
Tarihi bilmek ile yorumlamak arasındaki ince çizgi
Mehmet Ulukütük, tarihi tartışmaları aşmanın yolunun daha fazla belge bulmaktan değil, geçmişin insan zihninde nasıl anlamlandırıldığını sorgulamaktan geçtiğini ifade ediyor.
Prof. Dr. Mehmet Ulukütük / Kritik Bakış
Tarihi Bilmek mi, Yorumlamak mı?
Geçmişimizle kavgalıyız, tarihimizle savaş halindeyiz, tarihyazımı konusunda üzerinde tartışabileceğimiz ve anlaşmazlıklarımızı anlamlı bir hale getirebileceğimiz bir usulümüz yok. Tarihi şahsiyetler hakkında her yeni bilgide kanaatlerimiz allak bullak oluyor. Tarihi hadiseler her anlatıcıya veya yazara göre değişiyor. Hainler, kahraman, kahramanlar hain oluyor birden. Ya da aynı tarihsel dönemde herkesin bir kahramanı ve haini, herkesin bir iyi adamı ve kötü adamı var. Birinin devrim diye baktığı hadise diğerinde kâbus diye nitelendiriliyor. Hemen her tarih kitabının kendi kahramanları, kendi hainleri, kendi gerçekleri, kendi yalanları var. Bir yerden sonra ise tarihin tamamen öznellik alanına hapsedip, tarihçileri de solipsist yani kendi evreninde yaşayan insanlar olarak görüyoruz. Asıl, yani orijinal, gerçek belgelere ulaştığımızda, bir konuda yeteri kadar bilgi sahibi olduğumuzda, tüm verileri bir potada topladığımızda sorunlarımızın çözüleceğini zannediyoruz. Sorunu büyük ölçüde bilgi yetersizliği olarak görüyoruz. Hâlbuki sorunumuz ne bilgi ne de belge sorunu. Sorunumuz tamamen insanın yorumlayan bir varlık olmasıyla alakalı. İnsan bir şeyleri bilebilir, öğrenebilir, okuyabilir ama bildiklerini, öğrendiklerini ve okuduklarını daima yorumlayan bir varlıktır. Asıl mesele işte bu yorumlayan tarafımızın farkına varmaktır. Zira insan bildiklerini kendi dönemiyle, tecrübesiyle, merakları ve ilgileriyle, ihtiyaçları ve kaygılarıyla anlamlandırmak isteyen bir varlıktır. Bir tarih kitabına ne söylüyor sorusunu sorduğu kadar ne söylemek istiyor sorusunu da soran bir varlıktır. Ne demek istiyor sorunu ne söylediğini anlamlandırma ihtiyacından kaynaklanan bir sorudur. Bu yazımda malumat yığınına bilgi daha eklemekten ziyade, tarih araştırmalarında artık yeni bir merhaleye niçin geçmemiz gerektiğini izah etmeye çalışacağım. Tarih hermeneutiğine giden yolu bizzat ‘tarih’ kavramından yola çıkarak, tarih hermeneutiğinin, tarih felsefesinden, tarih sosyolojisinden, tarh biliminden farkını açıklayıp, cihet-i vahde (birlik yönü) açısından tarih hermeneutiğinin anlamını, mevzunu ve meselesini anlatmaya çalışacağım. Tarih hermeneutiği konusunda farkındalık kazandığımızda sorunlarımız bitmeyecek, tartışmalarımız sona ermeyecek ama neden farklı anladığımızı, neden farklı yorumladığımızı, tarihin orada bir yerde keşfedilmeyi bekleyen bir nesneden ziyade, burada icat edilen bir kurgu olduğunu ifade etmeye çalışacağım. Bu kurgunun da tamamen bizimle alakalı, yani anlamlandıran ve yorumlayan bir varlık olarak insanla alakalı olduğunu göstermeye çalışacağım.
Bilimleri birer formel akademik disiplin olarak görmekten ziyade aslında insanın kendisiyle hesaplaşmasının ve hakikati arayışının farklı bir biçiminden görürsek eğer, her birinde insanın kadim sorularını ve meraklarını görebiliriz. Astronomi gökyüzüne bakarken insanın evrendeki yerini, biyoloji canlılığı incelerken insanın hayat içindeki mevkiini, hukuk adalet arayışı içerisinde insanın toplumsal varoluşunu anlamaya çalışırken aslında insanın kadim merakına cevap bulmaya çalışır. Bu bilimler içinde tarih ise zâhiren geçmişle ilgileniyor gibi görünse de hakikatte insanın zaman içre varoluşunun bilgisini araştırır. Ol sebepten tarih meselesi hiçbir zaman salt geçmiş meselesi değildir, insanın kendisini anlama teşebbüsünün en köklü ve en girift tezahürlerinden biridir. Asırlar boyunca tarih denildiğinde ekseriyetle geçmişte vuku bulmuş hadiselerin tespiti anlaşılmıştır. Tarihçinin vazifesi vakaları toplamak, onları kronolojik bir tertip içerisinde sıralamak ve mümkün olduğu kadar sadık bir şekilde gelecek nesillere nakletmek olarak görülmüştür. Ne var ki bu anlayışın belirli bir noktadan sonra kendi sınırlarına ulaştığı da açıktır. Çünkü insanlık tarih boyunca sadece ne olduğunu öğrenmek istememiş, neden olduğunu, nasıl mümkün hale geldiğini ve bugün ne anlam ifade ettiğini de merak etmiştir. Bunun yolu da “tarih hermeneutiği”nden geçmektedir. Yunan dünyasında kullanılan historia kelimesinin ilk anlam katmanlarına dikkat edildiğinde, bugün alışılmış biçimde kullandığımız ‘geçmiş’ mânâsından oldukça farklı bir ufukla karşılaşılır. Eyüp Çoraklı’nın, Historia: Antikçağda Araştırma Fikrinin Doğuşu kitabına göre kelimenin kökü olan histōr, bilen, soruşturan, tahkik eden ve şahitlik eden kimseyi ifade etmektedir. Burada esas olan geçmişin kendisi değil, geçmişe yahut herhangi bir vakıaya yönelen araştırma fiilidir. Herodotos eserine Historias apodesis yani “tanık olunan ve haber alınan şeylerin anlatılması” adını verirken aslında ‘geçmişi anlatıyorum’ dememekte, “araştırmalarımı takdim ediyorum” demektedir. (s. 59-67) Demek ki Grek zihni için tarih, evvela bir bilgi üretme ameliyesidir, vakıaların kronolojik yığılması değil, onları araştırmaya sevk eden bilme arzusudur. Başka bir ifadeyle historia, olmuş olanın adı olmaktan önce, olmuş olana yönelen aklî taharri faaliyetinin adıdır. Böylece Batı tarih düşüncesinin ilk büyük mirası, tarihin öncelikle epistemolojik bir faaliyet olduğu fikridir. Çünkü Grek düşüncesinin umumî karakteri, varlığı bilinebilir bir kozmos olarak kavramasıdır. Kozmos nasıl aklın araştırmasına açıksa, insan fiilleri de aynı araştırıcı nazarın konusu hâline gelmiştir. Tarih burada hafızanın muhafazası değil, bilginin tahkikidir. Vakıa önemlidir, fakat vakıadan daha önemli olan, ona nasıl ulaşıldığıdır. Bu sebeple historia kelimesinin ilk semantik alanı, bugünkü anlamıyla tarihçilikten ziyade tahkik, istidlâl ve istifsar faaliyetini ihtiva etmektedir.
Roma dünyasına geçildiğinde ise tarih kavramının merkezinde belirgin bir eksen kayması yaşanır. Burada karşımıza çıkan res gestae, kelime anlamıyla ‘yapılmış işler’, ‘icra edilmiş fiiller’ yahut ‘gerçekleştirilmiş büyük işler’ demektir. Dikkat edilirse vurgu artık araştırma fiilinden ziyade icra edilen fiillere yönelmiştir. Roma’nın tarih telakkisi, Greklerin teorik merakından ziyade siyasî ve hukukî hafızanın inşasına matuftur. Tarih, burada devletin kendisini geleceğe taşıma vasıtasıdır. Bir imparatorun fetihleri, bir senatonun kararları, bir kumandanın zaferleri yahut cumhuriyetin şanlı hadiseleri kamusal hafızanın kurucu unsurları hâline getirilir. Bu sebeple Roma tarihçiliğinde tarih, epistemolojik bir soruşturmadan ziyade siyasî bir muhafaza faaliyetidir. Devlet, kendi devamlılığını yalnızca hukukla değil, tarih anlatısıyla da teminat altına alır. Geçmiş burada sadece hatırlanmakla yetinmez, meşruiyet de üretir. Tarih, medeniyetin kendisini kendisine anlatma biçimine dönüşür. Böylece historia ile res gestae arasındaki fark sadece terminolojik değildir; biri araştırmanın, diğeri ise siyasî hafızanın kavramsal merkezidir.
İslâm ilim geleneğine geldiğimizde ise büsbütün farklı bir kavram mimarisiyle karşılaşırız. Burada tek bir ‘tarih’ kelimesinin hâkimiyeti yerine, insanî tecrübenin farklı cihetlerini ifade eden zengin bir mefhum ağı teşekkül etmiştir. Bunlar; Siyer, Megâzî, Ahbâr, Âsâr, Tabakât, Terâcim, Ensâb, Vefeyât, Fütûh, Menâkıb gibi kavramlarla ifade edilir. Bunların her biri ayrı bir epistemolojik dikkatin mahsulüdür, her biri geçmişi başka bir zaviyeden kavramaktadır. Siyer, bir insanın hayat hikayesidir ama biyografiye indirgenemez, insanın hayat yürüyüşü, ahlâkî istikameti ve varoluş tarzıdır. Kelimenin kökündeki ‘seyr’, zaman içinde kat edilen yolu ifade eder. Bu sebeple siyer, insanı donmuş bir şahsiyet olarak değil, hareket hâlindeki bir varoluş olarak tasvir eder. Megâzî, belirli askerî seferlerin kaydı olmanın ötesinde, bir cemaatin iman, fedakârlık ve tarihsel kuruluş tecrübesini muhafaza eder. Ahbâr, haberleri; Âsâr ise geride kalan izleri ifade eder. Tabakât, sadece biyografik tasnif değildir; ilmî silsilelerin ve nesiller arasındaki irtibatın haritasıdır. Terâcim, şahsiyetlerin tercüme-i hâlidir; Ensâb ise insanın zaman içerisindeki soy ve aidiyet örgüsünü muhafaza eder. Bu kavramların müşterek hususiyeti, geçmişi soyut bir kronoloji olarak değil, yaşayan bir irtibat ağı olarak düşünmeleridir. İslâm tarihçiliği için tarih, ‘ne oldu?’ sorusunun cevabı olamaz sadece, ‘kim aktardı?’, ‘hangi isnadla geldi?’, ‘hangi şahsiyet hangi ilim halkasına mensuptu?’, ‘hangi amel hangi niyet içerisinde gerçekleşti?’ gibi sualler de aynı derecede ehemmiyet arz eder. Böylece tarih, hadiselerin sıralanışı değil, rivayetin emniyeti, hafızanın sürekliliği ve insan tecrübesinin intikali hâline gelir. Bu yönüyle İslâm tarihçiliği, modern anlamda olay merkezli tarih yazımından belirgin biçimde ayrılır. Geçmiş burada donmuş bir zaman parçası değildir; yaşayan bir rivayet zinciridir. Hadise, ancak onu taşıyan raviler, onu doğrulayan isnadlar ve onu anlamlandıran ilmî gelenek içerisinde hakiki hüviyetini kazanır. Tarihî hakikat, yalnızca vakıanın meydana gelmesiyle değil, güvenilir biçimde intikaliyle de irtibatlandırılır. Bu sebeple İslâm ilim geleneği, tarihin epistemolojisini sadece bilgi üretimi üzerine değil, bilginin emanetine de bina etmiştir.
Ne var ki bütün bu kavramsal zenginliğe rağmen, Grek dünyasının historia anlayışı, Roma’nın res gestae telakkisi ve İslâm medeniyetinin siyer, ahbâr ve âsâr merkezli tarih tasavvuru aslında müşterek bir varsayımı paylaşırlar. Geçmiş, bilinmesi gereken bir şeydir, oysa XXI. yüzyılda karşı karşıya bulunduğumuz esas mesele, geçmişin bilinmesinden ziyade geçmişin nasıl anlamlandırıldığıdır. Bugün elimizde tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar fazla vesika, kronik, arşiv ve dijital veri bulunmaktadır, buna rağmen tarih etrafındaki ihtilafların azalmak yerine çoğalması, problemin bilgi eksikliğinden değil, anlam farklılığından kaynaklandığını göstermektedir. Bizim tarih düşüncesi yeni bir merhaleye geçmek mecburiyetindedir ifademizin anlamı da burada kendini izhar etmektedir. Çünkü artık tarih, sadece historia değildir, yalnızca res gestae değildir, sadece siyer, ahbâr veya âsâr da değildir. Tarih, bütün bunların ötesinde, insanın geçmişle kurduğu anlam ilişkisidir. Hadiseler değişmez, fakat hadiselerin anlamı her yeni tarihsel bilinçte, her okumada ve anlamlandırmada yeniden teşekkül ve tekâmül eder. Bunun için çağımızın asıl meselesi, geçmişin ne olduğu değil, geçmişin neden farklı biçimlerde okunduğu sorusuna cevap bulabilmektir.
Dikkat edilirse yukarıda belirttiğimiz bütün bu kavramlar arasında müşterek olan bir husus söz konusudur. Hepsi de geçmişi konu edinmektedir, fakat hiçbiri geçmişin nasıl anlaşıldığını müstakil bir mesele hâline getirmemektedir. İşte yeni bir bakış olarak tarih hermeneutiğinin anlamı da burada yatmaktadır. Kanaatimce artık tarih biliminin önünde yeni bir eşik bulunmaktadır. Bugün tarih hakkında sahip olduğumuz bilgi miktarı insanlık tarihinde hiçbir dönemde olmadığı kadar fazladır. Arşivler açılmıştır, dijital teknolojiler milyonlarca belgeyi erişilebilir hâle getirmiştir, disiplinlerarası çalışmalar tarih bilgisini olağanüstü derecede zenginleştirmiştir. Tüm bunlara rağmen garip olan şudur ki tarihsel ihtilaflar aynı oranda azalmamış, bilakis daha da çoğalmıştır. Aynı belgeleri okuyan insanlar farklı tarihler yazmakta, aynı hadiseler farklı medeniyetlerde bambaşka anlamlar kazanmaktadır. Bu durum bize göstermektedir ki tarih meselesi artık yalnızca bilgi meselesi değildir, asıl mesele anlama ve yorumlama meselesidir. İbn Haldun bir zamanlar ‘umran’ adıyla yeni bir ilim inşa etmişti. Sadece birilerinden nakil yapan mukallit tarihçileri eleştirmiş ve sebeplerin bilgisi bilmenin daha mühim olduğunu ilan etmişti. Ben de sebeplerin bilgisinin nasıl yorumlanacağını, zira sebeplerin de sebepleri gören insanlara göre değişeceğini söylüyorum.
Diğer taraftan tarih üzerine yürütülen tartışmaların önemli bir kısmı, tarihin ontolojik mahiyetini yeterince ayırt edemediği için çıkmaza girmektedir. Zira tarihî hadise ile tarihî bilgi aynı şey değildir. Hadise, zaman içerisinde meydana gelmiş ve artık geri döndürülemeyecek biçimde tamamlanmış ontolojik bir vakıadır. Bir devlet kurulmuş, bir şehir fethedilmiş, bir antlaşma imzalanmış yahut bir medeniyet çökmüştür. Bu hadiseler artık insan iradesinin değiştiremeyeceği bir varlık alanına aittir. Ontolojik bakımdan tarih tamamlanmıştır. Fakat tarihî bilginin konusu, sadece bu tamamlanmış hadiseler değildir. Çünkü hadise, kendi başına konuşmaz, onu konuşturan insan bilincidir ya da o tarihi yazanlardır. Dolayısıyla tarihî hadisenin varlığı ile tarihî mânânın varlığı birbirinden farklı ontolojik düzlemlere aittir. Hadise zaman olarak sona ermiştir, fakat mânâ zaman olarak hiçbir zaman tamamlanmaz. Bir hadisenin ontolojik mevcudiyeti ‘orada’ sabit olabilir, fakat o hadisenin tarihsel anlamı her yeni nesilde ‘burada’ yeniden teşekkül eder. Aynı fetih, bir toplum için medeniyetin zuhuru, başka bir toplum için travmatik bir kırılma olabilir. Aynı inkılâp, bir kuşakta hürriyet olarak okunurken başka bir kuşakta istikrarsızlığın bidayeti şeklinde yorumlanabilir. Değişen hadise değildir, değişen sadece hadisenin anlam ufkudur. Farklı tecrübe ve tarihsel ufuklar tarafından farklı anlaşılması ve yorumlanmasıdır.
Bu sebeple tarihî ontoloji iki katmanlıdır. Birinci katman, res gestae, olmuş olanın ontolojisidir. İkinci katman ise olmuş olana yüklenen anlamın ontolojisidir. Kanaatimce tarih hermeneutiğinin en önemli katkısı da tam burada ortaya çıkmaktadır. O, tarihin sadece hadiselerin ontolojisini değil, anlamın ontolojisini de araştırmaktadır. Ontolojik ayrım bizi zorunlu olarak epistemolojik ayrıma götürmektedir.
Çünkü tarihî bilgi, yalnızca belge toplamak değildir. Belge, bilgi değildir, bilgi ise henüz anlam değildir. Tarih araştırmaları çoğu zaman arşiv vesikalarını, kitabeleri, kronikleri, mektupları, resmi kayıtları ve maddî kalıntıları bilgiyle özdeşleştirme eğilimindedir. Hâlbuki bunların tamamı ancak bilgiye götüren vasıtalardır. Bilgi, belgelerin eleştirel değerlendirilmesiyle elde edilir. Ne var ki epistemolojik süreç burada da sona ermez. Çünkü bilgi, insan zihnine ulaştığı anda kaçınılmaz olarak anlam üretmeye başlamaktadır.
Tarih epistemolojisi ile tarih hermeneutiği, birbirini tamamlayan fakat aynı zamanda birbirinden farklı ontolojik ve metodolojik istikametlere yönelen iki ayrı düşünce ufku olarak belirginleşmektedir. İlk bakışta her ikisi de tarihle meşgul görünmektedir; her ikisi de geçmişe yönelmekte, belgeyi esas almakta ve tarihî hakikatin peşinden gitmektedir. Fakat biraz daha derinlemesine bakıldığında anlaşılır ki bu benzerlik, aynı dağın farklı yamaçlarından yürüyen iki seyyahın benzerliğinden ibarettir. Çünkü tarih epistemolojisinin esas meselesi, geçmiş hakkında güvenilir bilgiye hangi usuller vasıtasıyla ulaşılabileceğini araştırmak iken, tarih hermeneutiği, ulaşıldığı kabul edilen bu bilginin insan şuurunda nasıl anlam kazandığını, hangi tarihsel ve kültürel şartlar altında farklı tefsirlere konu olduğunu ve aynı vakıanın neden birbirinden bütünüyle farklı hakikat iddialarına kaynaklık edebildiğini soruşturmaktadır. Böylece mesele, doğruluğun (truth) ispatından anlamın (Sinn) teşekkülüne doğru yer değiştirmektedir.
Bu ayrım ilk bakışta metodolojik bir nüans gibi görünse de, gerçekte modern tarih felsefesinin en esaslı kırılma noktalarından birini teşkil etmektedir. Çünkü epistemoloji, haklı olarak, “Geçmiş hakkında doğru bilgiye nasıl ulaşabiliriz?” sorusunu sormaktadır. Bu soru, tarih ilminin vazgeçilmez temelidir. Belgenin sıhhati, kaynağın tenkidi (Quellenkritik), rivayetlerin mukayesesi, arşiv vesikalarının güvenilirliği, kronolojinin tesisi ve tarihî olguların doğrulanması gibi bütün ilmî faaliyetler bu sorunun etrafında şekillenmektedir. Tarihçi burada öncelikle olmuş olanı, gerçekten olduğu şekliyle (wie es eigentlich gewesen, Leopold von Ranke’nin meşhur ifadesiyle) ortaya koymaya çalışmaktadır. Bu çaba olmaksızın tarih, keyfî tahayyüllerin ve ideolojik tasavvurların oyuncağı hâline gelebilir. Dolayısıyla epistemolojik titizlik, tarih araştırmasının vazgeçilmez emniyet sütunlarından biridir. Ne var ki hermeneutik bu noktada ikinci ve daha esaslı bir soru yöneltmektedir: Aynı tarihî belgeyi okuyan insanlar neden birbirinden tamamen farklı tarih anlayışlarına ulaşmaktadır? Aynı savaş, aynı antlaşma, aynı inkılâp, aynı fetih, aynı mağlubiyet yahut aynı medeniyet tecrübesi neden farklı toplumların hafızasında birbirine zıt anlamlar kazanabilmektedir? Eğer elimizdeki bilgi müşterek ise, yorumlarımız neden müşterek değildir? Bu soruları birazcık tarih okuyan, tarihle ilgilenen insanlar daha işin başındayken bile kendi kendine hep sormuştur. Neden aynı tarihi hadise farklı insanlar tarafından tamamen farklı anlaşılmaktadır? İşte hermeneutik düşüncenin başladığı yer tam burasıdır. Çünkü burada artık mesele bilginin doğruluğu değil, doğru olduğu kabul edilen bilginin insan şuurunda ve tercübesinde hangi varoluşsal, tarihsel ve dilsel süreçlerden geçerek anlam hâline geldiğidir. Nasıl aynı gıda farklı bedenlerde farklı sonuçlara yol açıyorsa, nasıl aynı hava farklı insanlarda farklı etkilere neden oluyorsa, nasıl aynı kitap farklı insanlar tarafından farklı okunup farklı anlaşılıyorsa aynı tarih de farklı insanlar tarafından farklı anlamlandırılır ve farklı yorumlanır.
Bu sebeple tarih hermeneutiği, klasik bilgi teorisinin sınırlarını aşarak anlam tecrübesinin sahasına intikal etmektedir. Zira bilgi ile anlam aynı şey değildir. Bilgi, doğrulanabilir önermelerden meydana gelir, anlam ise insanın tarihsel mevcudiyetinin içerisinde teşekkül eden canlı bir tecrübedir. Bilgi nesnel olabilir, fakat anlam daima insanın varoluş şartlarıyla birlikte hareket eder. İnsan, bildiği şeyi olduğu gibi yaşamaz, onu kendi hafızası, dili, geleneği, korkuları, ümitleri, inançları ve medeniyet tasavvuru içerisinde yeniden kurar. Bu sebeple aynı tarihî olgu, farklı tarihsel bilinçlerde birbirinden tamamen farklı hakikat ufukları meydana getirebilmektedir. Aslında Gadamer’in ‘anlama’ (Verstehen) kavramı ile Dilthey’in ‘yaşantı’ (Erlebnis), Ricoeur’nun hafıza hermeneutiği, Koselleck’in beklenti ufku ve Hayden White’ın anlatı teorisi, farklı kavramlar kullanıyor görünseler bile müşterek hakikatin etrafında dolaşmaktadırlar. İnsan bilgi sahibi olan (homo sapiens) ve anlam kuran (animal interpretans) bir varlıktır. Bu sebeple tarihî bilgi, insan zihnine ulaştığı anda artık salt bilgi olarak kalmaz, yorumun, hafızanın ve dilin içerisinde yeni bir varoluş kazanır.
Ne demiştik, tarihte yaşanan ihtilafların önemli bir kısmı, yaygın kanaatin aksine, belge eksikliğinden yahut bilgi yetersizliğinden kaynaklanmamaktadır, tarihin en hararetli tartışmaları çoğu zaman aynı belgeleri okuyan insanlar arasında cereyan etmektedir. Çünkü ihtilafın kaynağı vakıalar değil, vakıaların hangi anlam ufku içerisinde okunacağıdır. Bir tarihçi aynı hadiseyi devlet aklının teşekkülü olarak yorumlarken, başka bir tarihçi onu tahakküm mekanizmasının kuruluşu şeklinde okuyabilir, biri aynı inkılâpta özgürlüğün genişlediğini görürken, diğeri geleneğin çözülüşünü müşahede edebilmektedir. Burada çatışan şey bilgi değil, anlam ve yorum dünyalarıdır. Vakıalar müşterektir, fakat onları kuşatan hermeneutik ufuklar müşterek değildir. Bu noktada bilmek (wissen) ile anlamak (verstehen) arasındaki mesafe bütün açıklığıyla ortaya çıkmaktadır. İnsan aynı hakikati bilebilir; fakat onu aynı şekilde anlayamaz. Çünkü bilmek zihnin faaliyetidir, anlamak ise bütün varoluşun iştirak ettiği tarihsel bir hadisedir. Bilgi, zihinde muhafaza edilen bir içerik olabilir, anlam ise insanın kendi hayatını, kendi zamanını ve kendi kaderini yeniden konumlandırdığı varoluşsal bir tecrübedir. Bir hadisenin tarihini bilmek ile o hadisenin insanlık serüveni içerisindeki yerini idrak etmek, anlamlandırmak ve yorumlamak aynı şey değildir. İlki malumat kazandırır; ikincisi anlamlandırır, ilki zihni doldurur, ikincisi insanın ufkunu değiştirir.
Nitekim klasik İslâm düşüncesinde ‘malumat’, ‘ilim’ ve ‘hikmet’ arasındaki ayrım da bu hermeneutik hakikati farklı bir terminoloji içerisinde ifade etmektedir. İlim, nesneyi (malumu) olduğu gibi tanımaya yönelirken, (ilim maluma tabiidir) hikmet, o bilginin insan hayatındaki yerini, maksadını ve hakikatle olan irtibatını kavramaya yönelmektedir. Bu sebeple bilgi sahibi olmak, insanı hakikate ulaştırmaya yetmeyebilir, ya da hakikate vasıl olması için gerekli ama yeterli olmayabilir, çünkü hakikat, bilginin anlamla buluştuğu yerde tecellî eder. Tarih hermeneutiğinin bütün gayreti de tam olarak burada yoğunlaşmaktadır. Bilginin nasıl elde edildiğinden ziyade, elde edilen bilginin insan dünyasında nasıl bir anlam evrenine dönüştüğünü göstermek, o bilginin insanın yorum dünyasında nasıl anlam bulduğunu görmek.
Modern tarih düşüncesinin en köklü problemlerinden biri, öznellik ile nesnelliği birbirinin alternatifi gibi düşünmüş olmasıdır. Pozitivist gelenek, tarihçiyi tamamen nesnel olmaya davet etmiştir.
Postmodern yaklaşım ise nesnelliğin imkânsızlığını ileri sürerek yorumu neredeyse sınırsızlaştırmıştır.
Kanaatimce bu iki yaklaşım da aynı yanlış sorunun iki farklı cevabıdır. Çünkü tarihî bilgi ne mutlak anlamda nesneldir ne de keyfî biçimde özneldir. Tarihçinin karşısında gerçekten olmuş hadiseler vardır.
Bu bakımdan tarih keyfî değildir. Fakat o hadiselerin anlamı tarihçinin tarihsel bilinci aracılığıyla kurulmaktadır. Bu bakımdan tarih bütünüyle nesnel de değildir. Demek ki tarihî bilgi, özne ile nesnenin karşı karşıya geldiği değil, birbirine iştirak ettiği bir anlam alanıdır. Tarihçi kendi tarihselliğini bütünüyle terk edemez. Fakat kendi tarihselliğinin farkına varabilir. İşte ilmî dürüstlük tam da burada başlamaktadır. Hakiki dürüstlük, tarafsız olmak değildir. Kendi tarihsel konumunu görünür kılabilmektir. Bir tarihi hadiseye nereden baktığını dürüstçe ifade etmektir. Ol sebepten tarih hermeneutiği öznelliği ortadan kaldırmaya çalışmaz, onu bilinçli hâle getirmeye çalışır. Çünkü görünmeyen önkabuller, görünen yorumlardan çok daha tehlikelidir.
Yapay zekâ çağında, post-truth (hakikat sonrası) dönemde, mekanik evrende, otomasyon ve inovasyon devrinde insanın anlama ve yorumlama ufkunun her geçen gün daraldığı belki de yok olmaya yüz tuttuğu günümüzde muhtaç olduğumuz şey daha fazla bilgi, daha fazla malumat, daha fazla belge olamaz. Tüm bunları nasıl anlamlandıracağız, nasıl yorumlayacağız mesele hayati bir mesele olarak karşımızda durmaktadır. Çağımız bir yandan müphemlikleri yok etmeye çalışıyor ama diğer yandan kesinliğin olmadığını da ilan ediyor. Müphemlik ile kesinlik arasındaki yer, öznellik sarmalı ile nesnellik takıntısı arasındaki yer kanaatimce hermeneutik ufuk olabilir. Elbette hermeneutik tüm dertlerin devası, tüm sorunları çözümü değildir, ama sorunlarımızın çözümü için bize iyi bir başlangıç noktası sağlayabilir. Bu başlangıç noktasına göre tarih dediğimiz şey, yalnızca olmuş olanın muhafazası değil, olmuş olanın sürekli yeniden anlaşılmasıdır, tarih, bitmiş bir geçmiş değil, her yeni yorumda yeniden açılan ve her yeni kuşakta farklı bir istikamet kazanan bazen kanlı her daim canlı bir anlama ve yorumlama âleminin meselesi olmaya devam edecektir.



HABERE YORUM KAT