Felaketin Eşiğindeki Halk: Arakanlılar

21.05.2015 12:03
Felaketin Eşiğindeki Halk: Arakanlılar
Son günlerde insan kaçakçılarının eline düşmek ve açık denizlerde terk edilmek pahasına Myanmar'ı terk eden Arakanlılar, 2012'den beri ülkede 'açık bir hapishane'de yaşıyor.

Myanmar'da vatandaşlık verilmeyen Arakan Müslümanlarının büyük bir kısmı gözaltı kampında kalıyor. Yazar Cameron Hudson, Myanmar ziyareti sonrası Foreign Policy'de yayımladığı makalesinde 150 bin kişilik Arakan Kampı'nı ve burada kalanların yaşadığı dramı anlattı.

2012'de Arakanlılarla Budistler arasında çıkan çatışmadan sonra kurulan kampı Arakanlılar açık hapishane olarak yorumluyor. Söz konusu çatışmalarda yüzlerce Arakanlı Müslüman katledilmiş, 140 bin ev ve işyeri yakılmıştı. İtfaiyecilerin yangınları söndürmek yerine benzin dökerek yayılmasını sağladığı belirtiliyor. O dönem yapılan Budist katliamlarında çok sayıda cami ve medrese de yakılmıştı.

***

Felaketin Eşiğindeki Halk: Arakanlılar

Cameron Hudson / Foreign Policy / Çeviri: Dünya Bülteni

Arabanızı Myanmar’ın kuzeybatısındaki Rakhine State’in cansız eyalet başkenti Sittwe boyunca sürerken, neredeyse her market ve eve asılmış küçük bir afiş olduğunu fark edersiniz. İngilizce’de bu işaretler “beyaz kart” olarak geçer. Bu beyaz kartlar oradan geçip giden herkesi, bina sahiplerinin Myanmar’ın en çok tehdit altında olan etnik ve dini azınlık grubu olan Rohingya’lar olduğuna dair uyarır. Myanmar’da seçim yaklaşmaktadır ve devlet Rohingya’ları koruma çabasına girmiştir. Myanmar’da yaşayan Rohingya’ların çoğu aslında devletsizdir ve beyaz kart onlara devlet tarafından verilen ve Myanmar vatandaşlığı yerine geçen özel bir kimlik gibidir. Birkaç ay önce, yetkililer beyaz kart sahiplerinin, önümüzdeki sonbaharda yapılacak olan ulusal seçimlere katılmamasına karar verdi. Bu kararla birlikte Rohingya’ların ezici çoğunluğu dışlanmaktadır.

İleri sürdükçe, hareketli marketlerin ve yalpalayan triportörlerin kakofonisi – git gide toprak ve orman yolun sessizliğine kapılıyorsun. En sonunda, yaklaşık 150.000 Rohingya’yı dışarıdaki dünyadan ayıran dikenli tellerden oluşan eğreti bir barikatı görüyorsun. Ülkede çoğunluk olan Rahkine etnik grubundan ve Budist olan şoförüm, dünyanın en büyük gözaltı kamplarından birine açılan sınır çizgisine götürmeyi kabul etmedi. Rohingya cemaatinin içine girdiğinde kendini güvende hissetmiyordu.

Benzer bir şekilde, diğer tarafta, Rohingya rehberim oradan çıkmayı kabul etmemişti. Kampın dışına çıkmanın sonuçlarının çok korkutucu olduğunu düşünüyordu. “Hepimizin çekip gitmesini istiyorlar,” cümlesi bir kamp sakininin üç yıllık gözlatı sürecinin ruh halini çok iyi anlatıyordu.

Kampın içinde tanıştığım Rohingya’lar kampı bir “açık hapishane” olarak tanımlıyorlardı. Buraya 2012’deki komünler arası yaşanan yoğun çatışmalar sırasında kapatılmışlardı. Bu çatışmalar sırasında çok sayıda Rohingya öldürülmüş ve 140.000’den fazla sayıda evleri ve işyerleri yıkılmıştı. İçlerinden birçoğu Rakhine komşularının onlara nasıl şiddet uyguladığını ve polis memurlarının ve yerel yönetim yetkililerinin bu şiddete nasıl dahil olduğunu anlatıyordu. Bir kadın bir itfaiye ekibinin Rohingya evlerinin yanarken nasıl bir yaklaşımda bulunduğunu anlattı. Alevleri söndürmek yerine, itfaiyeciler yangına benzin dökerek daha çok yayılmalarını sağlamıştı.

Rohingya’ların çaresizlik içinde, sonradan ölüm tuzağına dönüşecek olan yıkık dökük teknelerini alıp ülkeden kaçmalarında şaşırılacak bir şey yoktu. Anlattıkları acımasız hikayeler Myanmar’da ortaya çıkmış olan resmi anlatı ile tam bir tezat teşkil ediyordu. Yıllarca süren askeri diktatörlük ve uluslararası yaptırımlar sonucunda, Myanmar 2010 yılından beri, sivil bir hükümet kurma ve uluslararası topluma yeniden girme konusunda tereddüt yaşıyordu.

Yavaş gelişen özgürleşme süreci bir başarı hissiyatı ile başlamıştı. Washinton’dan, Londra’dan ve Brüksel’den bu süreç şöyle gözükmekteydi: çok sayıda önde gelen muhalif siyasi figür, kapatıldıkları yerden çıkarıldılar ve şimdi, önümüzdeki dönem gerçekleşecek olan genel seçime katılmak için hazırlanıyorlar. Bazı yaptırımlar azaltıldı ve yabancı sermaye ülke içinde dolaşıma girdi. Sivil toplum grupları için alanlar genişledi.

Ama bir yerel aktivist “değişim coşkusu”na kapılma konusunda tedbirli olmak gerektiğini söylüyor. Gerçek ve kalıcı bir dönüşümün, etnik kökeni ve dini ne olursa olsun toplumdaki herkes için geçerli olmadığı durumda gerçekleşemeyeceğini düşünüyor.

Myanmar’ın etnik kast sisteminin içinde bir milyonun üzerindeki nüfusuyla Müslüman bir halk olan Rohingya, bu coşkuyu hissetmiyor. Şu günlerde tam tersine ülkenin siyasi, sosyal ve ekonomik hayatından tamamen tasfiye edilmiş durumdalar. Rohingya halkının sadece yüzde 10’u kamplara alınmış ve yetersiz yiyecek ve sağlık hizmetlerinin yetersizliği ile savaşmak zorunda ama tamamı elimine olma riskiyle karşı karşıya.

Rohingya yıkımının ilk adımı şöyle gerçekleşti; 1982 yasasıyla birlikte vatandaşlık için müracaatlar gitgide artmaya başlamıştı. Bunun sonucunda insanlar ya komşu ülke Bangladeş’e gönderme yaparak ve gerçekten Myanmar’lı olmadıklarına yönelik bir iddiayla Bengalli etiketi ile kabul ediliyor ya da vatandaşlıkları ve temel hak ve özgürlükleri tamamen geri alınıyordu. İki senaryoda da niyet çok açıktı: Rohingya halkının Myanmar’daki yasal yerini inkar etmek. Rohingya bir savunucu şöyle diyordu, “vatandaşlığımızı inkar ederek, aslında bizim tüm varlığımızı, mücadelemizi ve varlığımızı sürdürmemizi inkar ediyorlar.”

Bu adım Rohingya’ı dünyanın en büyük devletsiz halkına dönüştürmüş ve böylelikle bu halka karşı yapılan her türlü onur kırıcı davranış ve haklarına tecavüz meşru hale getirilmiş; hareket özgürlükleri, iş edinebilirlikleri, eğitim hakları, devlet hizmetlerinden yararlarnma hakları, mülk edinme hakları gibi en temel hakları inkar edilmiştir.

Rohingya halkına yönelik saldırıların bu amaçları Birleşmiş Milletler’in 1948 Soykırım Sözleşmesi’nde yer alan maddelerle uyuşmaktadır. Bu sözleşmede soykırım “etnik, ırksal veya dini bir grubun tamamını veya bir kısmını yok etmeye yönelik bir girişim” olarak tanımlanmaktadır. Yani, Rohingya halkı soykırım suçunun son kurbanıdır.

Devlet ve dini figürler tarafından sarf edilen nefret söylemleri, onlara yönelik saldırıları hedefliyor, gözaltına alınmalarına ve keyfi olarak alıkonmalarına neden oluyor. Rohingya halkının başına gelenler Nazi dönemi Nuremberg yasalarıyla Yahudi Almanların etnik kökenlerinden dolayı vatandaşlık haklarının ellerinden alınmasını hatırlatıyor. Rohingya doğum oranlarını ve evlenebilmelerini kısıtlamayı amaçlayan son Myanmar yasaları bu durumun başka bir örneğidir. Bir Rohingya lideri bu fiili ırk ayrımı sistemini “Rohingya halkının nüfusunu azalma girişimi” olarak tanımlamaktadır. Bu devletin son dönemde önerdiği “nüfus kontrolü” yasasıyla tam olarak örtüşmektedir.

Belki de bundan daha vahim olan, resmi ayrımcılığın Myanmar’ın etnik çoğunluğu ve diğer etnik gruplar tarafından, Rohingya halkına yönelik nasıl bir toplumsal nefrete yol açtığıdır. Myanmar’ın Batı tarafından desteklenen demokrasi yanlısı Aung San Suu Kyi gibi avukatları bile vatandaşlarının gösterdiği bu zulüm karşısında sessizliğini korumuştur.

Bu etkili ırkçılık, yabancı düşmanlığı ve nefret atmosferi Myanmar’ı daha sonra gelecek ve en son 2012’de görülmüş olan ölümcül şiddet dönemine hazırlamaktadır. Resmi ölü sayısı 100 küsürdür, yani görece olarak düşük görünmektedir ama birçok insan hakları topluluğu gerçek sayının çok daha fazla olduğuna inanmaktadır. Bu yılın sonunda yapılacak ulusal seçimler kitlesel vahşetin dikkat çekecek oranda artacağının sinyallarını vermektedir. Rohingya halkının haklarından mahrum edilmesi, ülkedeki alevlenmeyi tetiklemektedir.

Obama yönetimi bu rahatsız edici gelişmeleri dikkate almış ve Myanmar yönetimine, ilişkilerini derinleştirmek için azınlık haklarını korumak ve güçlendirmek için bir adım atması gerektiği uyarısında bulunmuştur. Myanmar yetkililerinin öncelikli talebi olan askeri yardım haklı olarak beklemeye alınmıştır.

Bu arada, başbakanın yeni “Şiddet Önleme Kurulu” (Atrocities Prevention Board) Roingya halkının, Myanmar yetkilileri ile yapılacak iki taraflı tartışmaların merkezi bir bileşeni olmayı sürdürmesini garanti altına alıyor. Başbakan geçtiğimiz Kasım ayında yaptığının aynısı olan mitinglerindeki vaatlerini arttırdı ve Rohingya’ya yönelik şiddetin erken habercisi olan gelişmeler adına girişimde bulundu. Bu, 20 yıl önce Ruanda’daki Tutsiler için yapılmayan bir şeydi. Peki yeterli olacak mı?

Myanmar buna devam ederken, Avrupa ve ABD’deki sayıları gitgide artan yatırımcılar ise, ülkenin yatırım kaynaklarından bir bölüm elde etmek telaşı içindeler. Ama açılan her yeni Mercedes bayiliği ya da inşa edilen her lüks çok katlı bina ile Myanmar vatandaşları için oldukça hassas olan, uygun korumaları geliştirmeye yönelik Batılı temayül yıpranıyor.

Birleşik Devletler Holokost Anıtı Müzesi’nde 2012 yılında gerçekleşen bir konferansta, Clinton dönemi Devlet Sekreteri – “Birleşik Devletler ve diğer partnerlerimiz ipler kopmadan önce harekete geçmeli, çünkü çatışmalar alevlendiğinde vereceğimiz karşılık daha masraflı ve zor olacaktır.” Myanmar’da ipler zaten kopmuş durumda. Rohingya halkına yönelik işlenen suç ve haksızlıklar analizcilerin ve avukatların soykırım tanımlamalarına birebir uyuyor. Ama bir şeyler yapabilmek için hala çok geç değil.

Gelecekte verilecek koşullu imtiyazlı borçlar, askeri yardım ve gelişme paketleri, Myanmar’ın Rohingya halkını dışlamaksızın elde edeceği demokratik başarı için, Rohingya halkına yönelik yeni yasal korumayı sağlama sürecinde, uluslararası toplumun atması gereken anlamlı bir adımdır. Böylelikle mevcut hükümet ve gelecekteki hükümetler için hesap verebilir bir yerel, ulusal ve dini otorite sağlayabilirler.

Vaziyetlerini geliştirmek için ne yapabiliriz diye sorduğumuzda, bazı Rohingyalar ulusal ve local otoritelerin onlar daha insancıl bir yardımda bulunmalarını sağlayabileceğimizi söyledi. Bazıları hükümet üzerinde daha büyük bir uluslarası baskı gerektiğini ifade etti. Bir diğer kısım ise, Rohingya ve diğer Müslüman halka yönelik toplumdaki nefret dolu zihniyetin değişmesi için çaba sarf edilebileceğini dile getirdi. Bu sırada, Rohingya kampında tanıştığım bir kadın basitçe şöyle söyledi, “Biz burada sadece duruyor, dua ediyor ve bekleyebiliyoruz.” Şurası çok açıktır ki; eğer şiddet patlak verirse ve Myanmar liderleri ve halkı Rohingya için “nihai çözüm”e gitmeye karar verirse, geçmiş jenerasyonlardan gelen soykırım savunucularını durdurmak imkansız bir hale gelecektir. Kim bilir?

 

  • Yorumlar 0
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim