Sömürgeci güç, direnişi terör olarak damgaladığında

Sömürgeci güç, direnişi terör olarak damgaladığında

"Tarih boyunca, neredeyse her ulusal kurtuluş mücadelesi, sömürge yönetimi veya yabancı işgal uygulayan güçler tarafından “terörizm” olarak nitelendirilmiştir. "

Sayid Marcos Tenório'nun yazısı Haksöz Haber tarafından tercüme edilmiştir


İngiliz İmparatorluğu, İrlanda’daki IRA savaşçılarını ve Kıbrıs’taki EOKA gerillalarını terörist olarak damgaladı. Fransa, Cezayir’in Ulusal Kurtuluş Cephesi’ni (FLN) suç örgütü olarak gösterdi. Aynı durum Mozambik Kurtuluş Cephesi (FRELIMO), Angola Halk Kurtuluş Hareketi (MPLA), Namibya’daki Güneybatı Afrika Halk Örgütü (SWAPO) ve hatta Nelson Mandela’nın Afrika Ulusal Kongresi (ANC) için de geçerliydi.

Ancak tarih, bu hareketleri haklı çıkardı ve egemenliklerini sürdürmeye çalışan sömürge rejimlerini kınadı.

Bu örüntü bir sabiti ortaya koymaktadır: Bir toprak parçasını işgal edenler, işgal altındaki halkın direniş gösterme meşruiyetini ortadan kaldırmaya çalışır.

Direnişin insanlıktan çıkarılması, bir sömürgeci stratejidir. Her direnişçiyi “terörist” olarak etiketleyerek, dikkat yasadışı işgal, apartheid ve kendi kaderini tayin hakkının reddedilmesinden uzaklaştırılır ve işgal altındaki halkın tepkisine yönlendirilir.

Ancak bu anlatı, uluslararası hukukun kendi sınırları içinde açıkça sınırlarla karşılaşmaktadır.

Birleşmiş Milletler Şartı’ndan sömürgecilikten kurtulmaya ilişkin 1514 (XV) sayılı Karar’a ve halkların kendi kaderini tayin etme ilkesini yeniden teyit eden 2625 (XXV) sayılı Karar’a kadar, sömürgeci egemenliğe, yabancı işgale veya ırkçı rejimlere maruz kalan halkların kurtuluşları için mücadele etme hakkına sahip olduğu anlayışı pekiştirilmiştir.

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun daha sonraki birçok kararı, ulusal kurtuluş hareketlerinin meşruiyetini tanımış ve bu tür direnişin, uluslararası insani hukuk kurallarına tabi kalması şartıyla silahlı mücadele biçimini alabileceğini kabul etmiştir.

İşte tam da bu nedenle uluslararası toplum, ulusal kurtuluş hareketlerini hiçbir zaman otomatik olarak terör örgütleriyle eşdeğer görmemiştir.

Uluslararası insani hukuk, silahlı çatışmaların nasıl yürütülmesi gerektiğini düzenler ve direniş hareketleri de dâhil olmak üzere tüm savaşan taraflara yükümlülükler getirir.

Ancak bu, bir halkın işgale direnme konusundaki siyasi ve hukuki hakkını ortadan kaldırmaz. Bu iki boyutu birbirine karıştırmak, yalnızca işgalci güçlerin çıkarlarına hizmet eder; zira siyasi ve hukuki nitelikteki bir çatışmayı, salt bir asayiş meselesine dönüştürür.

Sözde “İsrail Devleti”nin kendi tarihi bile bu çelişkiyi ortaya koymaktadır.

1948’den önce, Irgun ve Lehi, Kral David Oteli’ne yapılan bombalı saldırı ve BM arabulucusu Folke Bernadotte’un suikastı gibi eylemler nedeniyle İngiliz hükümeti tarafından terörist örgütler olarak kabul ediliyordu.

Yıllar sonra, bu hareketlerin liderleri hükümetin en üst kademelerine ulaştı ve Menachem Begin Nobel Barış Ödülü’nü aldı. Bu durum, “terörist” etiketinin çoğu zaman kalıcı bir hukuki tanımdan çok siyasi koşulları yansıttığını göstermektedir.

Günümüz bağlamında bu tartışma hâlâ son derece günceldir. Filistin, Birleşmiş Milletler tarafından işgal altındaki bir bölge olarak tanınmaya devam ederken, Batı Sahra ise halkının kendi kaderini tayin etme hakkının yerine getirilmesini bekleyerek BM’nin Özerk Olmayan Bölgeler listesinde yer almaktadır.

Bu bağlamda, Birinci İntifada sırasında ortaya çıkan İslami Direniş Hareketi (Hamas) ve Batı Sahra barış sürecinde Sahrawi halkının temsilcisi olarak Birleşmiş Milletler tarafından tanınan Polisario Cephesi, ulusal kurtuluş hareketlerinin tarihsel geleneğine aittir.

Güney Afrika’daki ANC, Cezayir’deki FLN, Namibya’daki SWAPO, Mozambik’teki FRELIMO ve diğer birçok hareket gibi, her ikisi de mücadelelerini işgal veya yabancı egemenlik karşısında halklarının kendi kaderini tayin hakkı talebine dayandırmaktadır.

Bu, direniş örgütleri tarafından gerçekleştirilen her askeri eylemin uluslararası hukuk kapsamında otomatik olarak meşru olduğu anlamına gelmez.

Uluslararası insani hukuk kuralları, bir çatışmanın tüm tarafları için geçerlidir ve savunulan amaç ne olursa olsun sivillere yönelik kasıtlı saldırıları yasaklar.

Ancak, bu kuralların olası ihlalleri, kendi başlarına, kendi kaderini tayin mücadelesi için yasal meşruiyeti geçersiz kılmaz; aynı şekilde, bir ulusal kurtuluş hareketini uluslararası hukuk kapsamında otomatik olarak terör örgütü haline de getirmez. Bunlar birbirinden ayrı meselelerdir, ancak siyasi çıkarlar uğruna sıklıkla birbirine karıştırılır.

Sömürgecilik olmadan direniş olmaz. Hiçbir zaman olmadı.

Nazi işgaline karşı Fransız Direnişi, Vietnam gerillaları, Cezayirli savaşçılar, apartheid’e karşı çıkan Güney Afrikalılar, Afrika kurtuluş hareketleri, Polisario Cephesi ve Filistin direnişi, hiçbir halkın topraklarını, egemenliklerini ve haysiyetlerini kaybetmeyi sonsuza dek kabul etmeyeceğini göstermektedir.

Dolayısıyla asıl soru, direnişin neden var olduğu değildir.

Dünyanın sorması gereken soru, askeri işgaller, sömürgecilik süreçleri ve bütün halkların kendi kaderlerini belirleme hakkını reddeden rejimlerin neden hâlâ var olmaya devam ettiğidir.

Sömürgecilik, apartheid, yasadışı ilhak ve kendi kaderini tayin hakkının reddi devam ettiği sürece, silahlı direniş hareketleri de var olmaya devam edecektir.

Ve uluslararası hukuk, siyasi baskılara ve kurtuluş hareketlerini suç sayma girişimlerine rağmen, halkların özgürlüğünün bir terör eylemi değil, insanlığın temel bir hakkı olduğu şeklindeki temel ilkeyi savunmaya devam etmektedir.


* Sayid Marcos Tenório, tarihçi, Uluslararası İlişkiler uzmanı ve Brezilya-Filistin Enstitüsü’nün (Ibraspal) kurucusu ve başkan yardımcısıdır. “Filistin: Vaat Edilen Topraklar Efsanesinden Direniş Topraklarına” (Palestina: do mito da terra prometida à terra da resistência) adlı kitabın yazarıdır (Anita Garibaldi/Ibraspal).

HABERE YORUM KAT
Önceki ve Sonraki Haberler
Bunlar da İlginizi Çekebilir