El-Aksa Tufanı’nın nedenleri: Ilan Pappé, Ekim 2023’ü yeniden ele alıyor

El-Aksa Tufanı’nın nedenleri: Ilan Pappé, Ekim 2023’ü yeniden ele alıyor

İsrail ordusu, Netanyahu’ya bu taleplere Gazze Şeridi’ne yönelik topyekûn bir saldırıyla yanıt vermesini önerdi; bu, tam da “El-Aksa Tufanı” Operasyonu’na yanıt olarak gerçekleştirdiği saldırıydı.

Ilan Pappé’nin PC’de yayınlanan yazısını Barış Hoyraz, Haksöz Haber için tercüme etti.


Üç yıl sonra, Ilan Pappé, Ekim 2023’teki El-Aksa Tufanı Operasyonu’nun ardındaki kuşatmayı, hesaplamaları ve imkânsız seçimleri yeniden ele alıyor.

El-Aksa Tufanı Operasyonu’nun ve Gazze soykırımının başlamasının üzerinden üç yıl geçmesiyle, zamanın akışından yararlanarak, operasyonun hemen ardından ve onu izleyen soykırım sırasında incelendiğinde belirsiz veya görünmez kalan, o kader belirleyici tarihle bağlantılı bazı yönleri ve hayati konuları daha net görebiliriz.

Bu meseleler ve yönler üzerinde derinlemesine düşünmek önemlidir; zira bunlar, Filistin mücadelesine destek verenlerin bir kısmı da dâhil olmak üzere dünyadaki pek çok insanın bu korkunç dönemin geride kaldığına inandığı gerçeğiyle de ilgilidir. Soykırım, Gazze Şeridi’nde kademeli de olsa devam etmekte ve artık Batı Şeria’ya da sıçramıştır; burada ordunun ve yerleşimcilerin şiddetinin yoğunlaşması, Batı Şeria’yı bir başka Gazze Şeridi’ne dönüştürmeyi amaçlamaktadır.

Zamanın geçmesi, operasyonu planlayan Hamas’taki küçük lider grubunun saiklerine dair çok daha fazla şey öğrenmemizi sağlıyor. Yahudi devletini yok etme planının bir parçası olarak Tahran’da tasarlanan bu operasyon hakkında İsrail’in uydurduğu aldatıcı ve uydurma anlatıyı çürütmek için bu saikleri profesyonel bir şekilde analiz etmek önemlidir.

Bu anlatı, Siyonist baskıların uzun tarihinin ve Gazze Şeridi’ne uygulanan daha yakın zamandaki insanlık dışı ablukanın tarihsel bağlamını kasten görmezden geldiği gerekçesiyle zaten başarıyla çürütülmüştü. Ancak bu anlatı, El-Aksa Tufanı Operasyonu’ndan hemen önceki yıllarda ortaya çıkan ve Filistinli ve Filistin yanlısı yorumcular tarafından da göz ardı edilen daha karmaşık bir gerçeği de gizlemektedir.

Bu döneme daha odaklanmış bir bakış, Hamas’ın ve daha genel olarak Filistin kurtuluş hareketinin, Siyonist rejimi yok etme projesine karşı verdikleri varoluş mücadelesinde karşı karşıya kaldıkları ikilemlere ışık tutuyor.

Bu yakın geçmişin yeniden kurgulanması, bana 1948 Nekbe’sinin tarih yazımının İsrail arşivlerinin gizlilik derecesinin kaldırılmasından nasıl yararlandığını hatırlatıyor. İsrail arşiv materyallerinin Filistinli sözlü ve yazılı tarihle birleştirilmesi, o felaketin daha kapsamlı bir resmini ortaya çıkardı. Şu anda çoğumuzun erişemediği materyallere erişimi olan bazı İsrailli gazetecilerin bilgili çalışmaları sayesinde, Ekim 2023’e yol açan gelişmeleri artık daha iyi anlıyoruz.

Onların araştırmaları, Gazze Şeridi’ne uygulanan on yedi yıllık abluka ve Batı Şeria’daki baskı karşısında Hamas lideri Yahya Sinvar’ın —ve aslında Filistin direniş hareketindeki her lider figürün— karşı karşıya kaldığı zorlu seçimlere ışık tutuyor.

Bu araştırmalar, Batı’da Sinvar hakkında yaygın olan, İsrail’in yıkıntıları üzerine bir İslam Halifeliği kurmayı amaçlayan bir operasyona girişen fanatik ve mesihçi bir lider imajını çürütmeye yardımcı oluyor. Böylesi bir tasvir, genel olarak Filistin’e ve İslamcı siyasi hareketlere inanan Filistinlilere yönelik ırkçı ve Oryantalist bir yaklaşımdan kaynaklanmaktadır.

Sinvar, 1971’de Enver Sedat gibi Arap liderlerin ve 2000’de Yaser Arafat gibi Filistinli liderlerin benimsediği yaklaşıma benzer bir şekilde İsrail’e karşı çıktı. Sedat, İsrailli liderlere, diplomasi yoluyla Sina Yarımadası’nı Mısır’a iade etmezlerse Mısır’ın savaşa gireceği uyarısında bulunurken, Arafat ise Ehud Barak ve Bill Clinton’a, 2000 yılındaki Camp David zirvesinden Filistin halkına uygulanan baskının azaltılacağına dair bir taahhütle dönemezse, yeni bir ayaklanmanın kaçınılmaz olacağı uyarısında bulunmuştu.

Sinvar’ın durumunda ise, Gazze halkının temel talepleri —kuşatmanın sona erdirilmesi, kuşatma altındaki bölgeye giren gıda ve hammadde miktarının artırılması ve Filistinli siyasi tutukluların serbest bırakılması— konusunda İsrail’le, yani dolaylı olarak Netanyahu ile müzakere ettiğini artık biliyoruz.

Sinvar, İsraillilere bu taleplerin reddedilmesinin “El-Aksa Tufanı” operasyonunun ölçeğinde bir operasyona yol açacağı konusunda uyardı. İsrail ordusu, Netanyahu’ya bu taleplere Gazze Şeridi’ne yönelik topyekûn bir saldırıyla yanıt vermesini önerdi; bu, tam da “El-Aksa Tufanı” Operasyonu’na yanıt olarak gerçekleştirdiği saldırıydı.

Netanyahu’nun böyle bir operasyona yeşil ışık yakmakta tereddüt ettiği de açıktır; ancak Sinvar dâhil Hamas komutanlarının Gazze’ye yönelik böyle bir saldırının kaçınılmaz olduğunu bildikleri de aynı derecede açıktır. Bu bakımdan Sinvar, daha büyük ve uzun vadeli bir vizyonu çok daha uzak bir geleceğe bırakırken, sınırlı kazanımlar peşinde koşan bir lider gibi görünmektedir. Sedat gibi o da, İsrail’in siyasi seçeneği tamamen reddettiği anlaşıldığında nihayetinde askeri seçeneği kullanmıştır. Dahası — ve bu, şu anda ortaya çıkanların en önemli kısmı — ordu eninde sonunda Netanyahu’yu Gazze Şeridi’ne yönelik bu yıkıcı saldırıyı başlatmaya ikna edecekti; “El-Aksa Tufanı” operasyonu, bu saldırıyı önlemek için yapılan bir girişimdi.

Bilmediğimiz şey ise, “El-Aksa Tufanı” operasyonunun ne zaman ve neden bazı yerlerde, ister Yahudi yerleşim yerlerinde ister Nova festivalinde olsun, sivillere yönelik bir katliama dönüştüğü. Bu, 2014’teki İsrail saldırısında binlerce kişinin hayatını kaybetmesi, on binlerce çocuk ve kadının yaralanması ve yüz binlerce kişinin evini kaybetmesi sonucu 2023’te hâlâ yerinden edilmiş durumda olan bir halkın gettodan kaçışıydı; bu halk, on yedi yıllık İsrail ablukası boyunca bir politika olarak açlığa maruz bırakılmış ve havadan, karadan ve denizden sık sık bombardımanlara maruz kalmış, travma yaşamış bir nüfustu.

Bildiğimiz şey, Sinvar’ın çok erken bir aşamada, kendisi açısından yaşlıların ve çocukların kaçırılmasının operasyonun bir parçası olmadığını gösterdiğidir; zira o, bu kişilerin derhal serbest bırakılmasını önermiş, ancak İsrail’den herhangi bir yanıt alamamıştır.

Gazze’nin soykırım politikası kapsamında yok edilmesi, 7 Ekim 2023’te çok sayıda askerin ve sivilin öldürülmesine karşı İsrail’in mantıksız bir tepkisi değildi. Bu, ordunun 2023 öncesindeki hazırlıklarının hayata geçirilmesiydi; bu hazırlıklar, ordunun Gazze Şeridi’ne olası bir saldırıda kentsel alanları yok etmeyi tatbikat etmek amacıyla 2004 yılında çölde sahte bir şehir inşa etmesine kadar uzanıyordu. Bu strateji, 2006 yılında Beyrut’un Dahiya banliyösüne yapılan halı bombardımanında prova edilmişti.

1948’de olduğu gibi 2023’te de İsrail, Filistin’i Araplardan arındırma şeklindeki imkânsız vizyonunu ilerletmek için bir bahane arıyordu. Bu etnik temizliğin mimarı olmasına rağmen, yüz binlerce Filistinlinin Filistin’den “kaçışını” izleyen Ben-Gurion, “Bu bir mucize,” diye haykırmıştı. Netanyahu hükümetinde bakanlık yapan Orit Strock, Gazze halkına karşı soykırım gerçekleştirmek için ortaya çıkan tarihi fırsatı kastederek, “Bu bir mucize,” diye haykırdı.

“Boğulan kişi ıslanamaz” ünlü bir Arap atasözüdür ve 2026 yılının perspektifinden açıkça görülebilen Filistinlilerin ikilemini özetlemektedir. Hamas’ın kuşatmayı ve işgali sona erdirmek için yaptığı her türlü silahlı girişim, İsrail tarafından yok etme politikalarını yoğunlaştırmak için bir bahane olarak kullanıldı. Ramallah’taki Filistin Yönetimi’nin denediği, kuşatmanın gerçekliğine boyun eğme seçeneği ise, İsrail ordusunun suç ortaklığıyla yerleşimciler tarafından yürütülen, giderek artan etnik temizlik ve arka arkaya yaşanan pogromlarla sonuçlandı.

Filistin dışındaki kaç kişinin bu ikilemi tam olarak kavrayabildiğini merak ediyorum; bu ikilem, Batı Şeria’daki mülteci kamplarındaki gençleri, kazanamayacaklarını bildikleri halde İsrail ordusuyla çatışmaya itti; çünkü işgalci ordu tarafından sürekli olarak istismar edilmeyi, yaralanmayı ve öldürülmeyi buna tercih ettiler.

Bu, Siyonist imha projesinin Filistinlilere dayattığı insanlık dışı bir ikilemdir ve on dokuzuncu yüzyılın sonlarında Siyonist yerleşimcilerin Filistin’e gelmesinden bu yana süren çilelerinin bir başka tezahürüdür.

Filistinlileri ve dolaylı olarak İsraillileri bu imkânsız gerçeklikten nasıl kurtarabileceğimiz sorusunun cevabı zor değildir. Bu, ancak demokratik, “İsrail sonrası” bir Filistin devletinin kurulmasıyla başarılabilir. Böyle bir devlet, nehir ile deniz arasında yaşayan ve buraya geri dönecek olan insanlar için her sorunu çözmeyecek olsa da, orada yaşayan tüm Filistinlilerin her gün maruz kaldığı sürekli varoluşsal tehdidi ortadan kaldıracaktır.

Böyle bir gerçeklikte Filistin, Gazze ve Batı Şeria gibi ayrı bölgelere bölünmeyecek, tek bir bütünsel vatan oluşturacaktır. Gazze bir Şerit olarak kalırsa, ne barış ne de uzlaşma olacaktır.

* Ilan Pappé, Exeter Üniversitesi’nde profesördür. Daha önce Hayfa Üniversitesi’nde siyaset bilimi alanında kıdemli öğretim görevlisiydi. “Filistin’in Etnik Temizliği”, “Modern Ortadoğu”, “Modern Filistin Tarihi: Tek Toprak, İki Halk” ve “İsrail Hakkında On Efsane” kitaplarının yazarıdır. Ramzy Baroud ile birlikte “Our Vision for Liberation” kitabının ortak editörüdür. Pappé, 1980’lerin başında ilgili İngiliz ve İsrail hükümet belgelerinin yayınlanmasından bu yana, 1948’de İsrail’in kuruluş tarihini yeniden yazan İsrail’in “Yeni Tarihçileri”nden biri olarak tanımlanmaktadır.

HABERE YORUM KAT
Önceki ve Sonraki Haberler
Bunlar da İlginizi Çekebilir