Batı modernizmi çocukluğu nasıl fıtrattan kopardı?

Batı modernizmi çocukluğu nasıl fıtrattan kopardı?

Numan Aka, Batı’nın çocukluk tarihindeki krizlerden ürettiği modern pedagojiyi evrensel bilimsel ölçüye dönüştürmesini eleştirerek, Müslüman toplumların çocuk anlayışını Batılı paradigmalarla değil fıtrat ve İslami ölçülerle yeniden kurması gerektiğini vurguluyor.

Batı’nın çocuklukla imtihanı

Numan Aka / Düşünce Günlüğü

Bugün, hiçbir kültür yoktur ki; insana ve toplumsal meselelere bakışı Batı modernizminden etkilenmiş olmasın. Konu başlığı ne olursa olsun, maddeci “Aydınlanma Felsefesi” merkezli gelişen Batı zihin dünyası ve müktesebatı tüm dünyanın başvuru kaynağı haline gelmiş, siyasetten medyaya, hukuktan eğitime toplumsal hayatın köşe başlarının tamamını seküler Batılı anlayışı işgal etmiştir.

Özellikle toplumsal bilimler alanında bu tahakküm barizdir. Aileye ve çocuğa bakışımızı derinden etkilemiştir. Bu sebeple, aile ve çocuk konusunda konuşulduğunda önce düşüncemizi şekillendiren bilginin kökenine inmek ve mümkün olduğunca zararlı otları ayıklamak gerekir.

AVRUPA’NIN UYANDIĞI KÂBUS

Sosyolojinin en yeni kollarından biri olan “Çocukluk Sosyolojisi”nin kurucu isimlerinden P. Aries, Batı’da çocukluk algısının ancak modern zamanlarla birlikte oluştuğunu iddia eder. Bize hayli garip gelebilir fakat Modernizm öncesi bugün kullanılan “çocuk” tabirine dahi rastlanmadığını söyler. Çocuk, insan küçüğüdür sadece.

Aires’in geriye doğru 11. ve 12. yüzyıla kadar incelediği sanat eserlerinde çocuk resimleri dahi yetişkin yüzlerine sahiptir. Kılık kıyafeti büyüklerin giydiklerinin minyatürüdür ancak. Ebeveynleri açısından çocuk, bir an evvel büyütülmesi ve işe yarar kılınması gereken bir yüktür. Bu bakış; Rönesansla birlikte önce sanatta, sanayileşme sonrası ise siyasette değişmeye başlar. Aires’in izinden giden onlarca uzman, konu hakkındaki araştırmalarında benzer sonuçlara varmışlardır. Onlardan biri olan Maouse’a şöyle demektedir: “Çocukluğun tarihi bizim ancak son zamanlarda uyanmaya başladığımız bir kâbustur. Tarihin derinliklerine inildikçe çocuklara yönelik daha kötü bakım koşulları ile karşılaşırsınız. Daha çok çocuk ölümü, terk edilme, dayak yeme, şiddet görme ve cinsel istismarı görürsünüz”

Batı toplumlarında, medeniyetlerinin sacayağı gördükleri Yunan, Roma ve Hristiyan kültürlerinin çocuklara yaklaşımının izleri her manada hissedilmektedir. Yunanlılar çocukların işlevselliğine yoğunlaşan öjenist bir yaklaşıma sahipti. Bedenen ve zihnen zayıf çocuğa toplumda saygın bir yer olamazdı. Bazen yaşamasına bile izin verilmezdi. Ailenin reisi olarak baba, gerekirse zayıf veya hastalıklı gördüğü çocuğunu öldürme ya da köle olarak pazarlama hakkına sahipti. Sadece seçkin küçük bir azınlık eğitilmeye layık bulunurdu. Kalanlar, güçlü bir bedene sahiplerse savaşçı olabilirlerdi.

Romalılar daha pragmatik yaklaşmakla birlikte, onların da anlayışları yaklaşık bu düzeydeydi. Ardından gelen Hıristiyanlıktaki “ilk günah” anlayışı ve çocuğun büyüyüp kiliseye devam eden iyi bir Hristiyan olmadıkça şeytanın emrinde bir varlık olduğu itikadının neticesi olarak çocuğa bakış daha da karamsar bir hal aldı.

ÇOCUKLUK SOSYOLOJİ”SİNİN ORTAYA ÇIKIŞI

17. yüzyıldan itibaren sanayileşme ile Batı toplumsal hayatının değişmesi çocukluk anlayışını da değiştirir. Başlangıçta, çocuğun uzun ve zorlu çalışma koşullarında yaygın sömürünün bir öznesi olduğunu görürüz. Çocukların çalışmadıkları ve kadınların ücret almadıkları yerlerde büyük aileler artık ekonomik bir yüktür. Bu anlayış tüm Batı toplumlarına sirayet eder. Kadın ve çocukların durumu, Orta Çağ şartlarından bile daha kötüdür. Sanayileşme öncesi kayıtsızlık, şiddet ve suistimal olarak özetlenebilecek çocukluk anlayışının yerini, disiplin, şiddet ve yine her türlü suistimale dayalı yeni bir anlayış almıştır. Sanayi Çağı’nın ilk yüzyılında 5 yaşında çocukların dahi fabrikalarda ağır işlerde çalıştırıldıklarını biliyoruz.

Zamanla zenginleşen kentli burjuva çocuklarının önem ve değer kazanmaya başlaması tüm topluma örnek teşkil etmeye başlayacaktır. Refah tabana yayıldıkça çocukların toplumdaki rolü, çocuklar konusundaki korkunç yaklaşım ve politikalar daha çok sorgulanır hale gelir. Bu dönemde en önemli değişiklik eğitim anlayışındaki değişikliktir. Sanayileşme, en azından iş talimatlarını anlayacak kadar eğitim almış elemanların istihdamını gerektirmektedir. Başlangıçtaki saik ne olursa olsun bundan geriye dönüş olmaz ve okullar çocuklara ait olur.

Modernizm öncesi çocuklara yaklaşımın sevgiden yoksun, şiddet ve suistimale açık olduğu görüşü yine Batılı akademisyenlerin bir tespitidir. Modernizm öncesi çocukların sadece maddi külfet olarak görüldükleri, doğumda ya da hastalıktan kırılıp gitmeleri dolayısıyla ebeveynlerinin kendi çocuklarıyla duygusal bir bağ kurmaktan kaçındıkları iddiasının tam olarak doğruluğu şüphelidir. Fakat bugün çocuk çalışmalarına temel alınan bilgiler bunlardır. “Çocukluk Sosyolojisi”, modern Batılılarının kendi tarihlerine bakıp dehşete düşmeleri sonucu bir aksülamel olarak şekillenmiştir.

BUGÜNKÜ TOPLUMSAL BİLİMLERE ETKİSİ

Yukarıda üstünkörü ve can sıkıcı pek çok ayrıntıyı aktarmadan özetlediğim Batı›daki çocukluk tarihinin gerçek manada 1970’lerle birlikte değiştiğini söylersek yanlış olmaz. Bu yıllar, aynı zamanda toplumda kadınların mevcut yerinin ve değerinin de sorgulandığı, daha büyük bir mücadelenin yaşandığı yıllardır.

Bugün pedegojik olarak doğru kabul ettiğimiz pek çok düstur, günümüz özgürlükçü ve hakçı yaklaşımının koçbaşı sayılan kadınların “özgürlük mücadelesi”nin bir yan ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Büyük şeytanın “baba/ata” figürü ve tüm insanlığın en büyük baş belasının ataerkil gelenek olduğu tespiti; kadın özgürlük hareketlerinin yanı sıra çocuklar, engelliler, diğer sözde cinsiyetler ve hatta tüm azınlıklar için mihenk taşı kabul edilmiş ve bugün öğretilen toplumsal bilimler külliyatı bu şekilde oluşturulmuştur.

FITRİ OLANLA KOPARILAN BAĞ

Modern çocukluk anlayışı, çocukluğun yetişkinlikten tamamen farklı olduğu ve yetişkinlerin yaşamının dışında tutulması gerektiği anlayışına dayanır. J. R. Gillis’e göre, çocuk yetişkin hayatı üzerindeki doğal gücünü kaybederken idealize edilmiş bir “sembolik çocuk” icat edilmiştir. Bu çocuk imgesi, çocukların gerçek yaşamlarının zıttı gibidir. D. McKee de “ebeveynlerin çocuklarına ayıramadığı zamanı hediyeler ve pahalı tatiller ile nasıl değiş tokuş ettiğini ve bunun bir tür telafi mekanizması olduğunu” söyler. Belki çocuk sahibi olmanın yeni nesiller nezdinde bu denli imkansız gözükmesinin nedeni budur. Fıtri olanla bağ kopmuştur.

Çocuklara yönelik kayıtsızlık, şiddet veya suistimale elbette Müslüman toplumlarda da rastlanmaktadır. Fakat hiçbir zaman toplumun genel bakışını teşkil etmemiş ve davranışlarının rehberi olmamıştır. Doğan her çocuğun tertemiz ve masum kabul edildiği, aileleri ve toplum için Allah›tan bir rahmet olarak görüldüğü ve mahremiyetin eğitimin ilk aşaması olduğu bir medeniyetin çocuklarıyız. Çocuklara bakışımız ve bu meyanda üreteceğimiz siyasi, hukuki ve içtimai çözümler, ifrat ve tefrit içinde bocalayan Batı’nın “bilim” diye sahiplendiği modern anlayış kerteriz alınmadan aranmalıdır.

HABERE YORUM KAT
Önceki ve Sonraki Haberler
Bunlar da İlginizi Çekebilir