Ebû Zerr Spartaküs müydü?

07.08.2010 00:18

Bülent Şahin Erdeğer

İslam Sosyalizminin öne çıkarttığı en önemli tarihsel figür “Ebû Zerr-i Gıfâri”ydi. Kimi iddialara göre Ebû Zerr, “İslam’daki ilk sosyalist”ti. Öyle ki ezilen sınıflar için mücadele etmiş ve mülkiyet ortak paylaşımı için savaşmıştı. Ebû Zerr’in emekçiler için Müslüman bir prototip olarak sunuluyor oluşu, elbette tümüyle tarihi gerçeklikten uzak değil. Ancak Ebû Zerr’i bir Che Guevara’ya dönüştürme gayreti onun mücadelesindeki hedefleri göremememize sebep olacaktır.

Ebû Zerr, kuşkusuz sosyal adalet istiyordu. Ancak onun mülkiyete bakışı Marksist bakıştan değil doğrudan Kur’ân ve Sünnet’ten kaynaklandığı için “ortak mülkiyet”, “sınıf çatışması/proleterya diktatörlüğü” gibi gibi yüzyıllar sonra ortaya çıkacak olan taleplerden de habersizdi. Ebû Zerr İslam’ın özünde yer alan infâk ve paylaşım kültürünün dejenere olmasından ve değişen iktisâdî dengelerle toplumda oluşan dönüşümün Resulullah’ın inşâ ettiği cemaat anlayışından uzaklaşmasından endişe ediyordu. Sade biçimde yaşıyordu.  O İslam’ın “Hilafet merkezli” iktisadî denetimin ve kişiler arasında derin uçurumların olmaması için mücadele etti. (İslam’ın infak ve iktisâdî ahlakı çok daha uzun bir konu olduğundan konunun ayrıntılarını başka bir makaleye bırakıyoruz)

İslam tarihi, Sünni manüplasyon ile Şii hamâsetin kıskacı altında günümüze gelmiştir. Sünni bakış tarihte yaşanan olumlu-olumsuz tüm gelişmeleri kadere bağlarken, Şii bakış açısı genellikle hizipçi ve abartılı/ajitatif bir tarih okuması gerçekleştirmiştir. Her iki yaklaşım tarzı da gerçekçi ve adil olmaktan uzaktır.

Ebû Zerr’in kişiliğinin ve sosyal adalet taleplerinin hamâsi biçimde öne çıkartılmasının ardında da Şii tarihçiliğin Hz. Ali’nin mazlumiyetini ispata yönelik ajitasyon içerikli bakış açısı yatmaktadır. Böylesi bir tarih okuması yaşanan tüm gelişmeleri, Ali’nin haklılığı ve hakkının gaspı/ötekilerin haksızlığı çerçevesinde değerlendirir.  Bu “hak gaspı” varsayımı ise Ali tarafı dışındaki herkesi ihanet, dalalet ve entrikacılıkla itham etmeye sürükler. Ali’nin Ebû Bekir dönemiyle başlayan “mazlumiyeti” Hz. Ali’nin güçsüz ve iradesiz şekilde tasvirine, yaşananların aşırı duygusal biçimde değerlendirilmesine yol açmaktadır. Bu durum olgudan ders çıkartılmasına ve adalete değil, bir tarafın kesin haklı “ötekilerin” ise “düşman” olduğu propagandasına malzeme üretmektedir. Ebû Zerr’in Hz. Osman dönemindeki muhalefeti de işte bu tarz bir propagandaya malzeme yapılmıştı. 

Kısaca tarihsel döneme baktığımızda görüyoruz ki, Hz. Peygamber (sav) sonrası dönemde artan fetihler İslam toplumunun ekonomik yapısını da değiştirmeye başlamıştı. Ele geçirilen geniş verimli araziler tüm ticari dengeleri köklü bir değişime uğrattı. 1. Halife Ebû Bekir ve 2. Halife Ömer b. Hattâb döneminde sosyal adaletin bozulmaması için bir dizi önlem alınmış, Râşidî Hilafet devleti, tebâsı arasındaki gelir dağılımının bir uçuruma dönüşmemesi için bir dizi icraat ortaya koymuştu. Özellikle 2. Halife döneminde uygulanan ve pazara yönelik sıkı denetim genişlemeyle başlayan ekonomik değişimin de kontrollü geliştiğini gösteriyordu.

Ancak, 3. Halife Osman b. Afvân aynı kontrolü sağlayamadı. Özellikle servet dağılımının dengesizce belli siyasal odakların kasasına akmasıyla birlikte tebâ arasında sosyal çalkantılara sebep oldu. Siyasal isyan hareketlerinin başlamasının sebebi 3. Halifenin onayı ve desteğiyle hareket eden ve çoğunluğu ümeyyeoğulları kabilesinden olan valilerdi. Siyasal adaletsizliğin ticari dengesizliği desteklediği bu ortamda önü alınamayan bir çalkantının da sebebi durumundaydı. İşte Ebû Zerr’i öne çıkartan tarihsel aralık böylesi bir ortamdır. Şayet Ebû Zerr salt bir servet düşmanı ve ortak paylaşımcı olsaydı onun en başta Ebû Bekir ve Ömer iktidarlarına karşı ayaklanması gerekirdi. Ancak böylesi bir tavrına şahit olmuyoruz. Ebû Zerr aksine mülkiyete yönelik bir savaşım vermemiş ancak 3. Halife döneminde mülkiyetin adil paylaşılmamasına yönelik bir itiraz yükseltmişti. Onun haklı itirazına katılan Hz. Ali ve diğer pek çok sahabi Ebû Zerr gibi bir yöntem izlemediler. Ali b. Ebû Talib nasihat yoluyla muhalefetini iletmişti.

Ebû Zerr tarzı mı Hz. Muhammed tarzı mı?

Ebû Zerr’in “agresif” “bireysel” ve “aceleci” tavrı Hz. Peygamber döneminde de gözlemleniyordu. Allah Resulü Mekke döneminde doğrudan çatışma ve şiddet yöntemini uygun görmemişken Ebû Zerr, Bir keresinde "-Ey müşrikler! Duyun, ben müslüman oldum!" demiş, kelime-i şehadet getirmiş, Onu bayılıncaya kadar dövmüşlerdir. Ebû Zer’i (ra) linç girişiminden Hz. Peygamber’in (sav) amcası Abbas’ın (ra) müdahalesi kurtardı. Buna rağmen o, ertesi gün yine aynı yerde Müslümanlığını açıklamak suretiyle müşrikleri kızdırmış ve yine saldırıya uğramıştır. Olaydan haberdar olan Rasûlüllah (sav), yanına çağırarak onun Mekke’de kalmasının hem kendisi, hem de diğer Müslümanlar için tehlike oluşturacağı endişesiyle yurduna gitmesini, orada kendi ka-bilesini İslâm’a davet etmesini ve çağrılmadıkça Mekke'ye gelmemesini istedi.

Ebû Zerr bir keresinde de Bilal-i Habeşi’yi derisinin rengi yüzünden aşağılamış bunun üzerine Resulullah tarafından sert biçimde uyarılmıştır.

Ebû Zerr’in Resulullah döneminde de bireysel yaşadığı İslam cemaatinde “farklı” kaldığını Resulullah’ın onun hakkında veciz tanımlamasından da öğreniyoruz: “O, yalnız yaşar, yalnız ölür, yalnız diriltilir!”

Bu hasletler elbette O’nun harbî, samimi, idealist ve net tavrına gölge düşürmez. Ancak sağlıklı ve bütünsel bir Ebû Zerr tablosunu görebilmek için her insanda olan olumlu ve olumsuz hasletleri de göz önünde bulundurmamız gerekir. “Agresif” “bireysel” ve “aceleci” tavır, bazı olağanüstü durumlarda mazur görülebilir ve anlaşılabilir. Ancak idealize edilemez ve bir model olarak Müslümanlara sunulamaz.

Her insanda olduğu gibi onun da zaafları vardı. Ancak bizim örnek almamız yönleri ise Cesareti, samimiyeti, açık sözlülüğü ve doğruluğu ile ashâb arasında şöhret bulmasıydı.  Ebû Zer (ra) hakkında Allah Rasûlü’nün (sav) “Gökkubbenin altında Ebû Zer'den daha doğru sözlü kimse yoktur” buyurduğu rivayet edilir. Zahidliği ile ünlenen ve dünya malına karşı en küçük bir meyli bulunmayan Ebû Zer’in (ra) bu haline Hz. Peygamber (sav) “Ebû Zer yeryüzünde İsâ b. Meryem'in zühdüyle yürür” sözüyle şahitlik eder.

Bu hasletler elbette O’nun harbî, samimi, idealist ve net tavrına gölge düşürmez. Ancak sağlıklı ve bütünsel bir Ebû Zerr tablosunu görebilmek için her insanda olan olumlu ve olumsuz hasletleri de göz önünde bulundurmamız gerekir. “Agresif” “bireysel” ve “aceleci” tavır, bazı olağanüstü durumlarda mazur görülebilir ve anlaşılabilir. Ancak idealize edilemez ve bir model olarak Müslümanlara sunulamaz.

Oysa “örneklik” söz konusu olduğunda “bireysel” bir tavır değil Resulullah ve öncü şahsiyetlerin tavırları öne çıkartılmalıdır. Ne var ki Ebû Zerr’in davranış tarzının idealize edilmesi de bu açıdan problemlidir. Çünkü kendisiyle aynı kaygıya sahip ve sade yaşamlarıyla Resulullah’ın izinden giden Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Selmân-ı Fârisî, Hz. Alî, Ammâr b. Yâsîr, Ebû Eyyûb el-Ensârî gibi sahabiler aynı ilkeleri ve teoriyi paylaşsalar da Ebû Zerr’le aynı yöntemi/üslubu kullanmamışlardır.

Tarihsel Ebû Zerr’den Kurgusal Ebû Zerr’e

Özellikle 28 Şubat süreci sonrası Türkiye’de yaşanan travma Ebû Zerr’in çarpıtılmış portresini tekrar gündeme taşıdı. Darbe sınavında yıpranan pek çok cemaat ve yapı’nın tabanı yaşanan bu travmadan etkinlendi. Pek çok kişi, cemaat içindeki hiyerarşiyi, istişare sorunlarını ve cemaatin şahsiyet yetiştirme konusundaki problemlerini dile getirerek bireyselleşmeyi tercih etti. Liberalizmin hakim olduğu ikibinli yıllarda bir grup Müslüman sekülerleşip iktidarın nimetleriyle zenginleşirken bu toplumsal dejenerasyona ve cemaatlerdeki teorik/pratik hatalarına tepki duyan bir grup Müslüman ise kendisine tarihsel Ebu Zerr’in de kötü bir karikatürü olan kurgusal “Ebû Zerr”i örnek edinmeye başladı. Her türlü istişareyi, hiyerarşiyi ve itaati reddeden, başına buyruk ve tepkisel bir dağılmışlığı ifade eden bu tutum, örgütlü direnişi ve mücadeleyi dışlamayı da beraberinde getirdi. Ne Sosyalist ne İslamcı olamayanlar dve mi kuş mu misali bir garabete Ebû Zerr’i alet etmeye başladılar…

Tarihsel Ebû Zerr’in yöntemi/tarzının yegane örnek olarak alınamayacağını düşünmekle beraber, günümüzde kurgusal  Ebû Zerr’i bayraklaştıranların tarihsel Ebû Zerrle değil kurgusal Ebû Zerrle adeta Sosyalist, Mülkiyet düşmanı bir Ebû Zerr’le  karşı karşıya olduğumuzu da ifade edebiliriz. Peki Tarihsel Ebû Zerr neye karşıydı bu sorunun cevabını arayalım:

Ebû Zerr neye karşıydı?

Ayrıca Ebû Zerr’in Hz. Ömer döneminde yaşanan refah patlamasına tepki gösterdiğine dair kayda rastlanmaması oldukça ilginçtir. Çünkü Hz. Ömer iktidarı, yapılan yeni fetihlerle ortaya çıkan yeni ekonomik düzeni İslami açıdan yönetebilmişti. İslâmi hilafet, zenginleşen tüccar sahabilerle düşük gelirli sahabiler arasında sınıf uçurumu oluşmaması için bir çok tedbir almıştı. Ebû Zerr, Ömer’in adaletinin yanında yer alması Onu bize çarpık tanıtanlara karşı bir cevap niteliğindedir.

Ebû Zerr’in “Serveti”

Ebû Zerr (ra)’ın bir Spartaküs olmadığı açıktır. Aksine İslam’ın getirdiği ve halifelerin denetlediği “görece mülkiyetin” getirdiği ve bugün yaşasaydı “Orta Sınıf bir burjuva” diyeceğimiz bir servete sahipti:  “Rebeze’de 1 ev, 1 davar sürüsü, 40 sağmal keçi, 30 at, 3 iyi cins devesi vardı. Yıllık atâsı 4000 dirhemdi. Bir yıllık erzak ihtiyacını karşıladıktan sonra atâsındann arta kalanla bakır para satın alırdı. Ebû Zerr’in Fustat (eski Kahire) merkez camiinin yanında Dâr’ul Umud adlı bir arazisi vardı. Miras olarak 3-4 merkep, 1 keçi sürüsü ve binek develeri bırakmıştı. Evindeki eşyaların değerinin 2 dirhem olması sade yaşadığını gösteriyordu. Ayrıca hizmetlisi olarak 1 azadlı câriyesi ve birkaç hizmetçisi bulunuyordu. (Ebû Zerr’in serveti için İbn-i Manzur’un Muhtasaru Tarih-i Dimeşk’ine, İbn-i Sâd’ın Tabakât’ına ve diğer Tabakât eserlerine bakılabilir. )

Ebû Zerr’in mülkiyet düşmanı biri olmadığı ama tam bir Sosyal adalet sevdalısı bir mü’min olduğunu hatırımızda tutup onun bu konudaki hassasiyetini  çeşitli sentezleme çabalarına alet etmeden örnek edinmeliyiz.  Nitekim Ebû Zerr’in siyasi lideri Hz. Ali’de de mal varlığını ve ticaretini İslami ilkeleri müdafa ve ilim yolunda harcayarak örnek bir varlık sahibi tavrını takınan Ebû Hanife’de de mal varlığını sosyal adaletsizlik yolunda değil İslami topğlumun yeniden ihyası için harcayan ve sonunda bizzat fiili kıyama kalkışan İmam Zeyd b. Ali’de de görebiliyoruz. Bu açıdan hedef saptıran romantizmlere değil makûl bir anti-kapitalizm fıkhına ihtiyacımız var. Vesselam…

  • Yorumlar 26
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim