1. HABERLER

  2. KİTAP KRİTİK

  3. Dünyayı Durduran 60 Gün: 'Devri Sabık'a Duyulan Özlem
Dünyayı Durduran 60 Gün: 'Devri Sabık'a Duyulan Özlem

Dünyayı Durduran 60 Gün: 'Devri Sabık'a Duyulan Özlem

Markar Esayan ve Cemil Ertem’in kaleme aldığı ‘Dünyayı Durduran 60 Gün’ kitabını Haksöz Haber okuyucuları için Ali Ekber Konuk değerlendirdi.

A+A-

 

 

 

Dünyayı Durduran 60 Gün: 'Devri Sabık'a Duyulan Özlem

Ali Ekber KONUK

Türkiye, Mayıs ayının sonlarından itibaren yoğun bir şekilde Gezi Parkı eylemlerini konuştu. Gündemde ağırlığı oluşturan bu eylemler süresince birçok araç ve işyerine zarar verildi, çok sayıda kişi yaralandı. Olaylar ile alakalı haber ve yazıların (ya da güzellemelerin) önemli bir bölümüne 6 yıl önceki Cumhuriyet mitingleri sırasında da rastladık ancak bunlar çoğunlukla yeni diye pazarlandı. Kuşkusuz yeni olanları da yok değildi. ‘Y kuşağı’ gibi “derin sosyolojik” tespitlerle tanıştık olaylar vesilesi ile. Fakat gençliğin tamamına şamil kılınmaya çalışılan bu tespitler ne yazık ki iyi niyete işaret etmiyor. Yasin Aktay’ın özlü ve iyi bir şekilde ifade ettiği durum da konuşulmayı ve gün yüzüne çıkmayı hak ediyor: “…burada yetişen böyle bir gençlik varsa da, buraya gelmeyen, başka yerde gezinen, bambaşka hislere sahip, üstelik aynı iletişim araçlarına açık, aynı medya dünyasına şahit, aynı kültürü teneffüs eden başka bir gençlik de var.

Taksim'de günlerdir toplumun, özellikle yeni nesillerinin adeta topyekûn değişmiş olduğunu, adeta yeniden formatlanmış olduğunu anlatan tahliller, önceden hiçbir hazırlık olmaksızın sadece 1-2 saat içinde organize olup Başbakan Erdoğan'ı havaalanında gecenin saat 2'sinde karşılamaya giden gençler için ne der acaba?”

dunyayi_durduran_60gun.jpgToplumsal eylemliliğe, yerleri değiştirilecek ağaçların vesile kılınması, olayların belirli bir haklılık zemininden hareketle yapılmasını sağladı. Bu avantaj ile çeşitli bileşenden ve meselenin künhüne varamamış insanlardan oluşan bir kesim de bu Vandallığın içine sürüklendi. Taleplere dönüp bakıldığındaysa ne istendiğinden çok ne istenmediğinden bahseden bir retorikle karşılaşıldı. Özgürlüklerine herhangi bir müdahale olmayan kesimlerin istediği, dini hassasiyeti olanların yönetim hakkına sahip olmadığı, bu kişilerin her alanda fazlaca görünür olmamasıydı.

Süreç içinde yazılan makale ve köşe yazılarının çoğunluğu güzelleme şeklinde, bir kısmıysa çekingen ve kararsız üslupta oldu. Markar Esayan ve Cemil Ertem’in kaleme aldığı ‘Dünyayı Durduran 60 Gün’ kitabı, üretilenler içinde, sahih yorumlama konumunda olan eserlerden oldu. Ekim ayında Etkileşim Yayınları’ndan çıkan kitabın bir bölümünü kaleme alan Dr. Cemil Ertem, meseleyi ekonomi-politik boyutuyla incelemiş daha çok. Markar Esayan’a ait ikinci bölümdeyse Türkiye’nin yakın siyasi tarihine yapılan kısa değini ile olayların ve ekollerin tarihi köklerine dikkat çekiliyor.

 Meydana gelen hadiseleri anlamlandırmada panoramik bakış, genel görüntü, işlevseldir. Kişi ya da toplum olarak bizzat içinde olduğumuz vakaların sıcaklığı, bir noktada takılıp kalmaya ya da doğru sonuca ulaşamamaya sebep olabilir. Bu bağlamda Gezi Olayları’nı anlayabilmek için Cemil Ertem, daha genel bir görüntü veriyor okuyucuya.

Son yıllarda küresel çapta meydana gelen değişimler, Batı’nın kendi dışındaki toplum ve ülkelere yaklaşımında değişiklik oluşturmuştur. Yazar, verdiği görüntünün temeline bu ilişki ve konum değişikliğini koyarak analizine başlıyor. Batı, dünyanın doğusunda ve güneyinde yer alan ülkelerde olan biteni kontrol edememeye başlamıştır. Bu bölgeler, artık Batı kadar veya ondan daha yoğun bir şekilde teknolojiye ulaşabiliyor, onu yeniden üretebiliyor. (s. 16)

1970’lerin sonundan ‘90’ların ortasına kadar olan süreçte OECD ülkelerinde gelir dağılımı hızla bozulmuştur. Gelişmiş ülkeler, sonu gelmez gibi görünen zenginliklerini yitirmeye başlamış, Asya’dan başlamak üzere, azgelişmişler lehine yeni bir düzelme gözlenmiştir. Bu sürecin karakteristik ülkeleri olarak Brezilya, Çin ve Türkiye, bu gözlemlerin en rahat yapılabildiği ülkeler olmuştur. (s. 17)

Brezilya, Batı’dan sökülüp getirilen sanayiye ev sahipliği yapmak istememiş, Güney Kore gibi bilgi ve teknoloji üssü olmak istemiştir. Mısır’da Ortadoğu İntifadaları’ndan sonra Batı’nın sadık müttefiki Mübarek devrilmiş, ötesinde ise Müslüman Kardeşler hareketi, seçim sonucu yönetime geçmiştir. Türkiye’de ise son yıllarda Kürt sorununun çözüm potasına girmesi rüzgârı ile iç ve dış siyasette bir hayli etkili bir seyir izlenmiştir. Tüm bu gelişmeler Batı’nın U dönüşünü başlatmış; son zamanlarda gözlediğimiz bazı gelişmeler yaşanmaya başlamıştır. (s. 18)

Gezi olaylarının belirli bir dinamiğe sahip olduğu yadsınamaz bir gerçek. Ancak bir olayın belirli dinamiklere sahip olması, yönlendirilebilmesini engellemez. Var olan dinamiklere yön veren dış amiller, içte de bir yansımaya sahip. Bu yansımaların sahiplerinin başındaysa sermaye çevresi geliyor. Küresel finans sistemine göbekten bağlı sermayedar kesim, hükümetin attığı adımlardan dolaysız etkileniyor. Olaylardan iki hafta önce Merkez Bankası’nın faizlerde ciddi bir sınırlamaya gitmesi, faizle servet yapan kesime büyük bir darbe oldu. Bu adım, Cumhuriyet tarihinde finans oligarşisine vurulmuş en büyük darbelerden birisi olma özelliğini taşıyor. Meselenin önemini idrak noktasında şu husus hatırlanmalı: 28 Şubat’ın en ciddi ekonomik nedeni, Hükümetin faizleri hızla düşürecek havuz sistemini devreye sokması idi. (s. 40)

Pek gündeme gelmeyen gelişmelerden biri TÜPRAŞ konusunda yaşandı. 2012’nin en zengin şirketleri sıralamasında birinci olan TÜPRAŞ’ın geliri, sıralamada ardından gelen yedi şirketin gelirine eşitti. Hükümetin ısrarı ile kurulan Star Rafineri ile oluşan tekelin kırılacak olması ve Gezi olaylarından hemen sonra TÜPRAŞ’a denetimlerin başlaması, bu mevzu ile Gezi’nin illiyet sebebi oldu. Ancak olaylar yaşanmamış olsaydı da bu denetimlerin gerçekleşeceği 2013 başlarından beri belliydi. Tekelci sermayenin rant kanallarına inen her darbe, bir karşı hareketi ya da darbeyi tetikliyor zira. Bunlara ilaveten Mart 2013’te çıkarılan 6446 sayılı kanun ile yağmacı ekonomiden ‘Kamu Çıkarı Ekonomisi’ne geçişte önemli bir adımın atılması da zikredilebilir. (s. 42-46)

İşte Hükümet, olaylara kadar bu adımları atmış; bu kanunları tekelci sermayenin sabır taşını çatlatırcasına da arka arkaya çıkarmıştı.

Hükümetin son yıllarda attığı adımların benzerleri, 2002 seçimleri sonucunda iktidara kesin bir şekilde gelmesi ile atılmaya başlanmıştı. Ancak bu adımlar karakter olarak bir grubun; Brezilya gibi ülkelerin de içinde olduğu bir grubun seyrini yansıtıyordu. Batı veya küresel finans merkezleri, özellikle ABD ve FED, bu seyre tepki vermekte gecikmiyordu. Bahsini ettiğimiz grup ülkelerinin kararlı adımları ve bazı önemli gelişmelerin art arda yaşanması,  Batı’yı sert tedbirlere yöneltti. Örneğin, Mısır’da Mursi IMF ile yola devam etseydi, Tahrir’e halk toplanmasın diye 5 milyar dolar ekonomiye akıtılacaktı. Enflasyon biraz inecek, işsizlik azalacak ve Batı, İhvan sonrası Mısır’ı tekrar teslim alacaktı. Ama Mısır’ın İhvan ile yüzünü Türkiye’ye, dolayısıyla Batı’ya değil de kendi bölgesine dönmesine izin verilemezdi. (s. 110)

Kitabın ikinci bölümünde Gezi olaylarının yaşandığı 2013’ün yaz aylarına, Cumhuriyet tarihinin başlangıcından gelerek, yakın tarihte kısa bir gezinti yapmış Esayan. Türkiye’nin geçen on yıllarda geçirdiği süreçler, yaşadığı çalkantılar, sorunları ve bu sorunlara yaklaşım usullerinin, geçmiş ve şimdiki devlet aklına dair fikir verdiğini söyleyebiliriz.

2002’den bu yana ülkeyi tek başına yöneten AK Parti iktidarının, 12 Eylül 2010’a kadar kendi tabanını tahkim etmesi yeterli oluyordu ve bu başarılı bir siyaset sayılıyordu. Ancak bu tarihten sonra laiklerin içine girdiği depresyon hali ve darbe ihtimalinin bir hayli düşmesi birlikte düşünüldüğünde, hükümetin kendi seçmen kitlesinin ötesine bakmaya başlamasını gerektiriyordu. Bu gereklilik bağlamında kürtaj yasası girişimi ve alkol düzenlemesinin topluma sunum şekli yazarca eleştirilmiş. Ancak bu noktada olaya nereden bakıldığı önem kazanıyor. Ulusalcı cenahtan olayları yorumlamadığı besbelli olan yazarın, bu sorgulaması, mezkûr düzenlemelere karşı çıkanların itirazlarını haklı çıkarmıyor. Yazarın da bahsettiği gibi eğer Türkiye normalleşmiş ve temel rejim sorunlarını çözmüş bir ülke olsaydı, bu tercihler kriz yaratmazdı. Bu noktada eklemek gerekir ki söz konusu itirazlar, ulusalcı-sol-Kemalist kesimin emansipasyon anlayışlarından da öte, dini hassasiyete sahip kesime bazı hakları layık görmemesinden ileri geliyor. Yönetme hakkı olmayan kesimin alkol düzenlemesine gitmesine getirilen itiraz, her halükarda ve konuda karşıt olunması gereken iktidara iyi bir kılıfla düşmanlık edilmesi anlamına geliyor.

Yazarın isabetle değindiği gibi, “X, Y, Z kuşakları” kavramı da nereden bakıldığına göre değişen taban tabana zıt sonuçlar vermektedir. Kavramlar, elde yeterli veri yokken ve ithal edilerek kullanıldı. Avrupa’dan alınma ‘kimliksizler’ ve yukarıda değinilen kuşak ile ilgili ABD menşeli kavramda olduğu gibi. (s. 226)

Büyük sosyolog (!) Nilüfer Göle’nin “AK Parti’nin yobazlığa geri dönüş trendine” girdiğini ilan ettiği derin (!) analizleri, olaylar sıcaklığını korurken çokça konuşuldu. Bu tam da “Müslümanların Cumhuriyetle barıştığı, lakin Cumhuriyet sınıflarının yaralandığı, kırılganlaştığı bir ortamda” yapılıyordu. Ancak durum hakikaten böyle miydi? Acaba, Cumhuriyet kesimlerindeki bu mağduriyet hissi, dindarların çevreden, daha doğrusu mezralardan, sıvasız gecekondulardan çıkarak, kentlerin, hatta lüks semtlerin yaşam alanlarında boy göstermelerine yönelik bir kibir ima edemez miydi? AK Parti’nin savruk kent siyaseti ve Erdoğan’ın üslubu ile meşrulaştırılmaya çalışılan mağduriyet, laiklerin dindarlarla ‘eşitliği’ hazmedememe depresyonu olabilir miydi?  (s. 228)

Sadık kalındığı söylenen sosyolojik kriterlere ters düşen, hiç uyuşmayan analizlerin sayısı bir hayli kabarık oldu bu süreçte. Gezi olaylarına eşlik eden motto, ünlü “Demokrasi sandıktan ibaret değildir” cümlesi olmuştur. Bunun ima ettiği şey, bir halk ayaklanmasının hükümeti –Erdoğan’ı- devirmesinin pekâlâ ‘demokratik’ olabileceğidir.  Bunun karşılığında Erdoğan’ın tabanına yönelmesinin, eğer kıyas buysa, daha antidemokratik bulunması açıklanmaya muhtaçtır. (Nilüfer Göle bir yazısında, ‘iktidarın tercihini meydan demokrasisinden yana değil de sokaktan yana yaptığını’ belirtmiştir. Benzeri yaklaşımlar, gerek bu şekilde gerekse AK Parti mitinglerine giden kitleyi ‘bindirilmiş kıtalar’ olarak lanse etme şeklinde çokça sergilendi. ) (s. 231)

Kirli yaklaşımlar, çirkin tarzda eleştirilere bir örnek olarak medya konusuna değinmekte fayda var. Yüzde doksanını Erdoğan’ın kontrol ettiği söylenen medyada, Erdoğan karşıtı yazıların, destekleyen yazılara fersah fersah galebe çaldığı ortadadır. ‘Medya hükümetin kontrolünde’ efsanesi çökmüştür. (s. 232)

Çekingen, özür dileyici üslup ve yazılar ile saldırgan, çirkef ve hakkaniyetsiz tarzda yazıların vücuda getirdiği kısır ortamda, zihin dünyamıza katkı sağlayabilecek, bu kısırlığı aşma imkânına kavuşturabilecek az sayıda eserden biri durumunda Dünyayı Durduran 60 Gün. Çok boyutlu inceleme ve insanoğlunun kadim çabası olan anlamlandırma ameliyesi için okunmasında fayda olduğu söylenebilir.

HABERE YORUM KAT