CHP'li Onur Öymen'in öngörüşmelerdeki Dersim çıkışını "O dönemlerde yaşananların üstünün örtüldüğü yetmezmiş gibi,bu yöntemleri bir defa daha uygulamaktan söz etme cesaretini gösterebiliyorlar" sözleriyle eleştiren Türk, özetle şunları söyledi.
"Hiç şüphesiz ki bugün cumhuriyet tarihinin en önemli en sancılı, bu nedenle en dramatik konusunu ve elbette ki en büyük sorununu yani Kürt sorununu konuşuyoruz.
Kürt sorununun ortaya çıkması büyümesi derinleşmesi ve çözümsüz bir hal alması devletin hatalarıyla doğrudan bağlantılıdır. Sorunun bu hale gelmesi elbette ki uluslar arası sistemden de bağımsız ele alınamaz.
Modern dünya sisteminin bu evresi hiçbir ahlaki değeri tanımıyor, binlerce yıllık insanlık değerlerini bir bir yok ediyor. Toplumsal ilişkiler değer yargılarından arındırılıyor ve bütün bunlar daha fazla kazanç uğruna yapılıyor.
Bu sistemin ülkemizi temelden etkilediğini görmeden, hiçbir şey yapamayız.
Özellikle 11 eylül saldırısından sonra bir dünya sistemi adeta akıl tutulması yaşamıştır.
Ülkemizdeki iktidarları ve devlet zihniyetini de derinden etkilemiştir. Bugün Kürt sorunu olarak tanımladığımız sorunun bu uluslararası gelişmelerden bağımsız ele alınması mümkün değildir.
Türkiye'nin kendi içinde çözmesi gereken bir sorundur. Ancak bu durum konuyu dış dünyadan yalıtarak ele alma hatasına düşmememiz gerekir. Buradaki en ince nokta, hangi yaklaşımın bu uluslar arası sisteme hizmet ettiğidir. Yani Kürt sorununu inkar ederek mi, yoksa ülkeye demokrasiyi hakim kılıp mı onurlu ve özgür bir duruşu sergileriz.
Bize göre farklılıkların inkarı ve demokrasi yoksulluğu ülkeyi istismara açık hale getirecektir. Yıllardır emperyalizme karşı mücadele ettiğini sananların bir çoğu bile, bunların değirmenlerine su taşıdığını fark etmedi. Bazıları da ülkelerinin birliğini koruma adı altında, yapılan hataların Türkiye'yi adım adım bunlara teslim ettiğini göremedi.
Kürt sorunu ve ortaya çıkan savaşın nereden beslendiği konusunda yanlış değerlendirmeler yapıldı. Bu topuma benimsetildi ve kamuoyu yanıltılarak, terörle mücadele adı altında, örtülü bir savaş yürütüldü. Bu çatışma dönemlerinde, bölgede yaşanan insan hakları ihlallerinin Türkiye'de ve dünyada duyulmaması için özel gayretle gösterildi.
Yaşanan infazlar, köy yakma ve boşaltmalar, haksız gözaltı ve tutuklamalar, sıkı yönetim ve OHAL gerekçe gösterilerek gizlenmeye çalışıldı. Bunları yazan gazeteciler öldürüldü. Gazete binaları bombalandı. Milletimiz gözlerimizin önünde kontgerillla tarafından öldürüldü. Bu cinayeti izleyenler elini kolunu sallayarak dolaştı.
Resmi tarihe dur denilerek, halkın gerçek tarihinin açığa çıkarılması büyük bir zorunluluktur. Bu şekilde kamuoyunun konu hakkındaki bilgi eksikliği giderilmiş olacaktır. Geçmiş dönemlerde de hükümetler bazı hataların yapıldığını kabul ettiler fakat bunların neler olduğunu nereden kaynaklandığını gündeme getirmediler.
Türklerin Anadolu'ya geldiği günden bu yana ilişki kurduğu Kürt halkı bir anda tarih sahnesinden çıkarıldı. Özel tedbirler ve politikalar ile asimilasyoncu yaklaşım hayata geçirildi.
Devletin bu politikaları hayata geçirmedeki ısrarı baskıcı şiddet yönetimi isyanları doğurdu. Bu defa devlet bu isyanları bastırmak için şiddete başvurdu. Ağrı ve Dersim isyanları doğru okunamadı. Akıl almaz baskılar katliamlar uygulandı. Peki sorun çözüldü mü?
Munzur suyunun nasıl kızıla boyandığı resmi tarihçiler tarafından yazılmamış olsada, halk tarafından aktarılan gerçeklerle bugün hala tartışılıyor.
Bu yöntemleri bir defa daha uygulamaktan söz etme cesaretini gösterebiliyorlar. O dönemin sorumlu siyasetçilerini nasıl etkisiz hale getirdilerse, şimdi de bu mantığı devam ettirmek isteyenler olduğunu çok iyi görüyoruz.
Bir daha böylesi hiçbir zihniyet toplumumuza benzer acıları yaşatmaya gücü yetmeyecektir.
Katliamcı politikaları, hükümete açıkça bir çözüm yöntemi olarak önerenler, bunun cezasını halkımıza verecektir.
O dönemlerde, sorunların üstüne şiddetle gidildi. Tepkilerin nedenleri doğru analiz edilmedi. Bunlar yapılmış olsaydı, bugün 40 bin ölüden, binlerce faili meçhulden bahsetmeyecektir.
Taş attığı için hapislere tıkılan yüzlerce çocuğun dramı ile yüz yüze kalmayacaktık. İşte tam bu noktada PKK'nın bir sonuç olduğunu ifade etmek istiyorum. Devletin siyasal hataları neticesinde ortaya çıkmış bir sonuçtur. Ancak devlet, sorununun nedeni hiçbir zaman ele alınamamıştır.
Kimi çevreler ise Kürtlerin herhangi bir sorunları olmadığını, herkesin eşit yurttaş olarak bu ülkede yaşadığını savunarak sorunu görmemeyi tercih etmiştir. Bu ülkede Kürtlerin eşit yurttaş olduğunu ve hiçbir sorunlarının bulunmadığını ileri sürenler içinde bir iki örnek vermek istiyorum.
Tarih 21 eylül 1930. Adalet Bakanı şöyle söylüyor. Türk bu ülkenin yegane efendisi, saf türk soyundan olmayanların bu ülkede tek hakkı vardır. Köle ve hizmetçi olma hakkı. Dağlar bunu böyle bilsin diyor.
1935'te İsmet İnönü'nün raporunda, Kürtlerin nasıl asimile edileceğini, nüfus planlarını ayrıntılı şekilde dile getiriliyor.
1960 askeri darbesini yapan ki birileri ilerici olarak gören ve anlatanlara söylüyorum özellikle. Cumhurbaşkanı cemal gürsel çıktığı yurt gezilerinde, kimse size Kürt'sün derse, yüzüne tükürün
1994 yılında, eski dışişleri bakanı Coşkun Kırca, DEP'lilerin dokunulmazlığı kaldırılırken ve Mahmut Esat Bozkurt'un sözlerini söyledi ve "Bu ülkede Türk olmayanların, yalnızca susma hakkı vardır" dedi. Bazıları kardeşlik edebiyatını bu şekilde yaptı.
Biraz empati yapın. Birileri çıksa ve yeryüzünde Türkçe diye bir dil yoktur dese, ve tek kelime Kürtçe bilmeyen sizin çocuğunuza zorla Kürtçe eğitim yaptırılmasına eşitlik diyebilir misiniz?
Eminim bunun düşüncesi bile bazılarını tüylerini diken diken ediyordur. İnsanın kendi ülkesinde, kendi anavatanında, kendi devleti bakımından dilinin inkar edilmesi yasaklanması nasıl bir travma yaratmaktadır. İşte düşüncesi bile sizin tüylerinizi diken diken eden bu trajediyi biz yıllardır yaşıyoruz. Hiç değilse onurumuzu korumak için bu politikalara sahip çıkıyor.
Kürtlerinde bir tarihinin kültürünün edebiyatının olduğu da inkar edilemez bir gerçektir. Kültürlerin tümünün yan yana barış içinde yaklaşması bir erdem örneği olur. Bunlar tarihimizde vardır. Görkemli uygarlıklar bu şekilde ortaya çıkmıştır. binlerce çiçekli bahçeyi kurutup, tek bir çiçeğe dönüştürmeye çalışanın hiçbir makul gerekçesi olamaz.
Bu mesele bir Türk Kürt meselesi değildir. asimilasyon politikalarına karşı bir tutumdur. İnkar edilmiş yok sayılmış, bir dili savunmayı da etnik milliyetçilik olarak tanımayanları da halkın vicdanına bırakıyoruz.
Asıl etnik milliyetçiler, vatandaşlarına tek etnik kimliği dayatanlardır. Kürt diye bir halk yoktur, bunlar dağlarda yürürken çıkardıkları seslerle Kürt olarak adlandırılan dağ Türklerdir tanımı bile üniversitelerde tez olarak okundu.
Birisi çıkıp da geçmişte yapılan bu hatalardan dolayı özür dileme erdemini gösterememiştir.
Peki bunca hata, inkar, baskı sindirme girişimi, işkence cezaevleri, operasyonlar, sorunun çözümüne en küçük bir katkı sundu mu? Sorunun giderek büyümesine neden olan bu uygulamalar değil midir? Bu yanlış politikalar kim adına uygulandı? Kimse bunun hesabını sorabildi mi?
Bu kirli politikaların devlet içinde devletçikler oluşturduğunu belki birilerinin yeni fark ediyordur. Biz 20 yıldır bunu söylüyoruz. O dönemde derin devlet demek bile suçtu. Susurluk Şemdinli Ergenekon ortaya çıkmadan önce biz bunların namlularını ensemizde hissederek yaşamaya gayret gösterdik.
Şimdi bütün bu mağduriyetleri ifade etmeye neden gerek duydum? Yıllardır devletin arkasındaki kamu ve medya gücüyle çarpıtıldı. Bu nedenle Kürt sorunu ortaya çıkışı ile, sonradan yaşanan acıların da karşılıklı olduğu anlaşılamadı. Benim acım acıları yarıştırmak değildir. Bölge halkının sevincini bile zafer havası gibi gösterilmesinin nedeni de bu algı yanlışlığından kaynaklanmaktadır.
İnanınız ki barış işte bu kadar gerçek ve bu kadar elle tutulabilir bir şeydir. Ben şuna inanıyorum, geçmişimizle tam bir yüzleşme sağlayamazsak, Gelecek için birbirimize güvenemeyiz. Bu politikalar geçmişte yaşandığı düzeyde kabaca olmasa da, inceltilmiş bir şekilde hala yürütülmektedir.
Cenazelerin gitmediği tek köy kalmadı. Bütün bunlara rağmen halkın barışta ısrarcı olmasını bir erdem olarak görüyoruz. Halklar arasında etnik çatışma yaşanmamış olmamasını kazanım olarak görüyoruz. Hakların bir arada yaşama arzusu içinde koruyor olmasını büyük bir saygıyla karşılıyoruz.
Biliyoruz ki bu inkarcı asimilasyoncu politikaları yürüten ve uygulayan halk değildir. devleti ele geçirmeye başaran ekip ve onun ardında olan zihniyetlerdir.
Yaşadığımız sorunun siyasal sosyal ve kültürel boyutları kadar ekonomik boyutları da çok ciddidir. Bölge halkının yaşadığı yoksulluk, insanlığımızı zorlayacak düzeydedir. Eğer bugün insanlar her gün açlıktan ölmüyorsa, toplumdaki dayanışma gücüdür.
Şiddet vardı yatırım yapılmadı diye geçiştiremezsiniz. Bakınız 1940 – 1980 yılında bölgede bırakın silahlı hareketleri, siyasi bir hareket bile yoktu. Ama o dönemde bile devlet ve özel yatırım, Türkiye ortalamasının kat kat altındaydı. Hiçbir etkisi olmamış demek istemiyorum ama raporlarda ortaya çıktığı gibi bilinçli bir ihmal sonucudur. Son dönemlerde hükümetlerin sınırlı girişimleri de bu politikanın kırılmasına yetmemiştir.
Ekonomik kalkınma hedefleriyle birleşmeyen, hiçbir demokratikleşme hamlesi kalıcı olamaz. Demokratikleşme sürecinin en önemli ayaklarından biri bölgeler arası gelişmişliğin ortadan kaldırılmasıdır.
Bu bir Türk Kürt çatışması değildir. bu ülkede demokrasi ihtiyacı olan sadece Kürtler de değildir. ülkede Türk kavramı ve Türk milleti tanımı bile özünden boşaltılmıştır. Ülkenin bütün vatandaşları demokrasi yoksulluğunun mağdurlarıdır. Elbette ki açılım, demokrasi çatısını yükseltmeyi hedeflemektedir. Ülkeyi uluslar arası sömürücü sermayeden kurtarmanın tek yolu da demokratik toplum düzenidir.
Kimliklerin dillerin kültürlerin kendini özgürce korkmadan ifade etmesi ülkeyi bölmez. Tam tersine ülkeye aidiyet bağlarını güçlendirir. Asıl bölünme tehlikesi kimliklerin inkarı ve bastırılması üzerine ortaya çıkar.
Resmi tarihe dur denilerek, halkın gerçek tarihinin açığa çıkarılması büyük bir zorunluluktur. Bu şekilde kamuoyunun konu hakkındaki bilgi eksikliği giderilmiş olacaktır. Geçmiş dönemlerde de hükümetler bazı hataların yapıldığını kabul ettiler fakat bunların neler olduğunu nereden kaynaklandığını gündeme getirmediler.
Türklerin Anadolu'ya geldiği günden bu yana ilişki kurduğu Kürt halkı bir anda tarih sahnesinden çıkarıldı. Özel tedbirler ve politikalar ile asimilasyoncu yaklaşım hayata geçirildi.
Devletin bu politikaları hayata geçirmedeki ısrarı baskıcı şiddet yönetimi isyanları doğurdu. Bu defa devlet bu isyanları bastırmak için şiddete başvurdu. Ağrı ve Dersim isyanları doğru okunamadı. Akıl almaz baskılar katliamlar uygulandı. Peki sorun çözüldü mü?
Munzur suyunun nasıl kızıla boyandığı resmi tarihçiler tarafından yazılmamış olsa da, halk tarafından aktarılan gerçeklerle bugün hala tartışılıyor.
O dönemlerde yaşananların üstünün örtüldüğü yetmezmiş gibi,bu yöntemleri bir defa daha uygulamaktan söz etme cesaretini gösterebiliyorlar. O dönemin sorumlu siyasetçilerini nasıl etkisiz hale getirdilerse, şimdide bu mantığı devam ettirmek isteyenler olduğunu çok iyi görüyoruz.
Bir daha böylesi hiçbir zihniyet toplumumuza benzer acıları yaşatmaya gücü yetmeyecektir.
Katliamcı politikaları, hükümete açıkça bir çözüm yöntemi olarak önerenler, bunun cezasını halkımıza verecektir.
O dönemlerde, sorunların üstüne şiddetle gidildi. Tepkilerin nedenleri doğru analiz edilmedi. Bunlar yapılmış olsaydı, bugün 40 bin ölüden, binlerce faili meçhulden bahsetmeyecektir. Yüzlerce milyon dolardan
Taş attığı için hapislere tıkılan yüzlerce çocuğun dramı ile yüz yüze kalmayacaktık. İşte tam bu noktada Artık içi boşaltılmış bir kardeşlik söyleminin de birliğe hizmet etmediğini halkımız tarafından görüldüğünü anlaşılması gerekmektedir. Yoksa bu tarihi sorun karşısında yüzümüzün akıyla çıkmak mümkün olamaz.
Bugün geldiğimiz noktadaki durum maalesef yeterince yürümüyor. 1980 askeri darbesinin değiştirilmesini bile ele alamayan bir çözüm anlayışı diğerlerinden ne kadar farklı olabilir?
Bir halkın kendi dilinde eğitim yapmasını bölücülük olarak değerlendiren zihniyetin asimilasyonculardan bir farkı var mıdır?
Hükümetin amacı sorunu kalıcı bir şekilde ve demokratik bütün olarak harekete geçirecek ve bunu çözmeye yönelik bir planı var mıdır?
Biz gelinen aşamada artık yeter diyoruz. Tarihsel bir kısır döngüye son vermek için ciddi adımlar görmek istiyoruz. Uluslar arası oyunları bozmanın tek yolu demokratikleşmeden geçer. Bunun için birbirimize güvenmek bu güveni tesis etmek dışında bir yol da yoktur.
Bu sorunumuzu çözemezsek, kimse gelip bizim sorunlarımızı çözemez, belki çözülsün de istemez.
Farklılıkların ve hakların demokrasi çerçevesinde güvence altına alınması Türkiye'nin zararına değildir.
Ülkenin ortak dili Türkçedir. Türkçe olmaya da devam eder. Türkçe ortak iletişim dili olarak korunur. Bizi bir arada tutan tek değer etnik kimlik olarak dayatırsanız eğer bu yanlış olur.
Türkiye'nin demokrasi dışında başka bir çıkış kalmamıştır. Bugünden sonra yapmamız gereken şey, demokrasi etrafında birleşerek bütün toplumsal siyasal sorunlarımızı çözmüş olmaktır.
Ak Parti hükümetinin, Kürt açılımı adıyla başlattığı ve milli birlik projesi adına karar kıldığı süreç, anlatmaya çalıştığım çözüm zihniyetinden uzaktır. Bu bir dış dayatmadır, ABD projesidir diyen hükümeti küçük düşürmeyi de doğru bulmuyoruz.
İzah etmeye çalıştığım gibi kürt sorunu dış politikadan bağımsız ele alınması mümkün olmayan bir konudur. Önemli olan bu sorunu çözerken, halkı mı yoksa dış güçleri mi dikkate alacağız sorusudur.
AB ve ABD sorun için katkı sunacaksa tamam diyelim. Ancak tekrar çatışmaya götürecekse, gölge etmeyin başka ihsan istemeyiz demeliyiz. Değerli milletvekilleri biz DTP olarak bu sürece yapıcı katkı sunmaya gayret ettik. Hükümetin somut tek bir adımı olmaması rağmen, bizi sürecin dışına itme gayretine rağmen
Sorunun artık orduya havale edilmemesi ve ölümlerin durması adına bu süreci destekledik ve desteklemeye devam ediyoruz. ancak hükümetin askeri operasyonlardaki ısrarı, ölümleri durdurmadığı gibi süreci de ilerletememiştir.
Biz şuna inanıyoruz, eğer ciddi bir çözüm olabilirse silahlar 3 ayda türkiye'nin gündeminden kalkar.
Bu süreçte canı yanmayanlar yüreği yanmayanlar rahat olabilirler, ama hiç kimse bize bir daha bu acıları yaşatma hakkına sahip değildir. bizler, bu acıların sürmesini isteyenlere karşı demokrasi mücadelemizi sürdürdük.
TBMM'de bulunan bütün partilerin temsil edileceği bir komisyon kurulmasını öneriyoruz. Madem bu sorun bizim sorunumuzdur, madem çözümümüzü de biz kendimiz bulacağız, artık hükümet bu süreci kapalı kapılar ardında yürüteceğine Meclis'e teslim etmelidir. TBMM bu soruna bulacağı ortak siyasi akılla, 72 milyona yakışır bir temsiliyet gücünü ortaya koyacaktır. Bu sayede vesayetten kurtularak, liyakatini bu soruna kalıcı bir çözüm getirerek bütün dünyaya mesaj verecektir.
Biliyoruz ki geçmişle yüzleşmek noktasında cesur olmadan, cumhuriyeti elitlerin işgalinden kurtarıp demokratik hale getirmeyiz.
Kamuoyun gözü önünde açık bir süreç işletilmelidir. Bu komisyon sorunu anlayıp doğru bir çözümü ortaya koyabilmelidir. (Star)