1. HABERLER

  2. YORUM ANALİZ

  3. Sumud Filosu saldırıları: İsrail merkezli şiddetin küresel boyutu
Sumud Filosu saldırıları: İsrail merkezli şiddetin küresel boyutu

Sumud Filosu saldırıları: İsrail merkezli şiddetin küresel boyutu

Küresel Sumud Filosu girişimi, Gazze’deki insanlık krizinin ve İsrail merkezli şiddetin artık bölgesel değil küresel bir mesele olduğunu tescil etmiştir.

19 Mayıs 2026 Salı 16:41A+A-

Mardin Artuklu Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Mehmet Rakipoğlu, Sumud Filosu’na yönelik saldırıların Doğu Akdeniz siyaseti, Gazze ablukası ve küresel dayanışma üzerindeki etkilerini AA Analiz için kaleme aldı.

***

Küresel Sumud Filosu, 50’den fazla ülkeden katılımcının bir araya gelerek işgalci İsrail’in Gazze’ye uyguladığı hukuksuz ablukayı kırmak ve sivillere insani yardım ulaştırmak amacıyla düzenlenen sivil bir girişimdir. Arapçada “direniş ve sebat” anlamına gelen sumud kavramı, bu filoya yalnızca bir ad değil, bir duruş manifestosu olarak verilmiştir. 2010 yılındaki Mavi Marmara saldırısının derin izlerini taşıyan bu girişim, önceki filolardan farklı olarak çok daha geniş bir uluslararası koalisyonla, kapsamlı bir hukuki hazırlıkla ve güçlü bir sivil mobilizasyonla yola çıkmıştır. İspanya, Türkiye, Tunus ve Cezayir başta olmak üzere onlarca ülkeden katılımcı aktivist ve halkların desteğiyle şekillenen filo, insani bir çağrıya verilen kolektif bir yanıt olduğu kadar Doğu Akdeniz’deki derin jeopolitik kırılmaların da aynası hâline gelmiştir.

Saldırılara rağmen Sumud Filosu

Sumud Filosu, İsrail saldırganlığını öngörerek yola çıkmıştır. Defalarca tekrarlanan İsrail müdahaleleri bu nedenle filo açısından bir sürpriz değil, hesaba katılmış bir risk olarak değerlendirilmiştir. İsrail’in korsanlık faaliyeti gerçekleştirerek el koyduğu gemiler için süreç hukuki bir boyuta taşınmış olsa da aktif seyirdeki gemiler rotalarını anlık değişikliklerle yeniden belirlemekte, tüm gemiler ise alıkonulma protokolleri eşliğinde yolculuğunu sürdürmektedir. Rota değişiklikleri yolculuğu cüzi ölçüde uzatmakla birlikte ilerlemeyi temelden sekteye uğratmamaktadır.

Birinci dalga Sumud Filosu yaklaşık 50 gemiyle yola çıkmıştır. Bu gemiler İsrail’in hiçbir hak iddia edemeyeceği, herkesin serbestçe seyredebileceği uluslararası sulara ulaştığında İsrail saldırıya geçmiştir. Söz konusu gemiler askeri ekipman taşımıyor, yalnızca sivillerden oluşuyordu; ayrıca bu saldırıların herhangi bir hukuki dayanağı da bulunmuyordu. İsrail filoyu engellemeyi başarmış olsa da bu süreç, Siyonist rejimin denizlerdeki kapasitesini ve sınırlarını da gözler önüne sermiştir.

50’den fazla gemiden oluşan bir filonun ablukayı kırma ihtimalinin çok daha yüksek olduğu, İsrail’in buna karşı koyma kapasitesinin ise oldukça sınırlı kalacağı anlaşılmıştır. Dahası, İsrail’in gerçekleştirdiği her saldırı paradoksal biçimde filonun daha da büyümesine yol açmaktadır. Her müdahalenin ardından kamuoyu ilgisi ve medya baskısı katlanarak artmakta; fiziki engellemelere rağmen motivasyonun kırılmaması, aksine küresel dayanışmanın giderek güçlenmesi, İsrail’in bu yönteminin stratejik bir kör noktaya dönüştüğünü ortaya koymaktadır.

Doğu Akdeniz’de kutuplaşma

Sumud Filosu’na yapılan saldırıları yalnızca Gazze politikasının bir yansıması olarak okumak tabloyu eksik bırakmaktadır. İsrail’in Girit açıklarında ve Akdeniz’in uluslararası sularında gerçekleştirdiği saldırılar, Siyonist rejimin Doğu Akdeniz’deki stratejisinin bir parçası olarak okunabilir. Nitekim İsrail başka bir ülkenin egemenlik alanında dahi saldırganlık göstermiş ve yine cezasız bırakılmıştır.

Bu noktada yaşananlar, Doğu Akdeniz’deki yeni kutuplaşmayla doğrudan ilişkilendirilebilir. Sumud Filosu’na ait gemiler henüz Yunan karasularındayken Yunanistan’ın onayıyla gerçekleştirilen el koyma operasyonu, bölgedeki ittifak haritasını açıkça ortaya koymuştur. Türkiye’nin merkezinde yer aldığı ve Suudi Arabistan, Pakistan, Katar, Suriye gibi ülkelerin yanında konumlandığı bir eksen belirginleşirken, diğer tarafta İsrail merkezli, Avrupa Birliği (AB) üyesi Yunanistan ve Fransa ile ABD’nin yer aldığı bir bloklaşma giderek netleşmektedir. Bu süreçte, her ne kadar Sumud Filosu küresel bir girişim olsa da Türkiye, Sumud Filosu’nun merkezine yerleşmiştir. Gemilerin Türk Donanması eşliğinde uğurlanması, devletin bu girişimi yalnızca sembolik düzeyde değil fiilen benimsediğini göstermektedir. İktidar ve muhalefet, meclis ve sivil toplum olarak Türkiye’nin Sumud Filosu’na verdiği destek hem insani bir tutumu hem de Doğu Akdeniz’deki jeopolitik konumlanmayı yansıtmaktadır.

Bu konumlanmanın iki kritik boyutu öne çıkmaktadır. Kıbrıs’ta İsrailli gayrimenkul alımlarının artışı ve Türkiye karşıtı söylemin derinleşmesi; Suriye’de ise azınlık grupları üzerinden üretilen istikrarsızlaştırma girişimleri, İsrail’in bölgedeki yayılmacı stratejisinin somut yansımalarıdır. Türkiye her iki cephede de istikrar ve barış ekseninde konumlanmaktadır. Bu denklemde Doğu Akdeniz’de kilit rol oynayan Mısır’ın hangi tarafı tercih edeceği, bölgesel dengelerin şekillenmesi açısından belirleyici olmayı sürdürmektedir.

Gazze artık küresel bir dava

Devletlerin büyük çoğunluğu Sumud Filosu’na yapılan saldırılar karşısında basın toplantısı düzeyinde açıklamalarla yetinmiştir.

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin (TBMM) tüm partilerin ortak imzasıyla yayımladığı kınama metni ile Dışişleri Bakanlığı öncülüğünde yaklaşık 15 ülkenin imzaladığı ortak bildiri, öne çıkan tepkiler arasında yer almıştır. İspanya da bu sınırlı dayanışmanın görünür ülkelerinden biri olmuştur. Genel tablo, devletlerin sessizliği ile halkların öfkeli sesini yan yana koymaktadır. Bu da İsrail’in devletleri ve uluslararası kuruluşları artık pek ciddiye almadığına işaret etmektedir.

Ne var ki, bu tablo çok daha derin bir dönüşümün habercisidir. 50’den fazla ülkeden katılımcısı bulunan ve küresel kamuoyunda karşılık bulan bir girişime yönelik saldırılar; uluslararası mahkemelerde açılacak davalar ve Batı toplumlarındaki halk mobilizasyonlarıyla birleşerek çok daha sarsıcı sonuçlar doğurabilir. Küresel Sumud Filosu girişimi, Gazze’deki insanlık krizinin ve İsrail merkezli şiddetin artık bölgesel değil küresel bir mesele olduğunu tescil etmiştir.

Bunun yanı sıra, bu süreç mevcut uluslararası düzenin temel yapı taşları olan hukukun ve kurumların işlevsizleştiğini, İsrail istisnacılığının artık gizlenemez bir gerçeğe dönüştüğünü gözler önüne sermiştir. İsrail’in Sumud’a attığı her adım, Gazze’yi yalnızca Müslümanların değil, tüm insanlığın davası hâline getirmektedir.

Ayrıca Libya’da organize edilen araba konvoylarının Lübnan ve Ürdün gibi işgal altındaki Filistin topraklarına mücavir ülkelerde de düzenlenme ihtimali ile dünyanın farklı bölgelerinde milyonlarca insanın sokaklara dökülmesi, İsrail üzerindeki baskıyı artırmaktadır. Bunun yanında Mısır’ın Refah Kapısı’nı açma olasılığı ve Sumud Filosu’nun daha fazla gemiyle kısa sürede üçüncü dalgayı gerçekleştirebilme kapasitesi, İsrail’in korsanlık faaliyetlerine rağmen ablukanın kırılma ihtimalini güçlendirmektedir.

[Doç. Dr. Mehmet Rakipoğlu, Mardin Artuklu Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi, Exeter Üniversitesi Arap ve İslam Çalışmaları Enstitüsü Doktora Sonrası Araştırmacıdır.]

HABERE YORUM KAT