Sosyal medyada magazinleşen dini tartışmalar ve Siyer ilmi

Sosyal medyada magazinleşen dini tartışmalar ve Siyer ilmi

Yasin Aktay, Sivas’ta temeli atılan Siyer-i Nebi Külliyesi’nin sadece bir eğitim kompleksi değil, Kur’an’ın yaşayan yorumu olan siyer ilmini çağın imkânlarıyla geleceğe taşıyacak kapsamlı bir medeniyet projesi olduğunu belirtiyor.

Yeni Şafak / Yasin Aktay

Siyer’i geleceğe taşımak: Bir Külliyeden daha fazlası

Müslümanlar asırlar boyunca Hz. Peygamber’i “yürüyen Kur’an” olarak tanımladılar. Hz. Âişe’ye onun ahlakı sorulduğunda verdiği cevap son derece dikkat çekicidir: “Onun ahlakı Kur’an’dı.” Bu ifade, yalnızca Peygamber Efendimizin güzel ahlakını öven bir cümle değildir. Aynı zamanda İslam’ın bilgi anlayışını özetleyen en güçlü ifadelerden biridir. Kur’an vahiydir; Peygamber ise o vahyin yaşayan yorumu, somut uygulaması ve hayata tercümesidir. O yüzden peygamberi Kur’an’a karşı konumlandıranların atladığı bir nokta şu ki, Peygamberi anlamak Kur’an’ı anlamanın en kestirme ve en sahih yoludur. Kur’an’ın kendisi bizzat Allah’ın insanlara “kendi içlerinden biri olarak, anlara Allah’ın ayetlerini okuyan, kendilerini eğiten ve kitabı ve hikmeti öğreten peygamber(ler)” gönderdiğini defalarca anlatır. Yani Kur’an bir hayatın içinde, Peygamberin siyerinin içinde, bizzat peygamber tarafından insanlara bir eğitim programıyla gösterilerek anlatılmıştır. Bu yüzden siyer sadece peygamberi yüceltmenin, ona insan-üstü vasıflar yakıştırarak hayattan koparan bir anlatı değil Kur’an’ı anlamanın bir yolu, bir ilmidir.

İslam dünyasında siyer konusunun böylece sağlıklı bir epistemolojik temele oturtularak üzerinde çalışılması çok önemli olmakla birlikte, kabul etmeliyiz ki ihmal edilmiş bir konudur. Tam da bu yüzden geçtiğimiz günlerde İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi, İlim Yayma Vakfı Başkanı N. Bilal Erdoğan ve Türk ve İslam Dünyasından çok sayıda ilim ve fikir adamının katılımıyla Sivas’ta temeli atılan Siyer-i Nebi Külliyesi, yeni bir eğitim kompleksi veya klasik anlamda bir külliye projesi olmanın çok ötesinde, Türkiye’nin son yıllarda geliştirdiği medeniyet tasavvurunun önemli halkalarından biri olmaya aday görünüyor.

Siyer Vakfı Başkanı Ömer Faruk Müderrisoğlu’nun ömrünü vakfettiği bu büyük hayal, yaklaşık 14 yıl önce Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’la paylaşılmış. Cumhurbaşkanı’nın o gün verdiği destekle yola çıkan proje, bugün temeli atılarak hayata geçme sürecine girmiş bulunuyor. Otuz ayrı yapıdan oluşacak külliye; Siyer-i Nebi Dijital Sunum ve Eğitim Merkezi’nden uluslararası ihtisas enstitülerine, hadis, kelam, tasavvuf ve tıp tarihi araştırmalarından uluslararası kongre merkezlerine, kütüphaneden gençlik kamplarına kadar uzanan geniş bir yelpazeyi kapsıyor. İmam-ı Azam, İmam Maturidî, İmam Buhârî ve İmam Gazâlî adına kurulacak ihtisas enstitüleri bile tek başına projenin ne kadar iddialı olduğunu göstermeye yetiyor. Buna İslamofobi ile Mücadele Merkezi, Uluslararası İslam Âlimleri Araştırma Merkezi ve Peygamber Meslekleri Atölyeleri gibi çağdaş ihtiyaçlara cevap vermeyi hedefleyen birimler de eklendiğinde, ortaya sadece geçmişi anlatan değil, geleceği inşa etmeyi hedefleyen bir medeniyet projesi çıkıyor.

Bilal Erdoğan’ın konuşmasında kullandığı “ütopya bile sayılabilecek büyük bir hayalin gerçekleşmesi” ifadesi bu bakımdan abartılı görünmüyor. Çünkü burada inşa edilmek istenen şey birkaç bina değil; Hz. Peygamber’in hayatını yalnızca okuyarak değil, adeta yaşayarak öğrenmeye imkân veren yeni bir eğitim modeli. Siyerin müzelerde sergilenen tarihî bir malzeme olmaktan çıkarılıp yaşayan bir medeniyet tecrübesine dönüştürülmesi hedefleniyor.

Biz Peygamberimizi seviyoruz; fakat onu gerçekten ne kadar tanıyoruz? Daha önemlisi, onu tanımadan Kur’an’ı ne kadar anlayabiliriz? Çünkü Kur’an bize ilkeyi bildirir; Peygamber ise o ilkenin hayatın içinde nasıl yaşanacağını gösterir. Kur’an adaleti emreder; adaletin nasıl kurulacağını siyerde görürüz. Kur’an merhameti emreder; merhametin nasıl ete kemiğe büründüğünü Resûlullah’ın hayatında öğreniriz. Kur’an istişareyi emreder; onun devlet ve toplum düzenindeki karşılığını Medine tecrübesinde okuruz. Kur’an sabrı, affı, emaneti, cihadı, kardeşliği ve hukuku öğretir; bütün bunların yaşayan örneğini ise Peygamber’in hayatında müşahede ederiz. Bu yüzden siyer, Kur’an’dan bağımsız ikinci bir kaynak değil; Kur’an’ın yaşayan yorumu olarak anlaşılmalıdır.

Ne var ki siyer, uzun yıllar boyunca ya akademik çevrelerin dar uzmanlık alanına sıkıştı ya da popüler anlatılar içinde efsanelerle gerçeklerin birbirine karıştığı bir zeminde aktarıldı. Oysa siyer sadece geçmişte yaşanmış hadiselerin kronolojisi değildir. O, Kur’an’ın tarihte nasıl yaşandığının ilmidir. Bu sebeple siyer ilmi yalnızca tarih disiplinlerinden biri değil, aynı zamanda Kur’an’ı doğru anlamanın yollarından biridir. Çünkü Kur’an’ın ilk muhatabı olan Resûlullah’ın vahyi nasıl anladığını, hangi şartlarda nasıl uyguladığını ve ilk Müslüman toplumun bu vahiy ile nasıl inşa edildiğini bilmeden Kur’an’ın birçok hükmünü, maksadını ve ruhunu eksik anlamamız kaçınılmazdır.

Böyle bir kaynağın çağın imkânlarıyla yeniden anlatılması, aslında yalnızca yeni nesiller için yeni bir dil geliştirmek anlamına gelmiyor; aynı zamanda Kur’an’ın hayata yeniden nasıl taşınacağını öğretmek anlamına geliyor.

Bilal Erdoğan’ın konuşmasının en dikkat çekici tarafı ise Gazze üzerinden yaptığı muhasebeydi. Bugün Gazze’de yaşanan insanlık dramını yalnızca dış güçlerin zulmüyle açıklamanın eksik kalacağını, Müslümanların kendi parçalanmışlıklarını da cesaretle sorgulamaları gerektiğini söyledi. “Bugün Gazze’de bir soykırım yaşanıyorsa, İslam dünyası büyük zulümlerin adresi hâline geldiyse, bunun bir sebebi de kendi dağınıklığımızdır.” Bu cümle aslında sadece siyasi bir değerlendirme değil, aynı zamanda bir medeniyet muhasebesidir.

Çünkü birlik yalnızca sloganlarla kurulmaz. Birlik, ortak bir inançtan önce ortak bir anlama biçimi, ortak bir bilgi zemini, ortak bir hafıza ve ortak bir ahlak üretir. Siyer de tam bu ortak zemini inşa eden en önemli kaynaklardan biridir. Zira ümmeti ilk defa ümmet yapan şey, Kur’an’ın Peygamber’in hayatında ete kemiğe bürünmüş olmasıydı.

Fakat burada özellikle Bilal Erdoğan’ın da konuşmasında işaret ettiği, üzerinde durulması gereken başka bir mesele daha var.

Son yıllarda dijital mecraların gelişmesiyle birlikte dinî bilgiye ulaşmak kolaylaştı; fakat doğru bilgiye ulaşmak aynı ölçüde kolaylaşmadı. Bugün sosyal medya platformlarında birkaç kısa video hazırlayan herkes kendisini din adına konuşabilecek bir otorite olarak sunabiliyor. Daha da kötüsü, asırlar boyunca ilmî usuller içerisinde tartışılmış çok karmaşık meseleler, birkaç dakikalık videoların polemik malzemesine dönüştürülüyor.

İslam düşüncesi tarihinde âlimler arasında elbette görüş ayrılıkları olmuştur. Fıkıhta, kelamda, tefsirde ve hadiste farklı içtihatlar, farklı yöntemler geliştirilmiştir. Ancak bu ihtilaflar, ilmin vakarını koruyan belli usuller içinde yürütülmüştür. Maksat karşı tarafı itibarsızlaştırmak değil, hakikate biraz daha yaklaşabilmekti. Çünkü hakikat hiçbir zaman tek bir insanın tekelinde görülmedi; ortak aklın, ortak istişarenin ve ilmî müzakerenin ürünü olarak arandı.

Bugün ise aynı meseleler sosyal medyada takipçi kazanmanın, gündem olmanın ve dijital görünürlük sağlamanın aracı hâline getiriliyor.

Maalesef bazı ilim adamları da bu atmosferin cazibesine kapılıyor. Bir zamanlar medreselerde, ilim meclislerinde ve akademik platformlarda büyük bir ciddiyet içinde ele alınan meseleler, bugün YouTube kanallarında, sosyal medya yayınlarında ve kısa videolarda magazinleştirilerek tartışılıyor. Âlimlerin kendi aralarındaki ihtilaflar, ilmî bir zenginlik olmaktan . İnsanlar bilgi edinmek yerine taraf tutmaya, hakikati aramak yerine kimin kimi susturduğunu izlemeye yönlendiriliyor.

Oysa ilim, reyting mantığıyla taşınabilecek bir alan değildir. Hele hele Peygamber Efendimizin hayatı, sahabenin mirası ve Kur’an’ın hayata yansımış ilk tefsiri olan siyer, sosyal medya algoritmalarının hızına ve yüzeyselliğine teslim edilemez. Gençlerin zihinleri, birbirini tekfir eden, küçümseyen veya itibarsızlaştıran tartışmalarla değil; güvenilir, derinlikli ve kuşatıcı bir ilim anlayışıyla buluşturulmalıdır.

Bugün Müslüman dünyanın ihtiyacı, birbirini sosyal medya üzerinden mahkûm eden yeni polemikçiler değil; İmam Azam’ın dirayetini, Maturidî’nin aklî derinliğini, Buhârî’nin titizliğini ve Gazâlî’nin hikmetini aynı çatı altında yeniden üretebilecek ilim kurumlarıdır. Külliyede planlanan ihtisas enstitüleri bu bakımdan son derece anlamlıdır. Çünkü medeniyetler sloganlarla değil, kurumlarla ayakta kalır; kurumlar ise doğru bilgi anlayışı üzerine inşa edilir.

HABERE YORUM KAT
Önceki ve Sonraki Haberler
Bunlar da İlginizi Çekebilir