Öcalan ve Mandela Kıyaslaması Doğru mu?

Öcalan ve Mandela Kıyaslaması Doğru mu?

Türkiye’de her şeyin besmelesinin Atatürk olduğunu belirten Kemal Dino, bunu Kemalizm’in Kürt versiyonu olan Abdullah Öcalan’ın putlaştırılması durumuyla kıyaslıyor. Dino, Apo’yu "her şey" yapıp, milyonlarcasına hiçliği dayatanlara atfen yazıyor.

"Nasıl olur da yüzeysel olarak Kemalist sistem ve orduya karşı olduğu kanısı uyandırıp, aslında tam da ordunun ağzıyla konuşan ve nice kirli işin içine adının karıştığı bir insan Mandela'yla kıyaslanır. Bu başta Mandela'ya, onun halkına ve Kürtlere hakaret, haksızlıktır." diyen Kemal Dino, Taraf yazarı Ahmet Altan'ın bu çerçevedeki benzetmesini eleştiriyor. Dino, Kürt ulusal hareketinin, önderine tıpkı Atatürk gibi kişi merkezli ve putlaştırıcı bir konum atfettiğini ifade ediyor ve bunca kirli duruşa rağmen Öcalan'ın Mandela'ya benzetilmesinden duyduğu rahatsızlığı dünkü Taraf gazetesinde okurlarıyla paylaştı. Biz de dikkat çekici vurgular içeren bu yazıyı okuyucularımızın tartışmasına açmak istedik:

Abdullah Öcalan ve Mandela

Kemal Dino

DTP'nin seçim lokallerinde ya da mitinglerinde atılan sloganlar yaratıcılıktan, özgün bir mücadeleden uzak, tek bir kanaldan beslenen sloganlardır hep: Bijî Serok, Bi can, bi xwûn em bi terane ey serok, vb... (Yaşasın başkan, canımızla kanımızla seninleyiz ey başkan.)

Türkiye'de yaşayan herkes bilir ki, Atatürk demek Türkiye Cumhuriyeti demektir. Tek adam, tek parti kavramları bir süreçten çok, bu ülke insanın içine mahkûm edildiği bir karakter biçimidir. Atatürk'ü sevmediğini söylemek bile büyük cezalar gerektiren bir suçtu ki, hâlâ da öyle algılanıyor. Tüm şehir meydanlarından tutun, okullara resmi ve sivil yerlere, ders kitaplarında öğesine ayırmak ya da içinde zamirini, sıfatını bulmak durumunda kaldığımız sıradan bir dil bilgisi cümlesinde bile hep Atatürk oldu ve oluyor. Orman sevgisi, hayvanlara karşı şefkat, vatan millet özlemi gibi birçok şey dahi Atatürk'ün bakış açısından geçirildikten sonra anlam kazanabiliyor ancak. Her yerde, her zaman mavi gözleriyle, tepemizde bizi gözetleyen bir "büyük birader" miti yaratılmaya çalışıldı yıllarca.

Tüm insanlığın kendini bir kişide bulmasının ve onu her eylemin bismillahı yapıp kendini kayıtsız şartsız "tekliğe" teslim etmesi, korkunç derecede tehlikeli olup, özgürlük, demokrasi ve adaletle bağdaşmaz. Bu kavramlarla bağdaşmadığı gibi, hayatın tüm renklerini kendi griliğinde boğmasından geriye, sığ, yaratıcılıktan ve birey olmanın güzelliğinden uzak bir kof yaşantı kalır.

Yıllar boyunca Atatürk miti ile ilgili ufak bir değerlendirme dahi yapamamam bir insan olarak canımı acıttı. Çok geçmedi, bir Kürt olarak özgürlük mücadelesinin sembolü görülen Abdullah Öcalan'ın da aynı şekilde putlaştırılıp, kayıtsız şartsız kabullenilmesinin acısıyla tanıştım. Yıllarca böylesi bir baskı ortamında mahkûm edilen ben, bir kez daha mahkûm edilmenin acısına, bu defa adıma özgürlük mücadelesi verdiğini iddia eden bir hareket tarafından maruz bırakılıyordum. PKK'ya yakın tüm yayın organlarında, her gün mutlak birkaç fotoğrafının olduğu, adının bile kutsal bir edayla ağza alınmayıp, önderlik, ya da serokati diye tanımlandığını görünce takipçilerinin bir ulusa nasıl olur da özgürlük getireceği konusunda şüpheye düşmemek elde değildi. Yerinde ve zamanında sorulacak birkaç asgari soru ile Öcalan'ın sadece böyle görünmediği, gerek 'Sokrates'in Savunması' adlı kitabında, gerekse birçok yazısında onun kendisini mitleştirdiğini görüyorduk. Urfa'dan olmayı peygamberler şehrinde olmakla payelendirip, göğe çıkıp Tanrı'yı koltuğundan indirip yerine geçmekle ciddi bir megaloman tavır içinde olduğu hemen anlaşılıyordu. Tüm ulusal Kürt mücadelesinin bir şahıs ve birkaç slogan üzerinde okunmasına Apo'nun asla itirazı olmadı. Dahası bunu hep besledi. Herkesin iradesini ona teslim ettiğini(!) ve onun dışında çıkan ötekilerin hain etiketleriyle yaftalanıp mahkûm edildiği, tüm Kürt hareketinin içi boşaltılıp özünde birinin megaloman ihtiyaçlarının giderilmesinde ibaret bırakıldığını, legal ve illegal birçok Kürt örgütünü ortadan kaldırmasını öğrenmek, fark etmek, bir travmaydı benim için. Asıl travma ise bunu kimselere anlatamamaktı. Binlerce insanın öldüğü yine binlercesinin hapislerde hâlâ çürüdüğünü unutup, sırtında çıkan bir sivilceye veya duvar boyasının kokusuna odaklandığı bir yerde, onurlu bir özgürlük mücadelesinden çok büyük bir trajedi vardı. Böylece hepimiz toplumsal bir şizofreni içinde kişiliklerimizden arınıp gölge Apolar kılığında ne bir siyaset ne de bir özgürlük söylemi geliştirebildik. Tabii olanlar bununla da kalmıyordu. Yakalandığından beri, en hayran olduğu kişinin Atatürk olduğunu, büyük bir asker olma özlemiyle yanıp tutuştuğunu, üniter yapıyı hiçbir şekilde sorgulamadığını defalarca tekrar etti. Binlerce insanı özgür bir Kürdistan ideali için ölüme sürükleyen, o insanların kendilerine ilham kaynağı yaptığı Şeyh Saitleri bile resmî söylemin diliyle İngiliz ajanlığıyla yaftalaması kimselere bir şey ifade etmiyordu. Böylece Kemalizm ve Apoculuğun çok ilginç bir buluşmasına tanık olduk son on yılda. Söylemlerindeki çarpıklık, Kürtler için aslında bir şey talep etmemesi, Ergenekon'a yakın bağlantısı gibi çok önemli mevzuları geçmek durumundayım.

Tüm bunlardan sonra bana bu yazıyı yazdıran ikinci hususa gelmek istiyorum. Nasıl olur da "içimizdeki çeteler on beş bin iç infaz yaptı" diyen bir insan ile Mandela bir tutulur. Kürtlerin kıblesi yine Apo olarak gösterilir. Yüzeysel olarak Kemalist sistem ve orduya karşı olduğu kanısı uyandırıp, aslında tam da ordunun ağzıyla konuşan ve nice kirli işin içine adının karıştığı bir insan Mandela'yla kıyaslanır. Bu başta Mandela'ya, onun halkına ve Kürtlere hakaret, haksızlıktır. Sayın Ahmet Altan'ın bu gibi şeyleri fark etmediğini sanmıyorum. Bu konuda şahsıma bir kez daha hakaret edildiğini görüyor, eleştirimize kulak verilmesini bekliyorum. Nice romanlar yazan, karakterler yaratan bir insan, nasıl olur da Apo'nun satır aralarını doğru okuyamıyor ve bunu söyleme talihsizliğinde bulunabiliyor?

Bir şeyin her şey olduğu bir yerde her şey hiç bir şeydir. Apo'yu her şeyimiz yapıp bana, milyonlarcasına hiçliği dayatanlara, bilincimin, zekâmın, insanlığımın itirazının girişi kabilinde bu yazıyı paylaşma ihtiyacı hissetim. Maalesef günümüz Türkiye'sinde sadece bir gazetenin -Taraf'ın- bu yazımı yayınlayabilme ihtimalinin olduğunu düşünüyorum. Umarım sesimiz daha çok çıkar.

Önceki ve Sonraki Haberler
Bunlar da İlginizi Çekebilir