimiyet” ve o otoritenin öngördüğü davranış sistemini veya yaşam tarzını fiili düzlemde eylemleştirmeyi de teslimiyetin tamamlayıcı bir fonksiyonu olarak vurguluyordu. Buna göre “Müslüman”, ilahi otoritenin varlık ve insan yaşamı üzerindeki “mutlak belirleyiciliği”ne “zihnen inanmış/teslim olmuş” ve varlığın orta yerinde davranış ve tercihlerini de bu otoritenin bildirimlerini gözeterek düzenleyen kişi idi. Zihni anlamda “iman” bu “teslimiyet”in teorisini oluştururken, pratik düzlemde ise “amel” ya da “teşhid/örneklendirme-modelleme” bunu tamamlayan olguydu. İlahi mesaj bu nedenle “iman” ve “amel”i hep birlikte zikrediyordu. Zira şirke götüren temel etken de bunu birbirinden ayırmak, “Allah’a zihni planda inanmakla birlikte” pratik/ameli planda “O’nun otoritesine rağmen” tercih ve tavırlarda bulunmaktı. (Mü’minûn, 23/84–89)

Tebliğ, her ne şart altında olursa olsun tevhidi kimlik/teslimiyet/iman/İslam’ı bütüncül bir yaşam tarzı olarak bellemiş tüm muvahhidlere öncelikli farz kılınan bir olguydu. Gerek ferdi ve gerekse de cemaatsel planda tüm muvahhidler bu “dava bilinci” ile kuşanıyor ve toplumun tüm katmanlarına bu ilahi mesajı kavli olarak iletme ve fiili olarak da örnek­lendirme ödevine sahip idi. Dolayısıyla marufu emr ve münkerden nehy, ıslah, irşad vb. bütün kavramlar da tebliğ ya da davet sorumluluğunu bir dava bilinci edasıyla kuşanan muslih kişilikleri oluşturan çeşitli alt kategori ya da vasıflardı.

Cihadise bu çabanın bütüncül tezahürüydü. Allah’ın, muvahhidlerin mahkûm olduğu, müşriklerin olanca güçleriyle her türlü zorbalıkla onları kuşattığı Mekkî ortamda “O (Kur’an) ile onlara karşı büyük bir cihad ver.” (Furkan, 25/52) emri bu bağlamda oldukça anlamlı. Rabbimiz akabeler/engellerle örülü Mekke ortamında “cihad” kavramını “ilahi bildirimlerin duyurulması ve sosyalleştirilmesi çabasının bütüncül bir ifadesi” olarak kullanıyordu. Ve yine Mekkî sürecin kuşatılmış atmosferinde Rabbimiz bu bütüncül çabayı sürdürenlere “muhakkak çıkış/çözüm yollarını göstereceğini/kolaylaştıracağını” vaat ediyordu. (Ankebût, 29/69)

Böylece ilahi mesaj, “tevhid” ilkesiyle insanların Allah’ın otoritesi karşısındaki mutlak eşitliklerini vurgulamakla onları “özgürleştiriyor” ve diğer yandan da bunun sosyal alandaki karşılığı olan “adalet” ilkesini hayatın eksenine oturtup bütüncül/insani/fıtri bir düzeni öngörüyordu.

Tevhid, böylece insan yaşamının vazgeçilmez gereksinimleri olan adalet ve özgürlüğün teminatına dönüşüyordu.

Bu bütüncül tasavvurun taşıyıcı ve örnekleyicileri bütün muvahhidler idi. Muvahhidler bir yandan yaşamı kuşatıcı zulüm, şirk ve ifsad düzleminde bunu sosyalleştiriyor ve diğer yandan da gelişen sistematik baskılara rağmen bunu kitlelere taşımaya geri durmuyorlardı.

Beri yandan bu mesajın gerçekliği ve fıtriliğine inanmakla birlikte insanlar üzerindeki mevcut otoritelerini yitirmek istemeyen, sosyal/sınıfsal konum ve mevkilerini korumayı yeğleyen egemenler itiraz ediyorlardı. Onlar, aşağılık olarak gördükleri “alt sınıflar (erzelîn) ile tek/bir olan Allah’ın büyüklüğü karşısında eşit kullar” olma statüsünü içlerine sindirmiyorlardı.31 Allah’ın emanetlerine verdiği servetleri kendilerine mal ediyor, Allah’ın ve O’nun “sevgili kulları olan atalarının”(!) kendilerine bu konumu bahşettiklerini savunuyor, geniş kitleleri bu vesileyle aşağılıyor ve onlar ile servetlerini paylaşmaonlarla aynı aşağılık derekeye inme ile eşdeğer olarak görüyorlardı. Geniş kitleler üzerindeki bu ayrıcalıklı konumlarını sürdürmek için kitlelerin önde gelenlerini servetle kendilerine bağlıyor ve önde gelen bu kanaat önderleri vesilesiyle de onlara bağlı kitlelere boyun eğdiriyorlardı. Bu payandalar ise gerçekliğinden yana şüphe etmedikleri hakkı tasdik etmeleri durumunda egemenlerin gözünden düşecekleri, ayrıcalıklı konumlarını yitireceklerini öne sürerek buna yanaşmıyorlardı.32 Bu ikircikli ruh hali ise konformizmin imana ve dolayısıyla da dünyanın ahirete tercihi ile sonuçlanıyordu.

Halklarının ve bütün insanlığın mutluluğunu kendi kısa vadeli kör çıkarlarına kurban eden müşrikler muvahhidlerin söz, davranış, irtibat ve birlikteliklerinin somutlaşan bu bütüncül hak sedasını durdurmak için çarpıtmaya koyulurlar, medyalarını harekete geçirip kitlelerin zihinlerini çelerler, muvahhid kişiliklere iftiralar dizer ve hakkı manipüle etme yöntemleriyle mesaj ve takipçileri hakkında şüphe oluşturmaya çalışırlar. “Cinlenmiş” derler bazen; bazen “mecnun”, “sapıtmış”, “kâhin” ve şimdilerde de “anarşist”, “terörist” vs… Ancak, bu propaganda da nihai olarak tersine teper ve egemenleri gülünç duruma düşürünce, aynı zamanda da medyatörlerin kirli ilişkilerini ortaya çıkararak rezil olurlar.

Davalarına sadakat gösterenlerin üzerindeki zulüm ve baskı iyice artınca Rab kararsız kitleler ve azgın egemenlere mühlet vermektedir. Zira sadakatleri ile mü’minleri sınarken kâfirleri de sınıyordur. Bu ayrışma vesilesiyle çizgilerin/safların tüm kitlelerce net olarak açıklığa kavuşmasını murat etmektedir. Kararsız kitleleri bildirimleriyle tercihte bulunmaya teşvik ederken, despotlaşan egemenlere de öncekilerin akıbetlerini örneklendirip uyarmaktadır. Tüm varlıklarıyla Rablerine adanmış olanlara ise gelişen zulüm, baskı ve işkenceler karşısında sabretmelerini, davalarından vazgeçmemelerini, kararlı oldukları takdirde sadakatlerini ispatlamış olacaklarını, onlardan bazılarını şehit olarak alıp hakkı tanık­laştıracağını belirten Rabbimiz böylece bilinçlerine dirilik katarak sebatlarını artırır.

C. Egemenlerin Mü’minleri Sindirmek İçin Sosyal Tecride Uğratmaları:

Şİ’B-İ ABDİLMUTTALİB

Yukarıda betimlenen durum tüm kuşaklar için geçerlidir. Sünnetullah işlemeye devam etmektedir. Dünden bugüne örnek bir olay olarak mü’minlerin Mekke’de 3 yıl boyunca tabi tutuldukları ambargo hadisesi nakledilmeye değerdir. Bu kuşatma sonucunda Rasulullah (s) ve etrafındaki ilk öncü nesil kimlik ve davalarından vazgeçmemiş, bütün uzlaşma teklifleri ve sindirme çabalarına rağmen Daru’l Erkam’daki eğitim ve istişarelerini sürdürmüş ve tevhid eksenli adalet ve özgürlük davasına çağrıda bulunmaya devam etmişlerdir. Artık yerleşik değer yargıları ve kurulu otoritenin meşruiyeti iyice sorgulanır olmuştu. Kitlelerin vahyi mesajın etkisinde kalmalarına ve dışarıdan gelenlere mesajın sunulmasına müşrikler onca baskıya rağmen engel olamamışlardır.

Muhaliflerine uyguladıkları sistematik işkence sonucu müşrik düzen artık komşuları nezdinde de itibar kaybına uğramaya başlamış durumdaydı. Onlar ise bütün insanlığın tek olan Allah karşısındaki mutlak eşitliklerine çağıran, tevhid ile özgürleştiren ve sosyo-politik alanda adalet ve istişareyi öngören çağrıya olumlu karşılık vermek yerine, daha bir azıtmış ve bu durumlarının faturasını da ilahi vahye tabi olan Müslümanlara çıkarmayı yeğlemişlerdi. Buna göre Müslümanlar “uyumsuz” ve “uzlaşmaz”… Komşuları nezdindeki itibar kaybının başlıca günah keçileri idiler(!) Onlar kimdi ki güç, servet, itibar, kariyer ve üstelik de okuma yazmadan yoksun olmalarına rağmen karşılarına geçiyor ve dahası, bu halleriyle “insanların en hayırlıları” olduklarını (Beyyine, 98/6–8), “kendilerini sonsuz bir cennetin beklediğini”, “bunca zelil olmalarına rağmen yine de akıbetlerinin kendilerinden daha çok iyi olacağını” (Secde, 32/18–20; Mutaffifîn, 83/29–34) iddia etmekteydiler?! “Yobazlığın sınır tanımamasıydı bu! Haddini bilmezlik ya da bir meczupluk hali! Yettiydi artık bizi uğraştırdıkları! Vurmalı artık bunlara son darbeyi!” vb. söylemlerle (Rum, 30/26) iç tartışmalara girişiyorlardı. Zaten bir grubu Habeş’e hicret edip orada itibarlarının zedelenmesine sebebiyet vermişlerdi. Öyle bir önlem alınmalıydı ki, dış dünya ile bütün iletişim imkânları kapanmalıydı. Yasir ailesini katletmişler, Sümeyye’yi gün ortasında infaz etmişler; ancak, bu da onların akıllarını başlarına getirmemişti. Dışarıda itibar zedelenmiş, ulusal menfaatleri(!) sarsılmış, içeride ise kitleler giderek etki alanlarına girmişlerdi. Eğer böyle devam ederse düzen elden gidecekti!

Müşriklerin iç tartışmaları bu yöndeydi. Topyekûn katliamı isteyenler olmuşsa da güçlü akrabalık bağları ve düzen çıkarları bunu engellemiş ve “toplu bir tecrit”te karar kılınmıştır.

Tüm ileri gelen şahıs, kurum, kabile, aşiretlerin ortak sözleşmeleridir: (1) Sözleşme kararları herkes için bağlayıcıdır! (2) Muhammed’in getirdiği mesajı tasdik edenlerle birlikte, onun öncülüğünde uzlaşmaya yanaşmayan tevhidi harekete yardım-yataklık yapan Haşim/Muttaliboğullarına da kız verilmeyecek ve onların ailesinden kız kesinlikle alınmayacaktır! (3) Onlara ve onlarla bağı olanlara hiçbir şey satılmayacak (4) ve alınmayacaktır onlardan hiçbir şey!33

Yalnızca ilk nesli değil, onlarla akrabalık bağları olan, sosyal ve ekonomik ilişkilerini kesmeyenleri de içeren bu topyekûn tecrit etme zulmü 3 yıl boyunca devam eder.

D. Şİ’B-İ ABDİLMUTTALİB’DEN Şİ’B-İ KEMALİZM’E

Müslümanların Sosyal/Kamusal Alandan Tecrit Edilmeleri

Mekke ortamının zor şartları içerisinde baskı, işkence, katliam vb. zulümlere uğratılan ve istikbarın tuğyan edip despotizmini sistematik bir sosyal tecride dönüştürdüğü bir düzlemde ilk Kur’an nesli tevhidi kimliğinden vazgeçmemiş, Şi’b-i Abdilmuttalib’deki 3 yıllık sistematik tecride rağmen ayakta kalmayı başarabilmişti.

O süreçte gelişen bu zulmün etki boyutlarını anlatırken Bilal (r) der ki: “Öyle bir darlığa girdik ki, devenin sertleşmiş (ölü) deri parçasını kaynar suda yumuşatıp yiyorduk!” Yine Bilal’e dayandırılan bir başka rivayette de “Kurumuş yaprak parçacıklarıyla besleniyorduk.” ifadesi dikkat çekmektedir.34

Rabbin ölü eti yemeyi henüz Mekkî süreçte iken haram kılmakla birlikte kimi durumları istisna tutmasının hikmeti de yine bu atmosfer ile bağlantılı olsa gerektir.

Yasir ailesini de anımsayalım; içerisinde bulunulan merhalede Müslümanlar o denli çaresiz idiler ki, sistematik zulümlere muhatap olan kardeşlerine hiçbir şey yapamaz duruma gelmişlerdi. Yasir ailesini işkence altında müşahede eden Rasül’ün (s) derin bir teessüfle “Sabredin ey Yasir ailesi; andolsun ki, cennettir sonu bu cefanın!” deyip teselli etmenin ötesine geçemeyişi bunu ifade etmektedir.35

“Onlara öyle bir hal gelip çatmış ve öyle sarsılmışlardı ki, iman edenler rasulleriyle birlikte neredeyse ‘Nerede kaldı Allah’ın yardımı?!’ demenin eşiğine gelmişlerdi.” (Bakara, 2/214) ayeti de bu gibi atmosferleri çağrıştırmaktadır.

Diğer yandan, Rableri bunun bir sadakat sınavı olduğunu, yolların ayrışıp safların netleşmesi için bunların yaşanılmasının gerektiği, önceki kuşakların da benzeri şekillerde sınandıklarını, ama gevşemediklerini söylüyordu. (Ankebût, 29/24)

Böylece imtihan bilinci canlı tutuluyor ve bu diri bilinç dayanıklılığın yegâne iksirine dönüşüyordu.

İlerleyen süreçte Rabbimiz bu zor koşullarda sadakat gösteren öncü nesli “sabîqûn” olarak vasıflandırıp görece rahat olan sonraki Medenî ortamda iman edenler karşısında derecelerini yükselteceğini bildiriyordu. (Tevbe, 9/100)

Rabbimiz onları ümmet olarak tanımlamaktadır. (Al-i İmran, 3/103–110; Bakara, 2/143) Buna göre rasullerin sonrasında bozulan, yitirilen ümmet yapısını yeniden ıslah edecek, ümmeti yeniden kitabi kılacak olan tüm öncü nüveler bu sünnete tabi durumdadır.

İktidar günlerini Rabbimiz aramızda döndüre durur. (Al-i İmran, 3/140) O’nun sünnetlerindendir bu. (Ra’d, 13/11; Enfal, 8/53)

Egemen zulüm otoritelerince baskı altına alınan, kimlik ve davalarından vazgeçmedikleri için eziyetlere maruz bırakılan ve toplu işkence-sürgün-ölümlere muhatap kalmakla birlikte yine de tevhid-adalet ve özgürlük çizgisinden kopmayan muvahhid topluluklar var olagelmişlerdir.36

Vahyin tarih ve yaşadığımız an ile irtibatını kurduğumuzda sünnetullahın bireysel ve toplumsal alanda sürmekte olduğu, tüm inanç kesimleriyle insanlık ailesinin sınanmaya devam edildiği, zulüm-ifsad ve şirk otoritelerince mü’minlerin yıldırılmak/sindirilmek istendiği, ümmet coğrafyasında tevhidi kimliği ile var olmaya, şahitliğini ifa etmek için hakkı ve adaleti ikame etme çabasındaki muvahhidlerin zulüm otoritelerince baskı, işkence, sürgün, tecrit, katliam vb. ile fitneye uğratılmakta/sınanmakta oldukları aşikârdır.

Modern müşrikler de tıpkı selefleri gibi bu uğurda pervasızlıklarını helvadan putlarını yeme /kendi yasalarını çiğneme pahasına sürdürmektedirler.

Ümmet coğrafyasında sistematik olarak birçok alanda süren bu imtihanın kuşkusuz ki en yakıcı bir ayağına da bu ülkede başörtüsü üzerinden şahit olmaktayız.

28 Şubat 1997’den bu yana uygulamaya konulan ve giderek şiddetlenen bu sistematik zulüm, gelinen aşamada artık küresel bir boyut kazanmıştır. Küresel düzlemde başörtüsüne yönelik saldırı adeta tevhidi kimliğin içerisinde barındırdığı tüm değerlere dönük sembolik bir kuşatmaya dönüşmüştür. Bu sembolik yapısıyla başörtüsü şiarı bugün tevhidi kimliğe yönelik küresel saldırının ifadesi mesabesindedir. Ve başörtüsü şiarı üzerinden verilen ya da verilecek olan mücadele de Müslümanlar açısından kuşkusuz ki kimliğimizi bir bütün olarak hedef alan küresel istikbara ve işbirlikçilerine yöneltilmesi gereken bütünsel tavrın enstrümanlarından biri olmak durumundadır. Yukarıdan beri üzerinde durmaya çalıştığımız İslami kimlik ve mücadele ya da imtihan perspektifinden bakıldığında başörtüsü mücadelesinin de diğer bütün boyutlarının yanı sıra bu belirleyici yönünü unutmamak ve dolayısıyla mücadele telakkimizi de salt insan hakları ekseninde değil İslami kimlik ve mücadele perspektifine oturtmak, taleplerimizi ve mücadelemizi Allah için kılmak durumundayız. Şi’b-i Kemalizm’de kuşatılan biz Türkiye Müslümanları gibi neredeyse Şi’b-i Abdilmuttalibvari Siyonist ve emperyalist bir kuşatmaya tabi tutulan Gazzeli kardeşlerimizin ve beytimizin diğer parçalarının da unutmaması ve her koşulda zinde tutması gereken imtihan bilincidir ki, kimlik ekseninde bakıldığında Şi’b-i Abdilmuttalib örneği kendi konumumuzu belirlemek ve misyonumuzu kuşanmak açısından her zaman işlenmeye değer öğretici ve işlevsel bir olaydır.

Diğer yandan başörtüsü yasağının da Gazze’nin vb. diğer örneklerin de gelinen aşamada tabi ki salt Müslümanlar değil, adalet ve özgürlük eksenini önceleyen tüm kesimler için küresel bir sınav/imtihan anlamını ifade ettiğini hatırlatmak gerekmektedir. Bu sınav sonucu küresel sistem karşıtlarının samimiyetleri test olunurken, mü’minler sadakat noktasında sınanmakta ve egemenlerin de insanlığa özgürlük-adalet-demokrasi kılıflarıyla koydukları yasalarında ne denli ikiyüzlü oldukları somutlanmaktadır. Bu sınama karşısında yollar ayrışacak, saflar netleşecektir. Bunun sonucunda mü’minlerin ödeyecekleri muhtemel bedeller vesilesiyle Rabbimiz kararsız kitlelerin tercihlerini netleştirmeleri için verdiği süreyi sona doğru götürecektir.

Şi’b-i Abdilmuttalib örneğinde de olduğu gibi şahitliğini yaptığımız fiili coğrafyada da bireysel ve toplumsal alanda tevhidi kimlikleri ile var olmaya çalışan Müslümanlar Şi’b-i Kemalizm’de bugün başörtüsü vesilesiyle sosyo-ekonomik tecride uğratılmaktadır. Egemenler tıpkı Mekke’deki selefleri gibi uzlaşanlardan havucu ve direnenlerden ise sopayı eksik etmemektedirler. Tevfiki geciktiren nedenlerden biri de hiç şüphesiz ki havuç-sopa politikasının muhatabı olanlar arasında havuca uzananların aldanmasıdır. Zira bu, mevcut baskıları anlamsızlaştırmakta, kimliği bulandırmakta ve dolayısıyla netleşmeyi geciktirdiğinden kitlelerin tercihte bulunmasını engellemektedir. Müslümanların maruz kaldıkları bu sistematik zulüm elbette ki bir sınavdır. Bu vesileyle sadıkların sadakatlerini Rabbimiz test ederken hak ile batıl, nicelik ile nitelik arasındaki farkı da ayrıştırmayı murat etmektedir. Böylelikle yılışık olan ile direngen olan ayrışacak, saflar netleşecektir.

Şi’b-i Kemalizm’de sistematik bir sosyal tecridin kıskacına alınanlar nesiller boyu süregelen bu sünnetullahı kendi vakıalarında fıkh etmeli ve Şi’b-i Abdilmuttalib’i düşünmelidirler. Buna göre Şi’b-i Kemalizm’de sistematik bir tecride alınan bizler, “Meta nasrullâh!?” demeden öncelikle tevhidi kimliğimiz ile topluca var olma iradesini kuşanmalıyız. Merhalemiz buna elverişli ve kimliğimiz bizatihi imkândır. Şu halde hakkın, adaletin ve özgürlüğün ikamesi yolunda Mekke’deki örgütlü protesto bilincini kuşanmalı,37 istişari temelde sorumluluk üstlenip Daru’l Erkamlardan meydanlara taşarak saflarımızı sıklaştırıp tevhidi kimliğimiz ile var olacağımızı haykırmalıyız!

Unutulmasın ki; “(Mü’minler) haklarına saldırıldığında birlik olup karşı koyarlar.” (Şûra, 42/39) ifadesinin muhatapları içerisinde bulunduğumuz fiili Şi’b-i Kemalizm kuşatması itibariyle biz bugünün nesliyiz.

Dolayısıyla bizden önceki kuşaklar da bu dava bilincini kuşanarak öne geçmişlerdi ki Kur’an ile tescillenen sünnet de bu olmalı bizim için. Geride durmayı yeğleyenlerimize ise –ukbaları ne olur bilemeyiz ama- bu tutumları sonucu sünnetullahın hikmetine hilaf düştükleri her düzlemde hatırlatılmalıdır.

İçerisinde bulunulan kuşatma ortamlarına karşın imtihan bilincini kuşanmış ve ilkeli bir mücadele örnekliği iradesini edinmiş olanlara Rabbimiz bu cehdleri sonucu elbette ki çözüm yollarını da kolaylaştıracaktır. (Ankebût, 29/69) Ve O, bu vesileyle elbette ki sadık olanları da, ikiyüzlüce davranış sergileyip bocalayanları da açığa çıkaracaktır. (Ankebût, 29/2–4)

Başörtüsü kendisi aracılığıyla toplu bir tecride alındığımız tevhidi kimliğimizin sembolü, İslami davamızın şiarıdır! Bu bilinç zindeliğini kuşanıp öne çıkanlar sadakat sınavlarını hakkıyla vermişler demektir.

“Zalike humu’s-sabîqûn!” (Sabîqûn da işte onlardır!)

 

Dipnotlar:

1- Bkz: El-Mevarid, m-h-n mad. s. 1416. İsfehanî de imtihan kelimesinin ibtila ile eşanlamlı olduğu görüşündedir. Bkz: El-Müfredat, 2/596.

2- Allah Rasulü’nün huzurunda seslerini tevazu ile kısan mü’minlerin kalplerini Rabbimiz imtihan ederek takva ile donatmıştır: “Allah Elçisi'nin huzurunda seslerini kısanlar var ya, işte onlar kalpleri, kendisine karşı sorumluluk bilinci ile [doldurularak] Allah tarafından sınananlardır; onlar için bağışlanma ve büyük bir mükâfat vardır.” (49/Hucurât, 3) Ayrıca Rabbimiz Mekke’den Medine’ye hicret eden muhacir kadınların şahsında İslami bir yapıya katılım sunan yeni üyelerin imtihan edilmesini emretmiştir: “Ey iman edenler! Mü’min kadınlar muhacir olarak size geldiklerinde, onları imtihan edin...” (60/Mümtehine, 10)

3- Bkz: “Fitne İle Mücadele Farzdır”, Fevzi Zülaloğlu, Haksöz Dergisi, Sayı: 90.

4- Bkz: El-Müfredat, F-t-n mad. 2/308–311.

5- Bkz: “Kur’an Mesajı”, M. Esed, s. 363, İşaret Yay. Ayrıca kavramın farklı anlamlarıyla Kur’an’da nasıl kullanıldığına dair örnekler için şu ayetlere bkz: 67/Mülk, 2; 76/İnsan, 2; 29/Ankebût, 2-3; 75/Kıyâmet, 36; 23/Mü’minûn, 30; 7/A’raf, 129, 155, 163; 21/Enbiyâ, 35; 2/Bakara, 102, 155, 214, 249; 3/Al-i İmran, 18, 186; 8/Enfal, 17; 6/En’am, 53, 165; 18/Kehf, 78; 72/Cin, 17; 5/Mâide, 48; 20/Tâhâ, 115–120; 17/İsrâ, 60 vd.

6- Bkz: “İslam’ın Temel Kavramları”, Hüseyin K. Ece, s. 70–73, Pınar Yay.

7- Bkz: Belâ-en haseneh, 8/Enfal, 17.

8- Bkz: Belâ-ün azîm, 2/Bakara, 49; 7/A’raf, 141; 14/İbrâhim, 6.

9- Bkz: Belâ-ün mûbîn, 37/Sâffât, 106; 33/Ahzâb, 44.

10- Kur’an-ı Kerim, münafıkların mü’minlere ve İslam davasına güçlük çıkarmak, zarar ve sıkıntı vermek istediklerini belirtmekte ve bu amaçla inşa ettikleri yapıyı da “mescidi’l-dirar” olarak kavramsallaştırmaktadır. “Mescidi’l dirar” (Zarar-yıkım mescidi) için bkz: 9/Tevbe, 107. Ayrıca Bkz: El-Müfredat, D-r-r mad. 2/96-100.

11- Bkz: El-Müfredat, S-v-b mad. 2/82-85.

12- Bkz: “Musibet”, İktibas Dergisi, Sayı: 249–250. Ayrıca “Sevab” sözcüğünün de kendisinden türediği S-V-B kökünün geniş bir analizi için bkz: “İslam İnancına Göre Sevab Kavramı”, Hasan Kurt, Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Cilt X/1, s. 191-211, Haziran 2006

13- Bkz: 2/Bakara, 246–251; 60/Mümtehine, 10.

14- Bkz: 49/Hucurât, 9.

15- Yetimlerin sınanması için bkz: 4/Nisâ, 6.

16- Bkz: 20/Tâhâ, 24–79; 28/Kasas, 3–43.

17- Bkz: 17/İsrâ, 13. Bu noktada Rabbimizin Yunus Suresi 10. ayette sınama/imtihan olgusunu karşılayan bela kelimesinin bir türevini “yevmi’d-din/din-hesap günü” yerine kullanması da dikkat çekicidir. Bkz: “Hunalike teblu”, 10/Yunus, 30.

18- Bkz: 14/İbrâhim, 27; 33/Ahzâb, 11; 3/Al-i İmran, 139–142, 146–147, 186.

19- Kur’an’da imtihan olgusunun toplumsal boyutu en somut ve pratik haliyle öncekilerin sünnetleri ya da tarih boyu nebevi mücadelede açığa çıkmaktadır. Genel bir fikir edinmek için şu ayetlere bkz: 29/Ankebût, 2–4; 76/İnsan, 1–7; 13/Ra’d, 11; 23/Mü’minûn, 22–30, 30–74, 75–77; 9/Tevbe, 16.

20- 7/A’raf, 172–174; 91/Şems, 7–10; 51/Zâriyât, 56–58 vd.

21- 2/Bakara, 30–39; 20/Tâhâ, 115–127; 7/A’raf, 11–25 vd.

22- Bkz: 23/Mü’minûn, 44; 2/Bakara, 213; 16/Nahl, 36 vd.

23- Bkz: dipnot, 12.

24- Bkz: 7/A’raf, 94–102, 103–171.

25- Bkz: 2/Bakara, 40–93; 20/Tâhâ, 9–100 vd.

26- Kur’an’ın zikrettiği hemen tüm kıssaların ekseninde yer alan bu olguya dönük normatif birkaç örnek pasaj için bkz: 6/En’am, 53–55; 8/Enfal, 36–38. 47/Muhammed, 31.

27- Bkz: Yâsîn, 36/18, 47; Enfal, 8/30; Tâhâ, 20/71.

28- Bkz: Mü’minûn, 23/22–30, 30–74, 75–77.

29- Toplumsal sınama bağlamında toplumları helake sürükleyen davranış örnekleri için bkz: “İnsan Yaşamına İlahi Müdahaleler ve Karye Kavramı”, Fevzi Zülaloğlu, Haksöz Dergisi, Sayı: 67.

30- Bkz: Al-i İmran, 3/179.

31- En’am, 6/52, 165; Kehf, 18/28 vd.

32- Bkz: Kasas, 28/57. Ayrıca Ebubekir ve Ebutalib portrelerini bu bağlamda mukayese ediniz.

33- Bkz: M. Asım Köksal, İslam Tarihi, 2/112–117, Köksal Yayıncılık.

34- Bkz: M. Asım Köksal, A. g. e. 2/112–117.

35- Bkz: M. Asım Köksal, A. g. e. 1/391–392.

36- Bkz: A’raf, 7/159, 164–165.

37- Bkz: M. Asım Köksal, A. g. e., 2/78–79.

Kaynak: Haksöz Dergisi - Sayı: 222 - Eylül 09

HABERE YORUM KAT