1. YAZARLAR

  2. Ayşe Hür

  3. Türbanın 60 yıllık serüveni
Ayşe Hür

Ayşe Hür

Yazarın Tüm Yazıları >

Türbanın 60 yıllık serüveni

24 Ekim 2010 Pazar 19:36A+A-

Bugün laikçilerin adlandırmasıyla “türbanlı”, kendilerinin adlandırmasıyla “başörtülü” kadınlar, İslami inanışları gereği, günah işlememek için örtündüklerini söylüyorlar. Üniversiteye alınmamalarını ya da kamusal alanda görevlendirilmemelerini, sadece din ve vicdan özgürlüğü meselesi değil aynı zamanda insan hakları sorunu olarak görüyorlar. Laikçi kesimine göre ise bu kadınlar, siyasal İslam’ın Kemalist düzeni yıkmak için cepheye sürdüğü militanlar. Dolayısıyla konu özgürlükle veya insan haklarıyla ilgili değil, siyasetle ilgili.

Hangisi olursa olsun sonuçta türban bir “kadın sorunu”. Çünkü kadını örtenler de, açanlar veya açmaya çalışanlar da, kendi projelerini kadın bedeni üzerinden gerçekleştirme peşindeler. 3 Şubat 2008 tarihinde yine bu sayfada yayımlanan “Gelenek, inanç, siyaset ve tesettür” başlıklı yazımda örtünmenin tarihçesine değinmiştim. Bu hafta, o yazıda bıraktığım yerden (1938’den) devam etmek istiyorum. Kadının kendi bedeni ve kendi hayatı konusunda bizzat kendisinin söz sahibi olacağı bir dünya özlemiyle, iyi okumalar diliyorum...  

CHP’de panik


Cumhuriyet’le birlikte dinî kurumlara yönelik olarak çıkarılan kısıtlayıcı yasalara ve girişilen uygulamalara rağmen varlıklarını gizleyerek sürdüren dinî cemaatler, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Batı ile yakınlaşmanın da getirdiği özgürlük ortamında taleplerini daha güçlü bir sesle dile getirmeye başlamışlardı. Kemalist ideolojinin resmî partisi CHP de, giderek daralan seçmen tabanını genişletmek için mevcut katı pozisyonunu gözden geçirme ihtiyacı duymuştu. Bu bağlamda 1947 temmuzunda “Özel Din Öğrenimi Ana Hatları” adlı program kabul edildi. Kasım ayında toplanan kurultayda, ibadet yerlerinin bakım ve onarımı, din görevlilerinin maaşlarının iyileştirilmesi gibi konular tartışılmakla kalmadı, laiklik yorumu şöyle esnetildi: “Din anlayışı vicdan meselesi olduğu için her türlü hücum ve müdahaleye karşı korunmalıdır. Hiçbir yurttaş, kanunun yasaklamadığı ibadet ve ayinler yüzünden rahatsız edilmemelidir.”

O yıl Hacca gideceklere hükümet tarafından ilk defa döviz tahsis edildi. 1948’de ilkokul 4 ve 5. sınıf öğrencilerine din eğitimi verilmeye başlandı. Dersler seçmeli olduğu halde bazı illerde Aleviler hatta gayrımüslimler bile derslere katılmaya mecbur edildi. (Öyle ki iki yıl sonra öğrencilerin yüzde 98’i din dersine devam ediyordu.) Aynı yıl, Ankara, İstanbul, İzmir, Seyhan (Adana), Diyarbakır ve Erzurum’da, 1930’larda öğrenci yokluğu yüzünden kapanan Kur’an kurslarına izin verildi.  

163. Madde ve arkası


1949’da tedbir olarak, Türk Ceza Kanunu’na “laikliğe aykırı olarak, devletin içtimai veya iktisadi veya siyasi veya hukuki temel nizamlarını, kısmen de olsa dinî esas ve inançlara uydurmak amacıyla cemiyet kurmayı” yasaklayan 163. Madde eklendi. Ardından bakış açısına göre “taviz” ya da “tedbir” olarak değerlendirilen ilahiyat fakülteleri açıldı. CHP, seçimleri yenileme kararını aldığı 1 Mart 1950 günü, tekke ve zaviyeleri kapatan 5566 Sayılı Kanun’da değişiklik yaparak “sanat değeri olan ve Türk büyüklerine ait türbelerin ziyaretine” izin verdi. Bu karar, özünde doğru olsa da, esas itibariyle muhafazakâr çevrelere dağıtılan mavi boncuklardan sonuncusuydu.

Ancak bütün bunlar yeterli olmadı ve 14 Mayıs 1950’de yapılan seçimleri, “Yeter Söz Milletindir!” diyen DP kazandı. DP hükümeti, seçmenlerine verdiği sözleri tutmak için kolları sıvadı ve 16 Haziran 1950’de dinî konuları içeren bir dizi kanunu onayladı. Böylece ezanın Arapça okunması, radyoda haftada üç kez Kur’an okunması, okullarda dinî eğitim verilmesi, imam-hatip okulları ve Yüksek İslam Enstitüsü’nün kurulması mümkün oldu. 10 yıllık DP döneminde Alevilere yönelik tek bir adım atılmazken, 15 bin yeni cami açılacaktı.  

Diyanet İşleri binası cami mi?


Kadınların kamusal alanda başlarının örtülmesiyle ilgili ilk “olay” 1955 yılının mart ayında yaşandı. Diyanet İşleri Başkanlığı bir genelge yayımlayarak bünyesinde çalışan kadınların başlarını örtmesini istemişti. Haberin duyulması üzerine Cumhuriyet gazetesi “Diyanet İşleri Binası cami değildir” başlıklı bir açık mektupla tepkisini koydu, ardından “İnkılâplarımızı Nasıl Koruyabiliriz?” konulu bir makale yarışması düzenledi. İlginçtir, Cumhuriyet’e DP’nin yandaşı Zafer gazetesi de destek vermişti. Pakistan’daki Dünya Müslüman Kadınlar Kongresi’ne katılan üç Türk kadınının, bir mezar ziyaretinde başlarını örtmeleri üzerine gazetenin 16 Nisan 1952 tarihli sayısındaki Cemal Şahingiray imzalı yazıda şöyle deniyordu: “...Karaçi’den gelen bir resmi görünce hayretten dona kaldık. Daima garba doğru medeniyet hamleleri yaptığımızı İslam dünyasına göstereceğimizi ve onları da Garb medeniyetine doğru çekebileceğimizi zan ederken, Şark’a doğru uçan delegelerimizin geriye doğru havalanmış olduklarını maalesef anlamış oluyoruz (...) hanımlarımızın merhum Liyakat Ali Han’ın kabrini ziyaretleri esnasında çekilmiş olan resim bizi üzdü, hatta inkılâplarımıza vurulan bir hançer yarası olarak sızlattı (...) kabrin önünde başlarını başörtüleriyle saygı duruşu yapmaktadırlar (...) Bu üç hanım Pakistan’da başlarını örttüler. İnkılap Türkiye’sine dönebilmek için yüzlerini örtsünler.” 

Mücadele aracı manto modelleri

Çarşafın bir türlü tarihe gömülememesi üzerine Mart 1956’da Türk Kadınlar Birliği ile Mustafa Kemal Derneği, “Çarşafa hayır, mantoya evet” kampanyası başlattı. Kampanya uyarınca Olgunlaşma Enstitüsü’nün hazırladığı manto modelleri törenlerle çarşaflı hanımlara dağıtılıyordu. Basında “çarşaf dizileri”, “çarşaflılara ceza kesilsin yazıları” yayımlanıyordu. Ortam iyice kızıştığında, CHP’li üç kadın milletvekili “bizi yabancı milletler nazarında küçük düşürüyor” diyerek, çarşafın yasaklanması için Meclis’e kanun teklifi vereceklerdi.

27 Mayıs 1960 Darbesi sonrasında konu gündemden düşmedi. Milli Birlik Komitesi Başkanı ve (daha sonra Cumhurbaşkanı) Cemal Gürsel, Cumhuriyet gazetesi muhabirine “Çarşaf Türk kadını için bir yüz karasıdır. Türk kadınının güzel yüzünü saklaması için bir alın karası bulunduğunu sanmıyorum. Dünya önüne temiz yüzü ile çıkmak onun hakkıdır (...) Çarşafın namus ile de alakası yoktur” derken, Komite’nin bir başka üyesi, geleceğin CKMP ve MHP Genel Başkanı Alpaslan Türkeş, kendisiyle röportaj yapan gazetecilere “Son zamanlarda Anadolu’yu hiç dolaştınız mı? Çarşafın nasıl kapkara bir yangın halinde bütün yurdu sardığını gördünüz mü?” diye yakınıyordu.

Darbeciler “halka verilecek dinî terbiye” konularını görüşmek üzere Din Şûrası toplarken, İstanbul Müftüsü “Çarşaf kelimesi Türkçe bile değildir, kelimenin esası Acemceden gelmedir. Hz. Muhammed çarşafı şart koşmamıştır. Bu Abdülhamit devrinden kalmıştır” diyerek Komite ile eşgüdümü sağlıyordu.  

“Şulebaş” icat olunuyor


Bu tür tedbirlerle “sorun” bir süre ötelendiyse de “akacak kan damarda” durmadı. 1960’ların ikinci yarısından itibaren başını “Şulebaş” diye anılacak özel bir türbanla kapatan Şule Yüksel Şenler adlı bir kadın yazar ortalığı kasıp kavurdu.

DP’li modern bir ailenin kızı olan Yüksel Şenler, annesinin hastalığı yüzünden ortaokulu terk ederek önce eve kapanmış, bir gönül kırıklığının ardından da bir Ermeni terzinin yanında çıraklığa verilmişti. Modayla olduğu kadar siyasetle de ilgilenen Şenler, 1950’lerde Kıbrıs Mitinglerine katılmış, 1960’larda AP’nin Bakırköy Gençlik Kolları’nda aktif siyasete girmiş, bir yandan da edebiyat dergilerine yazılar yazmıştı. Bu dönemde Yüksel olan adının önüne kadın olduğu anlaşılsın diye “Şule” adını koymuştu. Nur cemaatinin üyesi ağabeyinin güçlü telkinleriyle 1965’te örtünmüş ve kendini Risale-i Nur derslerine vermişti.

O güne dek örtünen kişilerin küçümsenerek “Ayşeler, Fatmalar” diye anılmasına tepki duyan Şule Yüksel Şenler, örtünen kadınları “aşağılık duygusundan kurtarmak” için başını çok özel bir şekilde örtmeye karar verdi. Önce biyeli, atkılı, tokalı özel başörtüler taktı. Sonunda kendi ifadesine göre Audrey Hepburn’un Roma Tatili filmindeki bir kıyafetinden esinlenerek oluşturduğu bir modelde karar kıldı. ‘Şulebaş’ adıyla ünlenecek bu model günümüzdeki türbanların atasıydı.

Yanında akıl hocası Mehmet Şevki Eygi ile Anadolu turuna çıkan Şule Yüksel Şenler, ilk tesettür konferansını 1967’de Samsun’da verdi. Şenler, aynı yıl Türk Kadınlar Birliği’nin hakkında açtığı “çarşafa özendirmek” davasını kazasız belasız atlattı ama dört yıl sonra bir yazısında Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’a hakaret ettiği gerekçesiyle dokuz ay hapis yatmaktan kurtulamadı. Ankara’da imam-hatip liselerine ve İlahiyat Fakültesi’ne “kız yetiştirme kursları” açılmasını sağlayıp, bunlara müdür olan Şenler’in etkisi giderek arttı. İlk eşinden boşanan Şenler, ikinci kez evlendi ve eşi dolayısıyla Nakşibendi Mahmut Ustaosmanoğlu’nun İsmailağa (Çarşamba) Cemaati’ne girerek siyah çarşafa büründü. 11 yıl sonra ikinci eşinden de şiddet nedeniyle boşandıktan sonra bu cemaatten ayrıldı ve uzun süre inzivaya çekildi. O günleri anlatan röportajlarında Şule Yüksel Şenler, “Şulebaş” modelini bulduğu için pişman olduğunu söylüyor. Nedeni de, Peygamberin “giyinik çıplaklık” diye tabir ettiği tarzdaki, gösterişli örtünme biçimlerine istemeden ilham vermiş olması. Şenler’in Başbakan Tayyip Erdoğan ile Emine Gülbaran’ı (Erdoğan) tanıştıran kişi olduğunu da not edelim. 

Bu uzun parantezden sonra kaldığımız yere dönersek, 1965’ten itibaren Şule Yüksel Şenler’in açtığı yoldan pek çok genç kız yürüdü. Nisan 1968’de İlahiyat Fakültesi öğrencisi Hatice Babacan (Ekonomi Bakanı Ali Babacan’ın halası) başörtüsüyle derse girdiği için okuldan uzaklaştırıldı. Ertesi yıl bu olayı protesto etmek için 35 ilahiyat öğrencisi başörtüsüyle okula gitti. 1970’li yıllarda Anadolu’nun dört bir yanından kız öğrencilerin örtünme hikâyeleri gelmeye başladı. 1972 yılında Ankara Barosu’na kayıtlı Emine Aykenar örtünmeye karar verdikten bir süre sonra ‘laikliğe aykırı tutumdan’ dolayı Baro’dan atıldı. Dönemin Baro Başkanı Yekta Güngör Özden, baronun yayınladığı broşürde konuyla ilgili olarak şöyle yazmıştı: “Biz bunu barodan söküp atmasak, örtülüler dolduracak her tarafı.”  

Üniversitelerde türban kavgası
 

1975-1976 öğrenim yılından itibaren imam-hatip okullarına başörtüsüyle gidilmesine izin verilmesi, çok sayıda örtülü kızın üniversiteye gitmesine olanak sağladı. Nitekim bu tarihten itibaren ‘başörtüsü sorunu’ üniversitelere taşındı. 1979’da üniversite seçme sınavına girecek erkek öğrencilerin sakallı, kız öğrencilerin de başörtülü resimleri ile kayıt yaptıramayacakları duyuruldu.

Aynı yıl Bolu ve İstanbul’daki bazı eğitim enstitülerine başörtüsüyle girmek isteyen genç kızlar, sınavlara alınmamaktan, disiplin cezalarına, fiziki saldırılardan gözaltına alınmaya kadar pek çok engellemeyle karşılaştılar.  

Çifte meşruiyet


12 Eylül 1980 darbecilerinin Milli Eğitim Bakanı emekli Tuğgeneral Hasan Sağlam, Talim ve Terbiye Dairesi ile Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan, (DİB) imam-hatip okullarında okuyan kızların başlarının açık mı, kapalı mı olacağı konusunda görüş istedi. DİB raporunda hem Nur Suresi’nin 31. Ayeti ile Ahzab Suresi’nin 59. Ayeti’ne, hem de İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ne atıfta bulunarak örtünmenin vazgeçilmez temel haklardan olduğunu belirtmiş, ardından “Müslüman Türk vatandaşı, ‘Ya Allah emri ya Atatürk ilkeleri’ şeklinde son derece vahim bir tercihle karşı karşıya bırakılmamalıdır” demişti. Bu yorum konunun “din ve vicdan özgürlüğü” alanından “insan hakları” alanına taşınmasının ilk örneğiydi. Bu tahkimatlı rapora rağmen Milli Eğitim Bakanlığı “öğrencilerin hiç bir şekilde başlarını örtemeyeceklerini” bir genelge ile duyuracaktı.

Konunun giderek akut hale gelmesi üzerine 1981-1982’de çıkarılan bir dizi yönetmelikle kız öğrencilerin ve öğretmenlerin başörtüsü ile derslere giremeyeceği, memurların işyerlerinde başörtüsü örtemeyeceği açıkça belirtilmekle kalmadı, okullarda denetimler sıklaştırıldı. Bu dönemde başlarını açmak veya peruk takmak istemeyen pek çok öğrenci okullarını terk etmek zorunda kaldı. Ancak yine bu yıllarda muhafazakâr kesimlerin ekonomik açıdan güçlenmeleri, bu kızların yurtdışında eğitim olanaklarına kavuşmasını sağladı. Bu deneyimler, bu kızları biraz daha donanımlı yaptı.  

Türban tanımı kime ait?


Darbeden sonra yapılan 6 Kasım 1983 seçimlerinde umulmadık bir başarı gösteren Anavatan Partisi (ANAP) tek başına hükümeti kurduktan sonra Başbakan Turgut Özal’la YÖK Başkanı Prof. Dr. İhsan Doğramacı türban yasağını kaldırmak için el ele verdiler. Bu çabaların sonunda 10 Mayıs 1984’te şöyle bir karar çıktı: “Yükseköğrenim kurumlarında öğrenim gören kız öğrencilerin başlarının açık olması esası yer almış olmasına rağmen, bazı yükseköğrenim kurumlarında sayıları az da olsa bazı kız öğrencilerin müessese içinde başörtüsü kullandıkları konusu üzerinde durularak bu durumun etkin surette önlenmesi gerektiği; ancak modern bir şekilde ‘türban’ kullanılabileceği görüşü çoğunlukla benimsendi.”

Görüldüğü gibi, “türban” ile “başörtüsü” ayrımını ilk yapan, bugün iddia edildiği gibi “laikçiler” değil, dönemin YÖK’ü idi. Kararda türbanın “modern” olarak tanımlanmasıyla başörtüsü zımnen “geleneksel” oluyordu. Onaylanan biçim elbette “modern” olandı. Tek sorun, neyin başörtüsü neyin türban olduğunun tanımlanmamasıydı ki bu belirsizlik günümüze kadar sürdü. İşin bir diğer ilginç yanı, türbana geçit vermemek için cansiperane çalışan 12 Eylülcülerin, ABD’nin Sovyetler Birliği’ni çevreleme politikaları uyarınca, “Türk-İslam Sentezi” denen ideolojinin kökleşmesine adeta çanak tutan politikalarıydı.  

Danıştay’ın bağlayıcı kararı


Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi öğrencisi Nesrin Konuk’un derslere başörtülü katılması üzerine verilen okuldan bir ay uzaklaştırma cezasına karşı açtığı davanın sonunda Danıştay 8. Dairesi’nin 1984’te verdiği karar “laikçi” tutuma hukuki dayanak oldu. Kararda özetle şöyle demekteydi:

“...Yeterli eğitim görmemiş kızlarımız, hiçbir özel düşünceleri olmaksızın içinde yaşadıkları toplumsal çevrenin, gelenek ve göreneklerin etkisi altında başlarını örtmektedirler. Ancak, bu konuda kendi toplumsal çevrelerinin baskısına ve göreneklerine boyun eğmeyecek ölçüde eğitim gören kızlarımızın ve kadınlarımızın sırf Laik Cumhuriyet İlkelerine karşı çıkarak dine dayalı bir devlet düzenini benimsediklerini belirtmek amacı ile başlarını örttükleri bilinmektedir.

Bu kişiler için başörtüsü masum bir alışkanlık olmaktan çıkarak, kadın özgürlüğüne ve Cumhuriyetimizin temel ilkelerine karşı bir dünya görüşünün simgesi haline gelmektedir. Davacı yüksek öğretim düzeyinde eğitim gördüğüne göre bu ilkelerin Cumhuriyetimizin kuruluşunda ve korunmasındaki önemini bilmesi gerekmektedir. (...) Bu nedenle yükseköğrenim görmek üzere okula geldiği sırada dahi başörtüsünü çıkartmamakta direnecek ölçüde laik devlet ilkelerine karşı bir tutum içinde bulunan davacının okuldan uzaklaştırılmasında yasalara aykırılık olmadığından davanın reddine karar verildi.”

O tarihten beri şu veya bu nedenle, evlerinden çıkıp kamusal alana katılmak isteyen “modern muhafazakârla”, şu veya bu nedenle bu kesimleri evlerine geri göndermek isteyen “muhafazakâr modernler” arasındaki savaş kıran kırana sürüyor.  

Dinî simge mi, siyasi bir simge mi?


Sosyolog değilim, bu yüzden bu tabloyu değerlendirirken hata yapabilirim ancak gördüğüm kadarıyla 1950’lerden 1970’lere kadarki dönemde, türban veya başörtüsü, muhafazakâr kadınların modern hayata katılırken dinî kimliklerini korumalarının bir yoluydu. Nitekim bu yıllarda başörtüsü hakkı ayet ve hadislerle savunuluyordu. Ancak gerek dünyadaki değişiklikler gerekse Kemalist kadroların katı tutumları yüzünden 1980’lerin ortalarından itibaren türban hem İslami duyarlılıkları olan kesimlerin gözünde, hem de “laikçilerin” gözünde “siyasi” bir simgeye dönüştü. Bunda da garip bir şey yoktu. Dünyada politik İslam’ın yükselişinden (örneğin İran İslam Devrimi’nden) de etkilenen muhafazakâr erkekler için, “türbana özgürlük” mücadelesi, aslında geleneksel kadınların modernleşmesine kapı açtığı için içten içe olumsuzlanırken, Kemalist rejimde bir gedik açmak için neredeyse tek olanak haline gelmişti. Kemalist erkekler için ise türbanlı kadınlar, İslamcı erkeklerden daha kolay lokmaydı. Öte yandan türbanı kavramsal olarak geleneksel başörtüsünden ayırmak suretiyle genel olarak örtünmeye karşı verdikleri mücadelede hedef daralttılar ve sert politikaları için meşruiyet sağladılar.

Günümüzde ise türbanlı kadınlar sadece Kemalizm, kapitalizm veya modernizm üzerine konuşmuyorlar, kendileri hakkında da konuşuyorlar, hatta belki de en fazla kendileri için konuşuyorlar. Bu sese kulak vermek gerek. Öte yandan sorunun çözümünü mahkemeler, okullar, hastaneler hatta ordu dahil bütün alanlarda, her yaş ve cinsiyet için kıyafet özgürlüğünde görüyorum. Elbette kendi giyim tarzını Mustazaf Der gibi cesurca savunacak kesimlerin varlığı halinde...  

Özet Kaynakça:
Kadının Tarihi Dönüşümü, (Editör Yıldız Ramazanoğlu), Pınar Yayınları, 2000; Cihan Aktaş, Tanzimat’tan 12 Mart’a Kılık-Kıyafet ve İktidar, Kapı Yayınları, 2006; Fatma Karabıyık Barbarosoğlu, Moda ve Zihniyet, İz Yayıncılık, 2002; Ayşenur İlyasoğlu, Örtülü Kimlik, Metis Yayınları, 2000; Nilüfer Göle, Modern Mahrem, Metis Yayınları, 2001; Murat Aksoy, Başörtüsü-Türban, Batılılaşma-Modernleşme, Laiklik ve Örtünme, Kitap Yayınevi, 2005.

[email protected]

TARAF

YAZIYA YORUM KAT