1. HABERLER

  2. RÖPORTAJ

  3. Eski YDG-H Militanından Çarpıcı İtiraflar
Eski YDG-H Militanından Çarpıcı İtiraflar

Eski YDG-H Militanından Çarpıcı İtiraflar

1 yıl öncesine kadar YDG-H’nin içinde yer alan, ancak işin içindeki uyuşturucu ve fuhuş trafiğini gördüğü için örgütten ayrılan eski YDG-H militanı, Diyarbakır'da yaşanan olaylarla ilgili çarpıcı bilgiler paylaştı.

A+A-

Radikal sitesi yazarlarından yapan Sidar Basut, Diyarbakır'ın Sur ilçesinde PKK'nın 'öz yönetim' ilan etmesinin öncesinde ve sonrasında yaşanan olaylara ışık tutacak önemli bir röportaj gerçekleştirdi.

 “Bu Savaşın Kaymağını Siyasiler, Acısını ise Yoksul Halk Çekti”

7 Haziran seçimlerinden sonra barış ikliminin daha da gelişip, iki taraflı müzakere sürecinin yoğunlaşması beklenirken, çark bir şekilde tersine döndü ve başta Cizre olmak üzere pekçok şehirde savaş hali başladı. Bu süreçte en çok konuşulan ise YDG-H’lı gençler oldu. Kimdi bu gençler, nasıl örgütleniyorlardı, silahları ne şekilde temin ediyorlardı? Gerçekten PKK’nin gençlik kolu muydu, yoksa bağımsız, ortaya çıkan yeni bir örgütlenme biçimi miydi?

Çok değil 1 yıl öncesine kadar YDG-H’nin içinde yer almış, ama sonrasında işin içindeki uyuşturucu ve fuhuş trafiğini gördüğü için onlardan ayrılmış biriyle konuştum. YDG-H’yi, nasıl örgütlendiklerini, nasıl silahlandıklarını sordum. İsmini vermek istemeyen D, konuyla ilgili şunları anlattı:

“PKK tarafından gönderilen 2 kadrolu kişi kurdu YDG-H’yi. Bunların amacı Suriçi’ndeki uyuşturucu ve fuhuşu bitirmekti. Böyle olunca da giderek çoğaldılar, hepsi Suriçi’nde oturan gençlerden oluştu. Gerçekten de kurulduktan sonra uyuşturucu ve fuhuşta azalma oldu. Ama dikkatimi sonra şu çekti. Bu uyuşturucu işi yapan baronlar, onların çalışanları hepsi bir anda YDG-H’ye katılmaya başladılar.”

Uyuşturucu baronları Sisi’den döndükten sonra YDG-H’ye katıldı.

Buradaki uyuşturucu baronlarını toplayıp Sisi’ye götürdüler. (Sisi’nin neresi olduğunu sorduğumda; “Abla bunu bilmeyen mi var? Oraya Hristiyan giden Müslüman olarak dönüyor.” diyor.) PKK hepsine ceza kesti. Sisi’ye götürülen uyuşturucu baronlarına ne söylediler bilmiyorum ama döndüklerinde artık uyuşturucu işini yapmayacaklarını söylediler. Ben o uyuşturucu baronlarının hepsini tanırım, sonuçta aynı mahallenin insanlarıyız, kimseye boyun eğmezdiler. İstanbul’da ne kadar pis işler yapılıyorsa bu adamların elinin altından geçiyordu. Ama Sisi’ye gidip geldikten sonra dediler ki biz PKK’liyiz ve YDG-H’ye girdi bu insanlar da. Sonra kendi içlerinde gruplaşmalar olmaya başladı, ellerine geçirdikleri uyuşturucuyu yakmakla sorumluyken, o uyuşturucuları bu sefer kendi kontrollerinde satmaya başladılar.

Sadece uyuşturucu ve fuhuş değil, bir süre sonra işin içine gasp da girdi.

Özellikle Yoğurt Pazarı’nın gençleri bir arabayı durdurup içindekilerden telefon ve paralarını alıyorlardı. Bu olaydan sonra YDG-H bir duyuru yaptı, biz değiliz diye, ama ortaya çıktı ki onların içinde yer alan bir grup yapmış. Sonra o grup değiştirildi. Sonrasında mafyalaşma başladı, onlar da evlere baskın düzenlemeye, insanları tehdit etmeye başladılar. Hatta bir uyuşturucu baronunu karısı ve çocuklarının gözü önünde kendilerine para yardımı yapmadığı için tekme tokat dövdüler ve bütün parasını aldılar. Bildiğiniz taciz ettiler.

YDG-H’li gençler, PKK adına insanlardan topladıkları haraçları bedelli askerlikte kullanıyorlardı.

Ondan sonra bir şey daha ilgimi çekti. Bu YDG-H’nin sorumlusunu şahsen tanıyorum. Biliyorsunuz bedelli askerlik vardı, bu gasp ettikleri paraları birçoğu askerlik bedelini ödemek için kullandılar ki ben bunu da doğru bulmadım. Sonra bu ortaya çıktı, birbirlerini ihbar ettiler, dağılmalar başladı. Bir Salı gecesi saat 12.00 civarında polis birkaç kadroluyu yakaladı, kadrolu dediğim YDG-H’nin başındaki 3 kişiyi yakaladılar. Bu 3 kişi yakalandıktan sonra devamı geldi, hepsi birbirini ihbar etmeye başladı.

Silahları uyuşturucu baronlarından alıyorlardı.

Silahları uyuşturucu baronlarından alıyorlardı, PKK size ceza kesmiş her biriniz 5 silah vermek zorundasınız deyip gidiyorlardı o insanlara. Sonrasında ciddi bir silahlanma ve güç oluşmaya başladı. Bu güçle birlikte eskiden el altından uyuşturucu satılırken, kilo kilo ve açıktan uyuşturucu satılmaya başlandı. Uyuşturucu baronlarını tehdit ederek para ve uyuşturucu ticaretini yoğunlaştırmaya başladılar.

Hendekler nasıl kazındı?

15’e yakın genç geldi, ama bunlar Suriçi’ndeki YDG-H’li gençler değildi, dışardan getirilmişlerdi. Çünkü tanımıyordum onları. Topladılar silahları, bildiğin cephane dökmüşlerdi belirli bir yere. Gençlik kollarından olanları topladılar, kim bu sokakları iyi biliyorsa onları seçtiler. Hepsini topladılar, örgütlemeyi iyi yapanları özellikle bir araya getirdiler. Sonra giderek çoğalmaya başladılar. Yani bir hastalık, grip gibi yayıldı. Çoğu 14-16 yaşındaki gençlerden oluşuyordu. Bunların 3 tane sorumlusu vardı, bu 3 sorumlunun elinde de telsiz vardı. Telsizlerle anonslar yapılıyordu. Yeni  katılan gençleri birbirlerine haber verip keleş verilmesini istiyorlardı. Ali Paşa’da kadrolu bir arkadaş gelip hendekle uğraşmayalım dedi. Hatta dedi ki, biz niye burada hendek kazıyoruz ki, düşman belli. Bir bayan arkadaş vardı, Amara, ama gerçek ismi değildi. Heval Amara o kadrolu arkadaşı eleştirdi. “Burada hendekleri kazıyacağız ve bu bölge bize ait olacak” dedi. “İlk hendek Ali Paşa’da kazıldı ve biz baş edemedik, niye tekrar aynı şeyi deniyoruz?” dedi kadrolu arkadaş, ama onu eleştirdiler ve hendek kazımaya karar verdiler.

Hendek kazındıktan sonra mayınlar döşendi.

Hendeklere mayınlar döşendi, okulları siper olarak kullandılar. Çocuklar okula gitmedi, evlerinden çıkamadılar. Okulları yaktılar, yani bildiğin ne kadar okul varsa hepsini yaktılar, e insanlar bundan rahatsız oldu. Bu süre içinde  gerilla da Suriçi’ne girdi ve savaş daha da arttı. İnsanlar özellikle okul yakılmasına karşı çıktılar, ama kimse dinlemedi onları. Tek tek kapıları çaldılar, “Biz buradayız, size kimse bir şey yapamaz, bir yere gitmeyin” dendi. Zaten her yerde hendekler kazındığı için insanlar gidemediler de.

Bu olaylardan sonra insanlar PKK’nin kendilerini terk ettiğini düşünüyorlar.

O kadar zaman içinde her yer mahvedildi, bir sürü kişi öldü, yaralandı. Sonra PKK ateşkes ilan ettiğini açıkladı. Buradaki insanlar şimdi PKK’nin onları terk ettiğini düşünüyorlar. Çünkü hendekler kazındığında tek tek kapıları çalıp insanlara bir yere gitmemelerini söylediler. Ama PKK ateşkes ilan ettikten sonra her şeyi olduğu gibi bırakıp gittiler, kimse ne olup bittiğini anlamadı bile. Madem böyle bir durum olacaktı neden o savaşa girdiniz? O hendeklerdeki mayınların patlamasıyla 7 çocuğun kolunu bacağını ben kendim topladım. Niye bunu yaptılar? Ben polisle işbirliği yapıldığını düşünüyorum. Bu YDG-H’dekilerin yaşı 15, 16. Bu nedir? Düşünün bomba atılıyor, bombanın kimden geldiği belli değil, yani ne yapmaya çalıştılar.”

D’nin YDG-H’yle ilgili anlattıkları bunlar. Gelelim Suriçi’nde oturanlara ve oradaki esnaflara. Onlar bu süre zarfında neler yaşadı, neler hissetti? Şuan beklentileri neler? Bana mihmandarlık yapan Suriçi’nde doğup büyümüş bir gençle birlikte girdik o daracık küçelere (sokak). Orada yaşamayanlar için tam bir labirent gibi. S’yle birlikte öncelikle Suriçi’nde roketatarların ve kurşunların delik deşik ettiği Kurşunlu Cami’ye gidiyoruz. Cami barış süreciyle birlikte turistlerin uğrak yeriyken,  bu süreçte savaşın izlerinin görülmesi için gidildiği bir yere dönüşmüş. Hatta biz ordayken bir grup gelip caminin önünde fotoğraf çektiriyor. Oradan çıktıktan sonra evlerinin önünde oturan birkaç yaşlı kadınla karşılaşıyoruz. Oturdukları evlerinin duvarları kurşunlardan dökülmüş durumda. Aralarında birine soruyorum, neler oldu anlatır mısın? diye. Ben bunu sorarken o bana yarasını gösterip şöyle diyor:

“Kapımı, penceremi yapsınlar, fırınımı, buzdolabımı. Her şeyim paramparça oldu. Savaş çıktığında kızım beni buradan kaçırdı, ben burada değildim. Döndüğümde evim bu hale gelmişti. 60 yıldır burada oturuyorum. Başımıza gelen kimsenin başına gelmesin. Bizim bu halimizden herkesin haberi var, gelip bizi bulup halimizi niye sormuyorlar?” diyor. Daha fazla da konuşmak istemiyor zaten.

Oradan çıkıp kendi çabasıyla daha önce gençlerin uyuşturucu içmek için kullandıkları  boş bir araziyi kahvehaneye dönüştüren A’nın yanına gidiyoruz.

Neler oldu burada? diye soruyorum.

“Burada neler olmadı ki? Bir insanoğlunun şahit olmayacağı her şeyi gördük. Yani insanlar tedirgin, insanlar iki tarafa da öfkeliler. Devlet tarafından şiddetle üstümüze gelmeler, diğer tarafta da ben oturaklı insanlara rast gelmedim. Mesela hendeklerde gençler vardı, birçoğu oturup kalkmasını bilmiyordu. Sırf bu caddede onlar yüzünden üç dört ev boşaltıldı, çünkü insanlar canlarından bezdi, benim de evim Koşuyolu’nda, vallahi işim bu taraflarda olmasa kesinlikle gelmem buralara. İnsanlar mağdur oldular. Düşünün biz çocukken babamızın silahını nereye koyduğunu bilmiyorduk, silahı görmüyorduk, buradaki çocuklar silahların içinde yaşadı, okula gidemediler, dışarıya çıkamadılar.

Biz insanlar arasında ayırım yapmıyoruz. Bu devlettir, yok bu örgüttür, biz hiç kimsenin ölmesini istemiyoruz. Ben esnafım, desen ki etkilendin mi; epey etkilendik. Geçen seneye kadar buralara turistler geliyordu, çok önceden göç edenler gelip yaşadıkları yerleri görüyorlardı. Şimdi mecbur kalmasam ben bile gelmem. Yani savaş ya dağda olur, ya da masada. Hadi siz söyleyin, gerillanın ne işi var şehirde? Yetkili insanlar gelip buradaki manzarayı görsünler, neler yaptıklarını kendileri anlatsınlar. Biz mağduruz, ne desek boş. Ben kendim insanların yaşadığı yerde öyle bir manzara görmek istemem.

Oradan ayrılıp bir eve gidiyoruz. Evin sahibiyle biraz sohbet ettikten sonra Helin’in nasıl öldürüldüğünü anlatıyor bize.

3 gün boyunca fırınlar açık değildi. İnsanlar gidip fırının sahibine sadece bir saatliğini açması için ricada bulundular. Helin’in annesi de fırının açıldığını öğrenince kızını gönderiyor. Tam köşeyi döndükten sonra polisler Helin vuruyor. Amcasının karısı görüyor, annesine de o haber veriyor. Silah seslerinden korktukları için çıkıp kızlarını da alamıyorlar. 1 saat aradan geçtikten sonra komşumuzun kızı üzerindeki alıp Helin’in üzerine atıyor, kaldırdığında bakıyor ki beyni dışarı çıkmış. Bizim eve çok gelip giderdi, çok güzel, çok çalışkan bir kızdı.

Suriçi’nde kiminle sohbet etsem, dertleşmeye başlıyorlardı, ama ne zamanki ses kaydını çıkarsam hepsi susuyordu. Ne yazık ki korku, güvensizlik diz boyu, kimseye güvenmiyorlar. Biri diyor ki; “Abla eskiden, Kürt kanallarından kim gelse konuşurduk, ama öyle yaptılar ki Kürtlüğümüzden nefret ediyoruz artık. Vallahi kim bu ateşi söndürse biz ona dua edeceğiz. Artık Kürtlük mürtlük değil sadece yaşamak istiyoruz.”

Mahalleden çıkıp Suriçi esnafının yanına geçiyoruz. Bu olup bitenler onları ne şekilde etkilemiş? Onların beklentileri neler, başlıyoruz sohbet etmeye. PKK sempatizanı olduğunu konuşmasından anladığım D şunları söylüyor:

“Ekonomik olarak battık, 2-3 aydır savaş var ama ondan önce de Ramazan vardı, çok kötü bir noktaya geldik. Aslında batmak da önemli değil, önemli olan şuydu. 7 Haziran gecesinin bize yansıması; o kadar mutluyduk ki, Kürdistan’da bir devrim olmuştu. Sevinçten ne yapacağımızı bilmiyorduk, o sevincin bilinçaltındaki okuması da şuydu: Bir daha savaş olmayacak, bir daha insanlar ölmeyecek. İnanın bugün HDP %20 de alsa o günkü sevinci yaşayamayacağız, 80 değil 200 vekil meclise gönderseler de biliyoruz ki boş. Eğer bir serhildandan (isyan) söz edeceksek, 7 haziran gecesi tam bir serhildandı. Ama bir camın yere düşmesi gibi her şey paramparça oldu, bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.

D’ye göre savaşın yeniden başlamasında 2 taraf da suçlu.

Savaş iki taraflı olur. Bir taraftan hükümetin Kobani’ye yaklaşımı, diğer taraftan PKK’nin HDP’yi boşa çıkarması savaşa zemin hazırladı.

Yaklaşık 6 yıldır Suriçi’nde esnaflık yapan Ö ise olup bitenlerle ilgili şunları söylüyor:

Burada devletin bekası diye bir şey söz konusuysa, burası hala devletin kontrolünde olan bir nokta. İki tarafın da kendisine şuan şunu sorması gerekiyor: “Biz ne yaptık, ya da neler yaptık, neden bu hale geldi?” Tankla, topla, hendekle bu meselenin çözülmeyeceği çok açık. Daha da önemlisi Suriçi’nde bütün bunlar olurken Diyarbakır halkı neredeydi? HDP’lisinden, AKP’lisine kadar diyorum. Hani o “Diyarbakır, Diyarbakır” diye kendini sözde paralayan bir kesim var ya, onlara diyorum, neredeydiler? Kaç tanesi yaralarının sarılması için geldi. İki taraf da bu insanları kaderlerine terk etti. Şimdi Suriçi’yle ilgili yapılanlar ise tamamen siyasi rant ve seçim yatırımı. Ben öyle görüyorum, buradakiler de öyle görüyor. 100 liralık bir evde oturan insan yoksulluğun bile en dibindedir, güdüsü ne olabilir canını kurtarmak. Sokakta kalmak pahasına kendilerini can havliyle buradan attılar. Hala da insanlar sokakta, çoğu daha Suriçi’ne dönmedi. Çünkü ne devlete güveniyorlar, ne de örgüte. Her an patlamaya hazır bir ortam söz konusu Suriçi’nde, dinamikler hala işler halde, iki taraf da kılıcını kınına sokmuş değil. HDP de gelse, belediyeleri de gelse, devlet de gelse oradaki yoksulun, o kendini ifade edemeyen insanlar üzerinden yeniden palazlanmak için geleceklerdir.

Ö’ye göre bu savaşın kaymağını siyasiler, acısını ise yoksul halk çekti.

Yerel yönetimlerin elimize geçtiği andan, şimdiye kadar dönüp bakıyorum. O zamandan bu zamana değişen hiçbir şey yok, olmadığı gibi geriye gidiş var.

Bizimkiler yerel yönetimleri almadan önce bir hamalla sormuşlar; “Ne iş yapıyorsun?” diye. “Hamalım.” Bizimkiler aldıktan sonra yine sormuşlar, adam demiş ki; “Hala hamalım.” İnsanların hayatında hiçbir şey değişmedi. Neden değişmedi biliyor musunuz? Çünkü her zaman onlara sadece mürit gözüyle ve oy verme makinesi olarak bakıldı. Yurtsever durmakla mükellef, çocuğunu büyütüp, yetiştirip gerillaya sunmakla mükellef, bedel vermekle mükellef. Sürekli onlardan beslenen bir yapı haline dönüştü.

Sonuç olarak biz PKK’ye ve devlete şunu sormak istiyoruz: Bu savaşın mantığı, ne? Sonuç ne veya 7 Haziran’dan sonra ne oldu da bu savaş yeniden başladı?"

Kaynak: Radikal.com.tr

Etiketler : ,

HABERE YORUM KAT

1 Yorum