Mustafa Mansur / Fokusplus
İngiltere’nin Yerleşimlere Yaptırım Kararı İsrail’i Neden Öfkelendirdi?
İngiltere’nin, işgal altındaki Batı Şeria’daki İsrail yerleşimlerinde üretilen ürünlerin ticaretini yasaklama ve yasa dışı yerleşimlerin genişlemesini destekleyen kişi ve şirketlere doğrudan yaptırım uygulama yönündeki kararlarını, İsrail ile ilişkiler açısından tarihî bir siyasi dönüşüm olarak nitelendirmek için henüz erken. Bunun için söz konusu kararların uygulamaya konulması ve iki ülkede hükûmetler değişse dahi İngiliz siyasi kurumlarının temel politikalarından biri olarak yürürlükte kalması gerekiyor.
Ancak bu kararlar, İngiltere ile İsrail arasındaki ilişkilerin şu anda tarihinin en zayıf dönemlerinden birinden geçtiğini de açıkça ortaya koyuyor. İngiltere, geçmişte İsrail’in en köklü müttefiklerinden biriydi. Balfour Deklarasyonu’nun sahibi olan Londra, Yahudilerin Filistin topraklarında ulusal bir yurt kurmasını amaçlayan Siyonist harekete, peş peşe gerçekleşen Yahudi göç dalgalarının desteklenmesinden 1948’de Filistin topraklarının işgaline kadar uzanan süreçte yardım etti.
İngiltere, daha sonraki yıllarda da İsrail’in Batı Şeria ve Gazze’de Filistin halkına karşı işlediği tekrarlanan suçlara büyük ölçüde göz yumdu; çoğu zaman siyasi çekinceler dile getirmekle, en ileri noktada ise kınama açıklamaları yapmakla yetindi.

Ancak özellikle 7 Ekim 2023’ten sonra İngiltere’nin İsrail’in uygulamalarına yönelik politikasında önemli bir değişim yaşandı. İsrail ordusunun Gazze’ye yönelik ağır soykırım suçları, Netanyahu hükûmetinin Batı Şeria’daki yerleşimleri genişletme planlarını hayata geçirmek amacıyla İsrail güvenlik güçlerinin Filistin topraklarına yönelik ihlalleri ve el koymaları, silahlı yerleşimcilerin sürekli saldırıları ve Filistinlilere karşı işledikleri etnik temizlik suçları Londra’nın tutumunu değiştirdi.
İngiltere böylece çekince ve kınama aşamasından fiilî yasaklara geçti. Bunun da ötesinde Londra, iki devletli çözüme verdiği desteğin bir parçası olarak Filistinlilerin kendi devletlerini kurma hakkını tanıyan bir noktaya geldi.
Peki, İngiltere’yi tarihî müttefiki İsrail’e yönelik politikasını değiştirmeye iten ne oldu? İngiltere’nin Batı Şeria’daki yerleşimlerde üretilen ürünlerin ticaretini yasaklama kararları ne anlama geliyor ve İsrail açısından ne kadar tehlikeli? Bu kararlar İsrail’in böylesine sert tepki vermesini gerektiriyor muydu? Yerleşimler meselesi İsrail hükûmeti açısından neden bu kadar merkezî bir konuma sahip?
İngiltere’nin İsrail politikasını ne değiştirdi?
İngiliz ekonomi ve finans gazetesi Financial Times’a göre İngiltere’nin İsrail politikasındaki değişimin en önemli nedenlerinin başında İsrail’in Gazze’ye karşı yürüttüğü savaş geliyor. Bu değişim, yerleşimci şiddetinin artması ve İsrail hükûmetinin işgal altındaki Filistin toprağı Batı Şeria’daki yerleşimleri genişletmeye yönelik planlarıyla daha da derinleşti.
Gazete özellikle, iki devletli çözümü ortadan kaldırma tehdidi taşıyan “E1 Planı”na, yani Kudüs’ün doğusundaki bölgeye dikkat çekiyor. Söz konusu plan kapsamında Batı Şeria’daki E1 bölgesinde yaklaşık 3 bin konut inşa edilmesi hedefleniyor.
İngiltere Dışişleri Bakanı Ed Miliband, Avam Kamarası’nda yaptığı konuşmada ülkesinin “iki devletli çözümün yok edilmesini kabul etmeyeceğini” açıkladı. Dedesi bir Nazi toplama kampında hayatını kaybeden Yahudi milletvekili Miliband, söz konusu plana karşı önümüzdeki haftalarda kapsamlı tedbirler alınacağı sözünü verdi.
Bu, İngiltere’nin tutumunda dikkat çekici bir değişime işaret ediyor. Londra savaşın başında “İsrail’in kendini savunma hakkını” desteklediğini açıklamıştı. Ancak Filistinlilere karşı gerçekleştirilen İsrail ihlallerinin artması ve İngiltere içindeki baskının güçlenmesiyle birlikte Londra’nın tutumu giderek daha eleştirel hâle geldi.
Gerilim, her iki tarafta da siyasi hesapların devreye girdiği bir dönemde tırmanıyor. Binyamin Netanyahu, 27 Ekim’de yapılacak genel seçimlere hazırlanırken, İngiltere Başbakanı Andy Burnham da Filistin meselesini destekleyen Yeşiller Partisi seçmenlerini kendi tarafına çekmeye çalışıyor. Bu durum, her iki tarafın da taviz verme veya krizi yatıştırma yönündeki siyasi motivasyonunu azaltıyor.
İngiltere’nin kararları İsrail için neden tehlikeli?

İngiltere’nin Batı Şeria’daki yerleşimlerde üretilen ürünlerin ticaretini yasaklama kararlarının anlamı ve İsrail açısından taşıdığı risk, ekonomik boyutun çok ötesine geçiyor. Çünkü yasaklanan malların hacmi oldukça sınırlı ve İsrail ekonomisi açısından ciddi bir tehlike oluşturmuyor.
Asıl risk siyasi boyutta ortaya çıkıyor. İngiltere ile İsrail arasındaki ilişki sıradan bir diplomatik ilişki değil. İki ülke arasında istihbarat ve askerî iş birliğini de kapsayan köklü ve yakın bir tarihî ortaklık bulunuyor. İsrail’in İngiltere’nin kararları karşısında yaşadığı sarsıntının temel nedeni de burada yatıyor.
Üstelik kriz, İngiltere’nin 12 ülkeyi kapsayan uluslararası bir girişime öncülük etmesiyle daha da büyüdü. İngiltere’nin yanı sıra Kanada, Danimarka, Finlandiya, Fransa, İzlanda, İrlanda, Norveç, Polonya, Portekiz, İspanya ve İsveç de yerleşimlere yönelik ticari kısıtlamalar getirilmesi konusunda uzlaştı.
İsrail, bu ortak tutumun Avrupa’daki mevcut durağanlığı kırmasından ve boykot politikasının Avrupa Birliği genelinde resmî ve kapsamlı bir politikaya dönüşmesinden endişe ediyor.
Öte yandan İngiltere’nin, İsrail hükûmetinin örtülü desteği ve suç ortaklığıyla hareket eden “terörist yerleşimcilerin” gerçekleştirdiği “etnik temizlik” gibi ifadeleri benimsemesi, İsrail’in sahip olduğu ahlaki ve siyasi koruma kalkanının ortadan kalkmasına yol açıyor.
Bu değişim, Siyonist yerleşim projesinin tamamının uluslararası meşruiyetinin sorgulandığı ve Batı’nın gözünde kabul edilemez bir apartheid rejimine dönüştüğü yeni bir dönemin kapısını aralayabilir.
Bunun sonucunda İsrail’in karşı karşıya olduğu uluslararası diplomatik yalnızlık daha da derinleşebilir. Ayrıca Uluslararası Adalet Divanı’nın görüşü doğrultusunda hukuki takibatların artması ve bu kararların İsrailli liderlere yönelik yeni tutuklama kararları ya da onları mahkûm eden başka hükümler için kullanılması ihtimali de bulunuyor.
İsrail’den İngiltere’ye dört adımlı misilleme
İsrail’in tüm bu kaygıları nedeniyle İngiltere’ye verdiği tepki çok daha sert oldu. Maariv gazetesinin siyasi işler muhabiri Anna Barsky’ye göre İsrail’in karşılığı, Başbakan Binyamin Netanyahu’nun talebi üzerine Dışişleri Bakanı Gideon Saar tarafından ayrıntıları açıklanan dört temel adımdan oluşuyor.

Birinci adım, İngiltere’nin Kudüs Başkonsolosluğu’nun kapatılması. Saar bu kararı şu sözlerle açıkladı:
“Birleşik Kudüs, İsrail’in başkentidir ve tamamen İsrail’in egemenliği altındadır. Yabancı bir devletin bu topraklarda gerçekleştireceği herhangi bir işlem, İsrail Devleti’nin onayıyla yapılmalıdır. Bölgedeki her türlü yabancı faaliyet, kabul edilen ve üzerinde uzlaşılan yöntemlerle ve İsrail’in egemenliği ihlal edilmeden gerçekleştirilmelidir.”
İkinci adım, İngiliz temsilcilerin Kiryat Gat’taki Gazze Uluslararası Destek Merkezi’nden çıkarılması.
Üçüncü adım, İngiltere’nin Batı Şeria’daki Filistin Yönetimi güçlerine yönelik eğitim faaliyetlerinin, yani “Ramallah’taki İngiliz Destek Ekibi”nin çalışmalarının sona erdirilmesi.
Dördüncü adım ise antisemitik ve İsrail karşıtı faaliyetlerde bulunduğu ve İsrail Devleti’nin varlığını tamamen reddettiği belirtilen 12 seçilmiş İngiliz yetkili ile diğer bazı İngiliz vatandaşlarının İsrail’e girişlerinin yasaklanması.
Saar ayrıca mesajın yalnızca İngiltere’ye yönelik olmadığını da belirterek şu ifadeleri kullandı:
“Bu girişimi başlatan ve ona öncülük eden İngiltere oldu. Ancak değerlendirmelerimize göre İsrail’e karşı adım atan diğer tüm ülkelere karşı da misilleme tedbirleri alacağız.”

Saar sözlerini şöyle sürdürdü:
“Bize zarar veren her hükûmete mesajımız açık. İsrail’e karşı adım atanlara İsrail de karşılık verecek. Bu ülkeler bölgedeki nüfuzlarını ve rollerini kaybedecek.”
İsrail’e karşı alınan tedbirlerin karşılıksız bırakılmayacağı böylece açık biçimde ilan edildi.
Netanyahu hükûmetinin İngiltere’nin kararlarına karşı aldığı misilleme tedbirleri, sağcı seçmen tabanının duygularını harekete geçirme ve hükûmeti Avrupa’da ve dünyanın diğer bölgelerinde “Yahudi egemenliğine karşı artan antisemitizme” karşı İsrail’in ulusal güvenliğini güçlü biçimde savunan bir yönetim olarak gösterme çabasıyla da açıklanabilir.
Bugün İsrail’de karar vericiler üzerinde “bütün dünya bize karşı” düşüncesinin etkili olduğu görülüyor.
Bu yaklaşım, İsrail hükûmetinin neden orantısız sayılabilecek bir tepkiye başvurduğunu da açıklıyor. İktidardaki sağ kesim, herhangi bir geri adımın veya esnekliğin zayıflık olarak yorumlanacağına inanıyor. Bu nedenle İngiltere’nin yaklaşımını benimseyebilecek diğer ülkeleri caydırmak amacıyla gerilimi yükseltmeyi tercih ediyor.
Yerleşimler İsrail hükûmeti için neden bu kadar önemli?
Yerleşimler meselesinin İsrail hükûmeti açısından ne kadar merkezî bir konuma sahip olduğunun en açık göstergelerinden biri, bu konuya özel bir bakanlık kurulmuş olması.
Bu fikir, 2020’de yaşanan seçim krizlerinin ardından ortaya çıktı. O dönemde yerleşim işleriyle ilgilenecek bir bakanlık kurulması konusunda koalisyon anlaşmasına varıldı.
Bakanlık, 29 Aralık 2022’de Binyamin Netanyahu’nun 37’nci hükûmeti döneminde resmen bağımsız bir bakanlığa dönüştü. Kurumun tam adı “Yerleşim ve Ulusal Misyonlar Bakanlığı” olarak belirlendi.
Bakanlığın başında şu anda aşırı sağcı Dini Siyonizm Partisi’nden Knesset üyesi Orit Strook bulunuyor.
Bakanlık, görev alanına giren konularda hükûmetin yerleşim politikasını güçlendirmek, nüfus artışını teşvik etmek, yerleşim topluluklarının dayanıklılığını artırmak ve kırsal bölgelerdeki altyapıyı yenilemek için çalışıyor.
Aynı zamanda ilgili kamu kurumlarıyla iş birliği yaparak mevcut yerleşimlerin genişletilmesi ve yeni yerleşimlerin kurulması için faaliyet yürütüyor.

İsrail hükûmetinin internet sitesinde bakanlığın en önemli görevleri dört ana başlık altında sıralanıyor:
1- Yerleşimler
Hükûmet, yerleşim birimiyle yürütülen hükûmet faaliyetlerini de kapsayan Planlama ve Denetim Birimi’nin Yerleşim Bakanlığına devredilmesine karar verdi.
2- Misyon merkezleri
Daha önce Planlama ve Denetim Birimi bünyesinde yer alan misyon merkezleri, bundan böyle bakanlık içinde bağımsız ve özel bir çalışma alanı olarak ele alınacak. Bunun gerekçesi ise söz konusu merkezlerin nitelikli bir toplumsal rezerv oluşturabilecek ve İsrail toplumunun büyümesini destekleyecek etkili bir güç olarak görülmesi.
3- Ulusal sivil hizmet
Hükûmet, Sivil Hizmet Kurumu’nun faaliyet alanının Yerleşim Bakanlığına devredilmesine karar verdi. Buna göre Yerleşim Bakanı, Sivil Hizmet Yasası’nın uygulanmasından sorumlu hâle getirildi. Sivil hizmet faaliyetleri de bakanlık bünyesine bağımsız bir çalışma alanı olarak aktarıldı. Kurum, doğrudan Yerleşim Bakanı’na bağlı bağımsız bir destek birimi olarak çalışmalarını sürdürecek.
4- Askerî hazırlık okulları
Hükûmet, askerî hazırlık okulları yasasında belirtilen yetkilerin Yerleşim Bakanı’na devredilmesine karar verdi. Bakanlık bünyesinde bu okullarla ilgilenecek bağımsız bir idare kurulacak. Bunun arkasında, söz konusu okulların askerlik hizmetinde öncü bir güce dönüştürülmesi ve ardından ülkedeki toplumsal faaliyetlerin merkezine dâhil edilmesi hedefi bulunuyor.
Yerleşim Bakanlığına yüz milyonlarca şekel
Yerleşim Bakanlığı, sahip olduğu görevler nedeniyle oldukça büyük bir bütçeden yararlanıyor.
Times of Israel gazetesinin aktardığına göre Knesset Finans Komitesi üyeleri, yüz milyonlarca şekelin Yerleşim Bakanlığına yeniden tahsis edilmesi yönünde oy kullandı.
Buna ek olarak Lübnan sınırında bulunan yerleşimlere yaklaşık 330 milyon şekel, yani 109 milyon dolar hibe ayrıldı. Bu düzenlemeler, 2026 devlet bütçesinde yaklaşık 1 milyar şekel, yani 332 milyon dolar tutarındaki değişikliklerin bir parçası olarak gerçekleştirildi.
Komitenin açıklamasına göre Yerleşim Bakanlığına 157 milyon şekel, yani 52 milyon dolar doğrudan finansman sağlanacak. Ayrıca mali taahhütte bulunma yetkileri kapsamında 142 milyon şekel, yani 47 milyon dolarlık ek kaynak verilecek.
Batı Şeria adım adım fiilen ilhak ediliyor
İsrail-Filistin çatışmasının iki devletli çözümle sona ermesini destekleyen sol eğilimli “Şalom Ahşav/Barış Şimdi” hareketinin değerlendirmesi ise yerleşim politikasının ulaştığı noktayı ortaya koyuyor.

Hareket, Orit Strook’un yönetimindeki Yerleşim Bakanlığından bir temsilcinin, Batı Şeria’daki yerleşim inşaatlarını onaylamaktan sorumlu Sivil İdare’ye bağlı Yerleşimler Alt Komitesi’ne dâhil edilmesine tepki gösterdi.
Barış Şimdi’ye göre bu adım, komitenin hem yapısında hem de niteliğinde köklü bir değişiklik anlamına geliyor. Çünkü komite, işgal altındaki topraklarda faaliyet gösteren askerî yönetimin Sivil İdaresi’ne bağlı bir yapı olmaktan çıkarak İsrail Devleti ve yerleşim projesinin çıkarları doğrultusunda faaliyet gösteren bir kuruma dönüşüyor.
Söz konusu komite, işgal altındaki Doğu Kudüs’te ve Batı Şeria’nın merkezinde yer alan “E1” adıyla bilinen yerleşim planını da onaylayan yapı.
Bu proje, Batı Şeria’yı yerleşimler aracılığıyla birbirinden kopuk bölgelere ayırmayı, böylece bölgenin coğrafi ve demografik bütünlüğünü parçalayarak bir Filistin devleti kurulması fikrini ortadan kaldırmayı hedefliyor.
Aşırı sağcı İsrail Maliye Bakanı Bezalel Smotrich de bunu açık bir şekilde dile getirerek proje hakkında şu ifadeleri kullandı:
“Bu proje, Filistin devleti fikrini sonsuza kadar gömecek. Onlar bir Filistin hayalinden söz ediyor, biz ise Yahudi gerçekliğini inşa etmeye devam edeceğiz.”
Barış Şimdi hareketi ise yaşananları şu sözlerle değerlendirdi:
“Smotrich ve Orit Strook öncülüğündeki İsrail hükûmeti, Batı Şeria’nın fiilî ilhakı sürecini yürütüyor ve Sivil İdare’ye bağlı planlama komitelerini yetkilerinden arındırıyor. Yerleşimcilerin bir temsilcisinin Yerleşimler Alt Komitesi’ne atanması, bu yapıya sınırsız yetkiler kazandırıyor. Hükûmet, adım adım Sivil İdare’nin rolünü yerleşim projesinin uygulayıcı organına dönüştürüyor. Mevcut İsrail hükûmeti bilinçli bir biçimde yerleşimcilerin çıkarlarına hizmet etmeyi tercih ediyor ve ülkedeki bütün insanları, hem İsraillileri hem de Filistinlileri, üzerinde yaşayan insanların hayatı pahasına toprağı kutsayan mesihçi bir fikrin rehinesi hâline getiriyor.”

