Paris’teki protestolar İslam’la ilgili değil, Fransa’yla ilgilidir

Paris’teki protestolar İslam’la ilgili değil, Fransa’yla ilgilidir

​​​​​​​Ülkenin krizi derin, yapısal ve kökleşmiş bir nitelikte olup, aşırı sağ bir parti bir sonraki seçimleri kazanırsa bu kriz daha da şiddetlenecektir.

Sümeyye Gannuşi’nin Middle East Eye’da yayınlanan yazısı, Haksöz Haber tarafından tercüme edilmiştir.


Bu sonbaharda Paris’i ve Fransa’nın dört bir yanındaki şehirleri kasıp kavuran, zaman zaman şiddet, yağma ve tahribata dönüşen ayaklanma, Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron yönetiminde ülkeyi saran krizin derinliğini gözler önüne sermiştir.

Bu, geçip gidecek bir öfke patlaması değildir. Daha çok, bir öğrenci isyanının ulusal bir kargaşaya dönüştüğü ve mirası bugün hâlâ Fransa’yı şekillendiren Mayıs 1968 olaylarına benzemektedir.

Macron’un cumhurbaşkanlığı tek bir kelimeyle tanımlanacak olsaydı, bu kelime “öfke” olurdu. Sarı Yelekler hareketinden emeklilik reformlarına karşı grevlere, banliyölerdeki ayaklanmalara ve bugünkü gösterilere kadar Fransa, neredeyse sürekli bir kargaşa içinde yaşadı.

Macron, ülkenin tüm sorunlarını yaratmadı, ancak Fransız halkına, özellikle de Kuzey Afrika ve Afrika kökenli vatandaşlara ve hatta Fransa’nın Afrika’daki ortaklarına karşı sergilediği kibir ve küçümseyici tavırlarıyla bu sorunları daha da ağırlaştırdı.

Bu isyan, boğucu bir iç krize dayanıyor: azalan satın alma gücü, durgun ücretler, yükselen fiyatlar ve yaygınlaşan yoksulluk. Gençler, işçi sınıfı ve alt-orta sınıfla birlikte bu durumun en ağır yükünü omuzlarında taşıdılar; işte bu yüzden protestolar Paris’in çok ötesine yayıldı. Macron’un neoliberal politikaları eşitsizliği artırdı ve kamu hizmetlerinin çürümesini hızlandırdı.

Ancak bu kriz, ekonominin ötesinde daha derin bir boyuta uzanıyor. Fransız çocuklarına özgürlük, eşitlik ve kardeşlik gibi kutsal ilkeler öğretiliyor. Oysa daha sonra karşılaştıkları Fransa, adaletsizlik ve ayrımcılığın hüküm sürdüğü bir ülke.

Muhammed adında bir genç ya da Ayşe adında bir genç kadın, doğuştan, dilden ve eğitimden dolayı Fransız olabilir – hatta üçüncü ya da dördüncü kuşak Fransız bile olabilir – ancak yine de iş, konut ve hizmet başvuruları reddedilmektedir. Entegrasyon, aidiyetin bedeli olarak talep edilen, ancak hiçbir zaman tam olarak ödenemeyen kültürel ve dilsel uyum anlamına gelmeye başlamıştır.

Sonuç olarak, Fransızca dışında başka bir dil bilmeyen, ancak kendi ülkelerinde kendilerini yabancı gibi hissetmeye zorlanan nesiller ortaya çıkmaktadır.

Müslüman İşgalcinin Anlatısı

Fransa’daki liseleri ablukaya alan gençler, neye karşı protesto ettiklerini tam olarak biliyorlardı: okula gelmeyen öğretmenler, yıkılmak üzere olan binalar ve ebeveynlerinin bugünkü yaşamından daha yoksul bir gelecek. Ancak onlar sokağa çıkar çıkmaz, başkaları da gelip onların asıl ne demek istediklerini açıklamaya başladı.

İlk sırada ABD Başkanı Donald Trump vardı. “Bu okullarla ilgili değil, bir zamanlar büyük bir ülke olan bu ülkeyi ele geçirmek isteyen İslam’la ilgili!” diye Truth Social’da yazdı. Hiçbir kanıt sunmadı ve Fransa’da öğrenci hareketi ile herhangi bir dini ya da kimlik temelli talep arasında hiçbir bağlantı kurulmamıştı.

Trump yine de sözlerine devam etti. Beyaz Saray’ın önünde, “Paris çok yakında Müslüman bir şehir olacak” diye duyurdu.

Yöntem basit. Protestocular neye karşı protesto ettiklerini söylüyorlar, Trump ise onlara başka bir şeye karşı protesto ettiklerini söylüyor. Okullar, maaşlar ve yaşam maliyeti ortadan kayboluyor. Onların yerine aşırı sağın repertuarındaki en eski figür çıkıyor: kapılara dayanan Müslüman istilacı.

Ardından, Avrupa’daki Müslümanları bir tehdide dönüştürmek için hiçbir fırsatı kaçırmayan İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu sahneye çıktı.

i24News’te Fransa’nın “aşırıcı İslam’ın istilasına boyun eğdiğini” ilan etti ve “onlar Fransa’yı yutacaklar, Avrupa’yı yutacaklar” diye uyardı. Ardından kendisi için en önemli bağlantıyı kurdu: 7 Ekim 2023’ten sonra Macron’u, Hamas’ın Gazze’de ortadan kaldırılmaması halinde Paris’in de onlarla başa çıkmak zorunda kalacağı konusunda uyardığını ve şu anda tam da bunun gerçekleştiğini iddia etti.

Bu bir öfke patlaması değildi. Bu, bir stratejinin parçasıydı; hem de eski bir stratejinin.

2017’de Macron’un yanında duran Netanyahu, “siyasi İslam’ın hem İsrail’i hem de Avrupa ülkelerini yok etmeyi amaçladığını” söylemişti. Hatta İngiltere’yi “İslam Cumhuriyeti” olarak nitelendirmişti.

Formül asla değişmez. Filistin’i, göçü ve İslam’ı tek bir tehdit olarak birleştirin. İsrail’i bir medeniyet savaşının ön cephesi olarak gösterin. Ardından Avrupalılara, aralarındaki Müslümanların iç düşman olduğunu söyleyin.

Ödenecek Bir Hesap

Amaç gayet açık. Eğer öğretmenler için yürüyüş yapan Fransız öğrenciler Paris’te Hamas olarak yaftalanabiliyorsa, o zaman Avrupa sokaklarındaki her Filistin bayrağı bir güvenlik tehdidine, Gazze’nin yıkımına karşı her protesto ise işgalin kanıtına dönüşür.

Filistinlilerle dayanışma, aşırılıkçılık olarak yeniden tanımlanıyor ve Avrupa’daki Müslüman vatandaşlar kendi ülkelerinde şüpheli konumuna düşüyor. Korku, Netanyahu’nun siyasetinin bir yan ürünü değil; tam tersine, onun kendisidir.

Ayrıca hesaplaşılması gereken bir mesele var ve Netanyahu sevincini zar zor gizledi. Fransa, işgal altındaki Batı Şeria’daki İsrail yerleşim yerlerinin genişletilmesini kınadı. Macron, İsrail’in Gazze’ye yardım gönderilmesini engellemesini “kabul edilemez” ve “utanç verici” olarak nitelendirdi; Fransa ise geçen yıl Filistin devletini tanıdı ve bu da İsrail’i öfkelendirdi.

Ne Trump ne de Netanyahu Fransa’yı tanımlıyordu. Her ikisi de seçim kampanyası yürütüyordu. Trump ara seçimler öncesinde Amerikalı seçmenlere sesleniyordu; Netanyahu ise İsrail seçimleri öncesinde seçim kampanyası yürütürken röportaj verdi. Ancak sözleri üçüncü bir kampanyaya da yansıyor: Altı ay sonra yapılacak Fransa’nın kendi cumhurbaşkanlığı yarışı.

Onların anlatısı, Marine Le Pen’in manifestosunun başka bir tonla ifade edilmiş halidir: göç bir istila, İslam bir tehdit, banliyöler ise düşman toprağı olarak sunulur.

Macron’un başbakanı, ayaklanmanın nedenleriyle yüzleşmek yerine solu hedef aldı. Sébastien Lecornu, aşırı sol grupları şiddeti organize etmekle suçladı ve La France Insoumise’yi (LFI) ayaklanmanın alevlerini körüklemekle ve cumhurbaşkanlığı seçimlerinden aylar önce ülkeyi kargaşaya sürüklemeye çalışmakla itham etti.

Bu suçlama hevesle yankı buldu: Le Pen de LFI’yi meşru toplumsal taleplerin ele geçirilmesine izin vermekle ve kaos yaratmaya çalışmakla suçladı. Merkez ve aşırı sağ aynı senaryoyu okuyordu.

Macron’un bu sefer göçmenleri suçlamasına da gerek yok. Yıllarını bu suçlamayı saygın hale getirmek için harcadı. Göç, İslam ve ulusal kimlik konularında, karşı çıktığını iddia ettiği sağdan pek de ayırt edilemez hale geldi.

Farklı günah keçileri, aynı amaç: sorumluluğu ait olduğu yerin dışında herhangi bir yere yüklemek.

Gerileyen Orta Güç

Müslümanlar, göçmenler ve sol, hepsi de hükümeti öğrencilerin sorduğu sorulardan kurtarmaya hizmet ediyor. Okulların çürümesine kim izin verdi? Satın alma gücünün erimesine kim göz yumdu? Bir nesil, ebeveynlerinden daha yoksul bir yaşam bekler hale gelirken kim ülkeyi yönetti? Bu soruların hiçbirine İslam ya da LFI yanıt vermiyor. Hepsi de Elysee’ye geri dönüyor.

Fransa’nın krizi sınırlarında bitmiyor. Eski bir imparatorluk olan Fransa, artık gerileyen, krizlerle boğuşan bir orta güç haline gelmiştir.

Resmi sömürgecilikten kurtulduktan sonraki on yıllar boyunca Paris, özellikle Afrika’daki eski kolonileriyle kapsamlı bir siyasi, askeri, parasal ve ekonomik bağlar ağı sürdürdü. “Francafrique (Fransafrik)” olarak bilinen bu sistem, Fransa’ya nüfusu ve ekonomik büyüklüğünün normalde sağlayabileceğinden çok daha fazla nüfuz kazandırdı.

Bu düzen artık çöküyor. Fransa, Mali, Nijer, Çad ve Orta Afrika Cumhuriyeti’nden kuvvetlerini çekmek zorunda kaldı; Cezayir, Senegal ve diğer ülkelerle ilişkileri ise giderek gerginleşiyor. Afrika hükümetleri bunun yerine Çin, Rusya, Türkiye ve Körfez ülkelerine yöneliyor.

Kısacası, Fransa’nın krizi geçici bir gerileme değil. Bu kriz derin, yapısal ve kökleşmiş; aşırı sağ, bir sonraki seçimleri kazanırsa daha da şiddetlenecek.

İşte asıl ironi de burada yatıyor. 2020 yılında Macron, İslam’ın dünya çapında bir kriz içinde olduğunu ilan etmişti. Sömürgeci bir üstünlük havasıyla konuşan Macron, kendi yolunu bulamayacak kadar yetersiz görülen halklara “medeniyet”i götüren 19. yüzyıl yöneticilerinin geleneğinde, İslam’ın dertlerini tedavi edebilecek bir hekim rolüne bürünmüştü.

Bugün, Fransa’nın kargaşa içinde olduğu bir dönemde, yardım arayışıyla Müslüman dünyasının kalbine gitti. Ulusal bir yaşam maliyeti krizi ortasında Fransa’nın enerji tedarikini güvence altına almayı amaçlayan Katar ve daha geniş Körfez bölgesine yaptığı devlet ziyareti sırasında Doha’dan konuştu. İslam’ın derdini teşhis etmeye cüret eden bu adam, şimdi Müslüman dünyasından Fransa’nın derdini iyileştirmeye yardım etmesini istiyor.

Belki de asıl soru hiçbir zaman “İslam’ı sözde krizinden kim kurtaracak?” değildi. Asıl soru, “Fransa’yı kendi krizinden kim kurtaracak?”

* Sümeyye Gannuşi, İngiliz-Tunuslu bir yazar ve Orta Doğu siyaseti uzmanıdır. Gazetecilik yazıları The Guardian, The Independent, Corriere della Sera, aljazeera.net ve Al Quds’ta yayımlanmıştır.

HABERE YORUM KAT
Önceki ve Sonraki Haberler
Bunlar da İlginizi Çekebilir