Savaş, Gazze’de düğün merasimlerini nasıl yeniden tanımladı?

Savaş, Gazze’de düğün merasimlerini nasıl yeniden tanımladı?

​​​​​​​İki hayat arasındaki bağı kutlamak, hayatın kendisi –ne kadar zayıflamış olursa olsun– hâlâ yaşamaya değer olduğunun bir ifadesidir.


Athar Abu Samra’nın New Lines Magazine’de yayınlanan yazısı, Haksöz Haber için tercüme edilmiştir.


Düğüne vardığımda, gözüme ilk çarpan şey gelin değildi. Birkaç dakika sonra gelin ve damadın duracağı yerin arkasında asılı duran, savaşta hayatını kaybeden genç bir adamın portresiydi. Kimse onu indirmiş ya da tören için sade bir arka plan olarak asılan beyaz kumaşın arkasına saklamaya çalışmamıştı. Konuklar plastik sandalyelere yerleşirken ve çocuklar yakındaki çadırların arasında koştururken, portre birkaç yapay çiçeğin çerçevelediği yerinde duruyordu.

Gazze’de artık yas bittikten sonra neşe gelmiyor. İkisi artık yan yana var oluyor.

Birkaç dakika sonra gelin, zılgıt sesleri eşliğinde salona girdi. Uzun bir araba konvoyu yoktu, bir zamanlar Gazze’nin dört bir yanında kutlamalara ev sahipliği yapan parlak ışıklı düğün salonları da yoktu. Bunun yerine aile, bir mülteci kampının içinde küçük bir alan ayırmış ve en azından birkaç saatliğine de olsa, burayı etrafındaki çadır sıralarından farklı hissettirmeye çalışıyordu.

Müzik yarıda kalınca hoparlörler aniden sustu. Bu bir elektrik kesintisi değildi — savaş başladığından beri Gazze’de neredeyse hiç elektrik yoktu — ses sistemine güç sağlayan pilin bitmesinden kaynaklanıyordu. Kutlama bir an durdu. Kısa bir an için, başlarının üzerinden tanıdık bir İsrail gözetleme insansız hava aracının vızıltısı geçerken birkaç konuk içgüdüsel olarak yukarı baktı. Birkaç dakika sonra gençlerden biri yedek bir pil getirerek geri döndü. Müzik yeniden başladı, zılgıtlar da öyle; sanki bu kesintiler, insansız hava araçlarının sürekli sesi kadar tanıdık, Gazze’deki bir düğünün artık olağan bir parçası haline gelmiş gibiydi.

Bu sahneyi izlerken, bu düğünün savaştan önce tanıdığım hiçbir düğüne benzemediğini fark ettim. Değişen sadece ortam değildi. Kutlamanın kendisi de anlamını yitirmişti.

Savaştan önce Gazze’deki düğünler aylar öncesinden planlanırdı. Aileler düğün salonları kiralar, uzun konuk listeleri hazırlar ve gece geç saatlere kadar kutlama yaparlardı. Yakın bir akraba vefat ederse, nesiller boyu aktarılan uzun soluklu yas geleneklerine uygun olarak düğünler neredeyse her zaman aylarca —bazen bir yıl boyunca— ertelenirdi.

Bugün, neredeyse üç yıllık savaşın ardından, bu gelenekler artık sürdürülmesi imkânsız bir yaşamın parçası haline geldi. Son birkaç ay boyunca, Gazze’nin dört bir yanındaki mülteci kampları ile harap olmuş mahalleler arasında dolaşırken, sürekli aynı manzarayla karşılaştım: Amansız bombardımanlara, tekrar tekrar yerinden edilmelere ve kutlamaya katılanların birçoğunun evlerini — ya da en çok sevdikleri insanları — kaybetmiş olmasına rağmen düzenlenen düğünler.

İlk başta bu durum neredeyse çelişkili gelmişti. Savaş hâlâ tüm şiddetiyle sürerken insanlar neden evlenmeyi tercih ediyordu? Bir aile, sevdiklerini toprağa verdikten sadece birkaç ay sonra nasıl olur da oğullarının ya da kızlarının düğününü kutlayabilirdi? Ancak ne kadar çok düğüne katılırsam ve yeni evlilerle, ebeveynleriyle ve Gazze’deki düğün sektöründe çalışan insanlarla ne kadar çok sohbet edersem, asıl sorunun artık insanların savaş sırasında neden evlenmeyi tercih ettikleri olmadığını o kadar çok anladım. Asıl soru, savaşın — ya da hayatlarının — ne zaman sona ereceğini kimsenin bilmediği bir durumda neden bekledikleriydi.

Basel bana, savaşın bir zamanlar beklemeye değer olduğuna inandığı her şeyi elinden aldığını söyledi. Birkaç ay içinde tüm kız kardeşlerini kaybetmişti. Aile evi yıkılmıştı ve defalarca yerinden edilme ve kayıplarla yıpranmış annesi hastalanmıştı. Geri döndüğü ev, artık büyüdüğü eve hiç benzemiyordu ve kendisi için hayal ettiği gelecek de onunla birlikte yok olmuştu.

“Savaş bitene kadar bekleyeceğim diye kendime sürekli söylüyordum,” dedi bana. “Sonra evlenmeyi düşünecektim. Ama savaş devam etti ve her gün hayatımın bir parçasını daha kaybediyormuşum gibi hissediyordum.” Onu en çok yıpratan şeyin sadece yıkım değil, aynı zamanda yalnızlık olduğunu söyledi. “En basit şeyleri özlüyordum — günün sonunda eve geldiğimde beni bekleyen birini bulmayı, savaş öncesinde olduğu gibi ailemle birlikte oturmayı. Kız kardeşlerimi kaybettikten sonra, evin içindeki sessizlik her şeyden daha zor gelmeye başladı.” Aylarca o sessizlikle yaşadıktan sonra evlenmeye karar verdi.

Annesi başlangıçta bu fikre karşı çıktı — savaşın hâlâ devam ettiği için değil, oğlunun düğününü Gazze’deki annelerin geleneksel olarak yaptığı gibi kutlamayı hep hayal ettiği için: akrabalarla dolu bir evde, bir düğün salonu, gelin ve kadınlar için kına gecesi ve onunla paylaşmayı hayal ettiği tüm ritüel ve geleneklerle. Ancak zamanla, o günü beklemek onun asla gelmeyeceği anlamına gelebileceğini fark etti ve bu yüzden kabul etti; düğün, bir zamanlar hayal ettiği şeylerin çok azıyla gerçekleşti. Yine de bu, ona asla sahip olamayacağından korktuğu bir şeyi verdi: oğlunun hayatında yeni bir sayfa açtığını, kendisi hayatta olup buna tanık olurken görme şansı.

Basel’in hikâyesi hiç de istisnai değil. Röportaj yaptığım neredeyse herkes, farklı şekillerde ifade etseler de aynı değişimi anlattı. Artık kimse “doğru zamanı” beklemekten söz etmiyordu, çünkü doğru zaman artık varolmuyor gibi görünüyordu. Gazze’deki pek çok genç Filistinli için evliliği ertelemek, kimsenin vaat edemeyeceği bir gelecek uğruna hayatın kendisini ertelemek anlamına gelmişti. “Eskiden hep ‘savaş bittiğinde evleneceğiz’ derdik,” dedi bir damat. “Sonra bunun ne zaman olacağını bilmediğimizi fark ettik — ya da o anı görecek kadar hayatta kalıp kalmayacağımızı.”

Meryem’in hikâyesi de aynı gerçeği yansıtıyordu. Düğünü, savaşın başlamasından sadece bir hafta öncesine planlanmıştı. Her şeyi hazırlamayı neredeyse bitirmişti. Gelinliğini almıştı, gelecekteki evini döşemişti ve yıllardır hayalini kurduğu günü özenle planlamıştı. Sonra savaş başladı. Ailesi yerinden edildi. Evleri, içindeki her şeyle birlikte — giysileri, mobilyaları, hediyeleri ve hatta gelinliği — yerle bir oldu. “Sadece eşyalarımı kaybetmedim,” dedi bana. “Sanki yıllardır inşa ettiğim gelecek bir gecede çökmüş gibi hissettim.”

Aylarca, evlilik aklının ucundan bile geçmemişti. Tek yaptığı, yerinden edilme, korku ve her türlü istikrar hissinin yitirilmesiyle başa çıkmaya çalışmaktı. Ancak savaş uzadıkça, olaylara farklı bir bakış açısıyla bakmaya başladı. “Kendime sürekli şunu söylüyordum: Eğer hayatın eskisi gibi olmasına kadar beklersem, belki de hiç evlenemeyeceğim.”

Sonunda, o ve nişanlısı düğünü yapmaya karar verdiler. Tören, bir mülteci kampında, çadır sıralarının arasındaki mütevazı bir alanda gerçekleşti. Onu bekleyen bir ev yoktu, savaştan önce aylarca seçtiği mobilyalar yoktu, bir zamanlar giymeyi hayal ettiği gelinlik yoktu. Ama o zamana kadar, başarılı bir düğünü artık ne kadar mükemmel olduğuna göre değerlendirmiyordu. Önemli olan, düğünün gerçekleşmiş olmasıydı. Meryem, kaybettiği hayatı geri kazanmaya çalışmıyordu. Savaşın, hayatının geri kalanının nasıl olacağına karar vermesini engellemeye çalışıyordu.

Bu hikâye üzerinde çalışırken, savaşın sadece Gazze’deki düğünleri değil, insanların zamanla olan ilişkisini de değiştirdiğini anladım. Savaştan önce evlilikler tanıdık bir akış izlerdi. İnsanlar eğitimlerini tamamlar, iş bulur, bir ev inşa eder ya da kiralar, yeterince para biriktirir ve ancak o zaman düğün planlamaya başlardı. Aileler genellikle bu beklentiler karşılanana kadar evlilikleri ertelerdi. Ama artık kimsenin o lüksü yok — zaman lüksü.

Savaş sırasında birkaç çocuğunu kaybetmiş, ancak yine de en küçük oğlunun evliliğini aceleyle ayarlayan bir anneyle konuştum. Bana, her anne gibi, tüm çocuklarının büyümesini, evlenmesini ve evini torunlarla doldurmasını izlemeyi hep hayal ettiğini söyledi. Savaş bu hayalin büyük bir kısmını elinden almıştı, ancak geriye kalanını da kaybetmemeye kararlıydı.

“O hâlâ yanımdayken düğününü kutlamak istiyorum,” dedi. “Ve Allah’ın izniyle, çocuklarını görecek kadar uzun yaşamak istiyorum.” Sözleri, birçok ebeveynin ağzından duyduğum sözleri yansıtıyordu. Evlilik artık sadece toplumsal bir dönüm noktası değildi; geriye kalan geleceğe tutunmanın bir yolu haline gelmişti.

Basel gibi bazıları için bu, savaşın geride bıraktığı yalnızlığa karşı koymanın bir yoluydu. Akrabalarını kaybetmek, geniş aileden ayrılmak ya da yıllarca süren yerinden edilme sürecine katlanmak zorunda kaldıktan sonra, yeni bir aile kurmak, iki insanın birleşmesinden çok daha büyük bir anlam kazanmıştı. Bu, sıradan bir yaşam hissini geri kazanma çabası haline gelmişti — o ev, yıkımla çevrili bir çadır ya da tek bir kiralık odadan ibaret olsa bile, yeniden bir yuva kurmak.

Hâlâ 20’li yaşlarının başında olan oğlunu neden bu kadar aceleyle evlendirmek istediğini sorduğumda, bir anne güldü. “Onu mutfak tüpü dağıtım listesine kaydettirebilmek için,” diye şaka yaptı; ailelere sağlanan uluslararası yardımı kastediyordu. Ardından, hâlâ gülümserken, daha acı bir gerçeği ortaya koyan bir şey ekledi. “Kendi ailesini kurduğunda belki daha fazla yardım almaya hak kazanır. Şu anda aldıklarımız kesinlikle yetmiyor.” Meğer tamamen şaka yapmıyormuş.

Savaş uzadıkça ve kaynaklar giderek kıtlaştıkça, bir zamanlar çok farklı düşüncelerle alınan kararlar artık hayatta kalma mücadelesine göre şekillenmeye başladı. Bazı aileler için evlilik artık, yalnızca ailelere sunulan belirli insani yardımlardan veya kamu hizmetlerinden yararlanma hakkı kazandırabilecek bağımsız bir hane kurmak anlamına da geliyor — bu durum, savaşın bir aile kurmanın anlamını bile ne kadar derinden değiştirdiğini gözler önüne seriyor.

Ve tıpkı hayatta kalmanın artık hesaplamaların bir parçası haline gelmesi gibi, Gazze’deki aşırı ihtiyaç da kutlamaları kökten değiştirdi. Bir zamanlar yüzlerce konuğu ağırlayan görkemli düğün salonları, bombardımanlarda yıkılmış ya da ulaşılamaz hale gelmiş olarak büyük ölçüde ortadan kayboldu. Onların yerine, çadır sıraları arasında, hasar görmüş evlerin avlularında ya da mülteci kamplarının derme çatma köşelerinde düzenlenen küçük kutlamalar geldi. Düğünler artık gece geç saatlere kadar uzamıyor ve bir zamanlar Gazze sokaklarında dolanan uzun düğün konvoyları ortadan kalktı. Günümüzde düğünler daha kısa, daha sessiz ve çok daha ucuz. Ancak tamamen ortadan kalkmış değiller.

Katıldığım bir törende, bir grup genç adam düğün alanını belirlemek için beyaz bir çarşaf gererken, çocuklar yakındaki çadırların arasında koşuşturuyordu. Kadınlar plastik sandalyelerde omuz omuza otururken, içlerinden biri gelinin duvağını özenle düzeltiyordu. Yakınlarda, eski bir kamera taşıyan bir fotoğrafçı, çevredeki yıkımı olabildiğince gizleyecek bir açı arıyordu. Kimse savaşın olmadığını iddia etmeye çalışmıyordu. Sadece geline, hatırlamak isteyeceği en az bir fotoğraf bırakmaya çalışıyorlardı.

Eskiden aylar süren hazırlıklar artık günlere, hatta bazen saatlere sığdırılıyor. Gelin çeyizleri önemli ölçüde azaldı. Birçok gelin, altın takı hediye edilmesi gibi geleneksel beklentiden tamamen vazgeçti ve genellikle birkaç mütevazı parçayla yetiniyor. Ev eşyaları, birlikte bir hayata başlamak için yeterli olacak kadar, sadece en temel ihtiyaçlarla sınırlandırıldı.

Yine de beni en çok etkileyen şey, bu düğünlerin ne kadar mütevazı hale geldiği değildi. Asıl etkileyici olan, tüm toplulukların bu düğünleri gerçekleştirmek için bir araya gelmesiydi.

Sanaa, düğününün asla gerçekleşmeyeceğine ikna olmuştu. Ailesi gelir kaynağını kaybetmişti ve her geçen gün, en temel düğün ihtiyaçlarını bile karşılamak giderek daha ulaşılmaz hale geliyordu. Hayal ettiği gelecek, yavaş yavaş imkânsız gelmeye başlamıştı.

Komşularının ise başka planları vardı. Bir kadın ona bir çift ayakkabı getirdi. Bir diğeri makyaj malzemelerini ödünç verdi. Bir fotoğrafçı, töreni ücretsiz olarak kaydetmek için gönüllü oldu. Diğerleri mekânın hazırlanmasına yardım ederken, akrabalar da ellerinden ne geliyorsa katkıda bulundular. Parça parça, düğün şekillendi — tek bir ailenin çabalarıyla değil, birçok kişinin cömertliğiyle. “Kimsenin fazla bir şeyi yoktu,” dedi Sanaa bana. “Ama herkes bana bir şeyler verdi. Sanki sadece benim düğünüm değilmiş gibi hissettim. Sanki herkes benimle birlikte kutluyormuş gibi hissettim.” Pek çok aileyi parçalayan bu savaş, geride kalanlar arasında yeni dayanışma biçimleri de oluşturdu.

Düğünler artık zenginlik ya da sosyal statüyü sergileme vesilesi değildir. Toplulukların bambaşka bir şeyi ortaya koydukları anlara dönüşmüştür: savaşın ağırlığından, en azından birkaç saatliğine de olsa, küçük bir mutluluk parçasını koruma kararlılıkları.

Ancak belki de savaşın yarattığı en derin dönüşüm, düğünlerin kendisinde değil, insanların yas anlayışını yeniden şekillendirme biçiminde yatıyor. Savaştan önce, yakın bir aile üyesinin ölümünden kısa bir süre sonra bir düğünün yapılması neredeyse düşünülemezdi. Düğünler, Gazze’nin sosyal dokusuna uzun zamandır işlenmiş olan yas geleneklerine saygıdan dolayı genellikle aylarca, bazen hatta tam bir yıl ertelenirdi.

Bugün ise bu durum neredeyse imkânsız hale geldi. Neredeyse üç yıldır süren savaşın ardından, kayıplardan kurtulmuş çok az aile kaldı. Hemen hemen herkes bir akrabasını, arkadaşını ya da komşusunu toprağa verdi. İnsanlar kutlama yapmak için yasın bitmesini bekleselerdi, hayatın kendisi süresiz olarak askıya alınmış olurdu.

Konuştuğum bir araştırmacı, Gazze’deki Filistinlilerin ölülerine saygı göstermeyi terk etmediklerine inanıyor. Aksine, kederle birlikte yaşamanın ne anlama geldiğini yeniden tanımlamak zorunda kalmışlar. Savaşın, insanların zamanla olan ilişkisini kökten değiştirdiğini söyledi. Gelecek artık özenle planlanabilecek bir şey değil; son derece belirsiz hale geldi. Bu koşullar altında, evliliği, ebeveynliği veya herhangi bir önemli yaşam kararını ertelemek, hayatının daha da büyük bir kısmını savaşa teslim etmek gibi hissettirebilir.

Bir din âlimi de benzer bir bakış açısı sundu. Evliliğin artık yas tutmayla çelişen bir şey olarak değil, hayatın kendisinin bir teyidi olarak görüldüğünü savundu — özellikle de ölümün gündelik yaşamın bir parçası haline geldiği durumlarda. İşte bu nedenle, savaşta hayatını kaybedenlerin fotoğraflarının düğün süslemelerinin yanında sergilenmesini görmek ya da sadece birkaç ay önce oğlunu toprağa vermiş bir evde ululama sesleri duymak artık olağan dışı bir durum değil.

Bir hikâye, diğerlerinden çok daha fazla aklımda yer etti. Ali, savaşta anne babasını ve kardeşlerini kaybettikten sonra ailesinden hayatta kalan tek kişiydi. Uzun bir süre yalnız yaşadı, ta ki kendi deyimiyle “yeniden başlamak” istediğine karar verene kadar. Dana adında genç bir kadınla nişanlandı ve birlikte mütevazı bir düğün planladılar. Bu, savaştan önce hayal ettikleri kutlamaya hiç benzemiyordu, ancak hayatın hâlâ devam edebileceğine inanmaları için yeterliydi.

Dana gelinliğini aldı. Törenden birkaç gün önce, ihtiyaçları olan son birkaç şeyi almak için evden çıktı. Bir daha geri dönmedi. Gelinliğini giyme fırsatı bile bulamadan bir İsrail hava saldırısında hayatını kaybetti. Gelinlik kaldı geriye ama düğün hiç gerçekleşmedi.

Ali’nin hikâyesi bana sadece gerçekleşmeyen bir düğünü değil, savaşın her an geleceklerini elinden alabileceğini bilerek yine de gelecek için planlar yapmaya devam eden Gazze’deki binlerce genci de düşündürdü.

Belki de bu yüzden Gazze’de evlilik artık sadece yeni bir hayatın başlangıcını simgeleyen bir kutlama değildir. Hayat, ne kadar kısıtlanmış olursa olsun, yine de yaşamaya değer olduğuna dair bir beyan haline gelmiştir.

Bu hikâyenin başladığı düğünden ayrılırken, çiftin arkasındaki portreye son bir kez baktım. Kimse kaybını gizlemeye çalışmamıştı. Kimse sevinci görmezden gelmeye çalışmamıştı. İkisi de aynı mekânda yer alıyordu, sanki Gazze, bitmek bilmeyen bir savaşın ortasında, imkânsızlıkla yaşamanın kendine özgü bir yolunu bulmuş gibiydi.

Eskiden düğünlerin yas dönemi geçene kadar ertelendiği bir yerde, artık birçok aile kutlama yapıyor çünkü artık bekleyemeyeceklerini düşünüyorlar. Savaş, Gazze’den neşeyi silmedi, ancak neşeyi yeniden tanımladı.

Evlilik artık sadece istikrarlı bir geleceğin vaadi değil. Belirsizliğe karşı sessiz bir direniş eylemi haline geldi — savaş ne kadar sürerse sürsün, insanların nasıl yaşayacağına ya da ne zaman kutlama yapacağına karar verecek tek gücün savaş olmayacağını vurgulamanın bir yolu.

*Athar Abu Samra, Gazze kökenli Filistinli bir yazar ve çevirmendir.

HABERE YORUM KAT
Önceki ve Sonraki Haberler
Bunlar da İlginizi Çekebilir