1. YAZARLAR

  2. M. HASİP YOKUŞ

  3. Zap düşerse Barzan düşer(mi)?
M. HASİP YOKUŞ

M. HASİP YOKUŞ

Yazarın Tüm Yazıları >

Zap düşerse Barzan düşer(mi)?

13 Mayıs 2022 Cuma 19:59A+A-

Belki dikkatlerden kaçıyor bilemiyorum ama Türkiye’nin Zap mıntıkasında yürüttüğü Pençe Kilit Operasyonu, zaten gergin olan KDP - PKK ilişkilerini daha da germiş görünüyor. Yapısal anlamda; örgütlenme modelleri, mücadele biçimleri, siyasal anlayışları farklı olduğu için doku uyuşmazlığı yaşayan bu iki yapının beri tarafta ortak bir coğrafyada ve aynı ideolojik temelde (Kürt Ulusalcılığı) mücadele yürütmelerinin beraberinde getirdiği rekabetten kaynaklanan güncel/fiili sebepler var.

Her ne kadar bu rekabet ve çekişme doksanlı yılların ortalarında fiili çatışmaya kadar varmış ve her iki taraftan yüzlerce kişi yaşamını yitirmiş olsa da gerek Irak devleti nezdinde, gerekse uluslararası hukuk boyutuyla yasal meşruiyete sahip bir ev sahibi olarak Irak Kürdistanını yöneten KDP ile bölgedeki sarp dağlarda fiili bir durum yaratarak mevzilenen ve küresel egemen güçlerin terör listesinde bulunan PKK arasında uzunca bir süredir sessiz bir uzlaşı söz konusuydu. Bu sessiz uzlaşının artık sürdürülemez olduğunun ilk işareti Zinê Wertê hadisesinde ortaya çıkmıştı.

Zap kampı; Türkiye sınırına yakın, elverişli arazi yapısı ve Türkiye, İran ve Irak üçgeninde bulunduğu için geçiş kolaylıkları sağlaması bakımından PKK açısından Kandil’den sonraki en stratejik bölge. Türkiye’nin yürüttüğü Pençe – Kilit Operasyonu hali hazırda bu bölgede yoğunlaşmış.

Çözüm Süreci sona erdikten sonra Türkiye “güvenlik merkezli” politikalarına geri döndü. İçeride PKK’nin eylem yapma kapasitesini büyük oranda örseledikten sonra aynı kararlılıkla Irak’ın kuzeyinde de operasyonlarına devam etti. Denilebilir ki Türkiye 80’li yılların ortalarından itibaren oralara sayısını hatırlayamadığımız müteaddit kereler operasyon düzenledi, bu son operasyonlardan bir şey çıkar mı? Türkiye’nin o bölgelere birçok kara ve hava harekâtı düzenlediği doğrudur ama 2018 Mart ayından itibaren yürütülen operasyonların mahiyeti öncekilerden çok farklıdır. PKK kamplarının bulunduğu bölgelerin tümüne yakın civar yerlerde kalekollar inşa edilmiş, örgütün manevra kabiliyetini sınırlayan; SİHA’ların gözetimi ve yerine göre hedef belirleyerek kullanılması gerçekten de PKK’nin hareket kabiliyetini çok fazla daraltmış.

Zinê wertê hadisesinden beri PKK’nin askeri &sivil tüm kuruluşları (HDP dâhil) ağız birliği içerisinde KDP’yi ve dolayısıyla Barzani ailesini bu işten sorumlu tutmaktadır. Genel anlamda yapılan suçlamalar: KDP’nin Türkiye’ye istihbarat ve lojistik sağladığı, Kürtlüğe ihanet ettiği, kendilerinin Kürdistanı korumak amacıyla orada bulundukları, kendileri olmasa Türkiye’nin orayı işgal edeceği vs.

PKK cenahından yapılan telkin, tehdit ve değerlendirmeler; Kürtler arasında bıraküji (kardeş savaşı)nin kötü bir yol olduğundan başlayarak Barzani ailesine yönelik ağza alınmayacak küfür, hakaret ve tehditlere kadar geniş bir çerçevede yapılmaktadır. Bıraküji hatırlatması bir sağduyu çağrısı gibi algılansa da örtük bir tehdit içermektedir. Bu tehdit dili bununla sınırlı değil tabiî ki. En son  PKK’nin kadın komutanlarından Zozan Çewlik: “gerilla Zap’ta kırılırsa biz de Barzan’ı alırız” diyerek tehdit dozunu bir adım daha ileri taşıdı. Barzan denilen bölge esasında Barzani aşiretinin memleketi ve aynı zamanda Molla Mustafa Barzani’nin mezarının bulunduğu bölgenin adı. Aynı zamanda PKK‘nin  Zap, Avaşin, Hakurk kamplarının bulunduğu mıntıkaya çok yakın. Burada PKK’nin verdiği mesaj şu: Zap elimizden çıkarsa biz de Barzani ailesini hedef alırız.

Her ne kadar Mesut Barzani  bıraküjiyi haram kıldım, dese de PKK’nin bu tehdit diline Kürdistan Bölge Hükümeti yetkililerinden aynı sertlikte cevaplar veriliyor. Özetle dedikleri şu: “Burası zaten özgürleştirilerek belli bir statüye kavuşturulmuş. Buranın tarafınızca yeniden özgürleştirilmesine ihtiyacı yok. Gidin kavganızı başka yerde verin, komşularımızla (Türkiye) başımızı belaya sokmayın.”

Her iki tarafın karşılıklı itham ve suçlamalarını özetleyerek aktarmaya çalıştım ama son birkaç aydır Kürt mahallesinde gündemin büyük bölümü bu mevzu etrafında dönmektedir.

Merak edilen diğer önemli husus, PKK ile KDP arasında Irak Kürdistanı’nda böylesine bir gerginlik devam ederken bunun Suriye (Rojava) bölgesindeki uzantıları olan PYD ile ENKS ilişkilerine nasıl yansıyacağı meselesiydi. ABD ve Fransa’nın Suriye’nin kuzeyinde özerk bir bölge oluşturma ve özerkleştirilen bu bölge üzerindeki PKK gölgesini flulaştırma çabası bu gerginlikten kaynaklı sebeplerle başarıya ulaşmıyor. ABD’nin öncülük ettiği ve kimi zaman baskı düzeyine varan ENKS’nin de dahil olduğu daha geniş tabanlı bir yönetim oluşturma çabası işte bu sebeple hayata geçirilemiyor. ENKS’nin bölgedeki bürolarına ve kimi temsilcilerine yönelik saldırılar halihazırda devam etmektedir. Her ne kadar SDG Komutanı Mazlum Kobani diplomatik bir üslupla; biz her iki tarafa eşit mesafedeyiz, taraflar arasında çıkacak bir kavgada taraf olmayız, dese de esasında Rojavanın PYD -dolayısıyla PKK tarafından- domine edilen bir bölge olduğunu, Mazlum Abdi’nin de Şahin Cilo kod adlı eski bir PKK mensubu olduğunu herkes biliyor.

Bu iki yapının bölgesel iki güç olarak Türkiye ve İran’la ilişkileri bağlamında değerlendirildiğinde KDP ismi Türkiye’yle birlikte zikredilirken PKK ise İran politikalarına daha yakın duruyor. Suriye’de bu gün Rojava olarak tesmiye edilen bölgenin PYD denetimine bırakılmasının baş mimarı bile esasında İran’dı. 2012-2013 yıllarında muhaliflere karşı alan hâkimiyeti sağlamakta güçlük çeken Suriye rejimi o bölgeleri Kasım Süleymani’nin gözetim ve denetiminde devir teslim şeklinde ve çatışma olmaksızın PKK’ye bıraktı. Halen de Haseke ve Kamışlı gibi yerlerde Suriye rejiminin askeri ve istihbarat merkezleri faaliyetlerine devam etmektedir. Irak’ta da Şengal ve diğer bazı yerlerde PKK ve İran’a yakın Haşd-i Şa’bi arasında büyük bir uyum ve kolkola bir görüntü var. İlave olarak PKK’nin çözüm sürecini sabote etmesi ve akabinde hendek olaylarını başlatmasının İran tesiriyle olduğuna yönelik güçlü bir kanaat var ve ben de o kanaate sahip kişilerden biriyim.

Son günlerde İsrail’e karşı mukavemet kılıfı altında yoğunlaşan İran’ın Erbil’e düzenlediği füze saldırıları, seçimlerin üzerinden altı ayı aşkın bir zaman geçtiği halde Irak’ta hükümet kurulamıyor olmasının oluşturduğu gerginlik ve kaos, Kürdistan Bölge Hükümetiyle Merkezi Irak Hükümeti arasında ihtilaflı bölgeler, memur maaşları, petrol gelirlerinin bölüşümü, merkezi bütçeden Kürt bölgesine ayrılacak pay, Cumhurbaşkanı adaylığı konusunda KDP ile KYB (YNK) arasında yükselen gerilime ilaveten PKK’nin KDP’ye yönelik tehdit dozunu mütemadiyen yükseltmesi aslında birbiriyle çok ilişkili ve iç içe meselelerdir. Özetle: KDP’nin bu şekilde çok yönlü bir baskı ve kıskaç altına alınmasının perde gerisindeki baş aktör İran’dır.

İran öteden beri Şiilik motivasyonuyla bölgede çok yönlü ve aktif bir siyaset yürütüyor. Buna mukabil Osmanlı bakiyesi ve tecrübesine sahip Türkiye;  yıllarca bölgedeki ‘Türk’ unsurları merkeze alan bir siyaset güderek diğer farklı kesimlere karşı çekingen bir ilişki yürüttü. Suriye ve Libya tecrübesi zanımca şu gerçeği ortaya çıkardı: Sadece Türk coğrafyasıyla değil bölgenin tümüyle aramızda çok sağlam ve güçlü bağlar vardır ve bu bağı sağlayan temel husus Türklükten öte bir şeydir.

Konumuzla bağlantılı yönüne gelince: Evet, Türkiye’nin PKK’yle mücadelesi haklı ve meşrudur. Ancak, Türkiye dışındaki Kürtlerle de sağlıklı bir ilişki kuramadığı için PKK’ye karşı yürüttüğü bu haklı ve meşru mücadele ‘Kürt karşıtlığı’ şeklinde değerlendirilmektedir. İran tarafından bu denli baskı altına alındığı bir vasatta KBH Türkiye’nin desteğine daha fazla ihtiyacı duymaktadır.

Dahası, Irak ve Suriye’nin gelecekte yeniden üniter bir yapı altında sulh ve esenlik içerisinde bir arada yaşama ihtimalini zayıf gördüğümü her fırsatta dillendiriyorum. Türkiye’nin başta KDP olmak üzere bölgedeki diğer Kürtlerle karşılıklı saygı ve kardeşlik çerçevesinde, istikbalde entegrasyon ve bütünleşmeye zemin olacak tarzda çok yönlü ve çok boyutlu bir ilişki geliştirerek siyasal ve kurumsal anlayışını da buna göre yapılandırmasının bölgedeki tüm insanların menfaatine olması bir yana gün geçtikçe kendisini daha çok dayatan bir zaruret ve en makul seçenek olduğunu düşünüyorum.

YAZIYA YORUM KAT

9 Yorum