
Müslümanların akıl tasavvuru nasıl şekillendi?
Ayşegül Silikalem, Müslümanların modern dönemde yaşadığı zihinsel gerilimlerin, Batı'nın akıl anlayışı ile İslam'ın bütüncül akıl tasavvuru arasındaki dengenin bozulmasından kaynaklandığını ifade ediyor.
Ayşegül Silikalem / Tezkire.net
Akıllar Arasında
Dünya yolculuğumuzda başıboş bırakılmadığımızın en önemli göstergelerinden biri ilahi hitaba muhatap olmamız ise diğeri bu hitabı kavrayabilecek akla sahip oluşumuzdur. Yüce ve Kerim olan Kitab’ımız bizlere birçok vesile ile bu özelliğimizi kullanmakla mükellef bulunduğumuzu, inananları muhkem bir iman ve doğru yaşayış biçimine ulaştıracak bu potansiyelin henüz hayata başlarken insana verildiğini açık, seçik ve defaatle bildirmektedir. Ancak kelime olarak bizim Kur’an’dan öğrendiğimiz akıl ile kastedilen şeyi ne ölçüde kavradığımız veya bu imkânı hakkıyla kullanıp-kullanamadığımız konusu Müslümanlar olarak içinde yaşadığımız düzene bakılırsa oldukça kuşkuludur. En azından kendi toplumumuz bağlamında aklın bizim inanç ve toplumsal dünyamızda ne ölçüde tezahür ettiği hâlihazırda açıklanmaya muhtaçtır.
Akıl kelimesinin vahiy öncesi karşılığı ‘bağlamak, dizginlemek, kontrol altına almak’ anlamlarında kullanılan ve daha ziyade tedbir, pratik zekâ, sağduyu gibi çağrışımları olan bir kökene dayanmaktadır. Vahyin Arap dilindeki ifadelere yeni ve geniş anlamlar yükleyerek onları farklı bağlamlara taşıyan üslûbu akıl için de geçerli olmuş ve insanın geniş potansiyeli ve gücüne işaret eden bu yetisi birçok başka kelimeyle de desteklenerek açımlanmıştır. Tefekkür, tedebbür, tezekkür, nazar, basiret ve hikmet gibi kavramlar akletme faaliyetinin türleri olarak bize bildirilmiştir. Burada dikkat çekici olan husus ‘akıl’ kelimesinin Kur’an-ı Kerim’de isim olarak değil fiil kalıplarıyla kullanılmasıdır. Bu durum aklın sahip olunan statik bir şey, durum veya potansiyelden ziyade hareket hâlinde kendini gösteren bir nitelik veya faaliyet oluşuna işaret eder. Nitekim Kur’an’ın muhataplarına yönelttiği temel soru ‘akıllı mısınız?’ değil, ‘akletmez misiniz?’ sorusudur. Bir başka özellik ise Kur'an'ın akletmeyi çoğu zaman kalple ilişkilendirmesidir. Konu ile ilgili birçok ayette akletme eylemi kalple birlikte zikredilmiştir. Bu yaklaşım sonraki dönemlerde ortaya çıkacak olan akıl-kalp karşıtlığının Kur'an'da bulunmadığını, Kur'an'ın dünyasında kalp ile aklın birbirine rakip iki merkez değil, insan idrakinin iç içe geçmiş boyutları olduğunu göstermektedir.
Kur'an'ın akla yaptığı vurgu, modern dönemde kimi zaman iddia edildiği gibi yalnızca rasyonalist bir çağrı olarak okunamaz. Aynı şekilde aklı değersizleştiren yorumlarla da bağdaşır nitelikte değildir. Akıl söz konusu olduğunda Kur'an'ın talep ettiği şey, insanın kendisine verilen idrak imkânını kullanmasıdır. İman Kur'an'da, Batı düşüncesinin aksine, akletmenin alternatifi değil, onun sahih biçimde işletilmesinin sonucu olarak sunulur. Tam da bu sebeple İslam düşünce tarihinde ortaya çıkan farklı akıl görünümlerini anlamanın ilk şartı, Kur'an'ın aklı bir cevher değil bir eylem olarak konumlandırdığını hatırlamaktır. Sonraki yüzyıllarda filozofların, kelâmcıların ve sûfîlerin geliştireceği bütün akıl tasavvurları, kavramı daha teknik biçimde tanımlasalar bile, doğrudan veya dolaylı olarak bu temel zeminin üzerinde yükselecektir.
Kur’an’ın akletmeye yaptığı güçlü vurguyla birlikte İslam düşünce tarihinde tek bir akıl anlayışı ortaya çıkmamıştır. Bunun temel sebebi Kur’an’ın aklı tanımlayan kapalı bir teori sunmak yerine insanı düşünmeye, anlamaya ve doğru hükme ulaşmaya davet etmeyi tercih etmesidir. Kur'an'ın birçok meselede ayrıntılı şemalar vermek yerine ilkeler koyması tesadüf değildir. Bu tavır insanı edilgen bir uygulayıcı değil, vahyin rehberliği altında düşünen ve inşa eden bir özne olarak gördüğü, farklı zaman ve toplumlarda ortaya çıkacak tecrübelere geniş bir alan bıraktığı şeklinde de okunabilir. Bu yönüyle vahyin genel mantığında hem insan aklına duyulan güveni hem de insan topluluklarının farklılaşmasına tanınan meşru alanı görmek mümkündür. Aklı kullanmaya olan çağrısını da bu bağlamda düşünürsek tarih içerisinde çeşitli ilim gelenekleri tarafından akletme faaliyetinin belli bir biçimiyle ön plâna çıkarılması anlaşılabilir bir durum hâlini alır. Vahyin aklı kullanmaya dönük bu davetine karşılık fıkıh, kelâm, felsefe ve tasavvuf gibi disiplinlerin her biri hakikate ulaşmanın yolları konusunda kendine özgü yorumlar geliştirmiş, böylece İslam medeniyeti içerisinde birbirinden tamamen kopuk olmayan farklı bilgi ve akıl anlayışları ortaya çıkmıştır.
Bu çeşitliliği anlamak için Faslı düşünür Muhammed Âbid el-Câbirî'nin yaptığı beyan, burhan ve irfan ayrımı oldukça elverişlidir. Bu yaklaşıma göre beyanî akıl, bilgiye öncelikle vahiy, dil ve otorite üzerinden ulaşır. Merkezinde ise Kur’an, sünnet ve bunların yorum geleneği bulunmaktadır. Fıkıh ve usûl ilimlerinin önemli bir kısmı bu zemin üzerinde yükselmiştir. Beyanî düşünme biçiminde temel mesele yeni bir hakikat keşfetmekten çok, mevcut nassların ne söylediğini doğru anlamaktır. Bu nedenle dil, rivayet, kıyas ve yorum faaliyetleri büyük önem kazanır. İslam toplumlarının dinî hayatını şekillendiren ana damar uzun süre ve büyük ölçüde bu gelenek olmuştur. Burhanî akıl ise sistemli muhakemeyi, mantığı ve aklî çıkarımı merkeze alır. Özellikle Fârâbî ve İbn Sînâ gibi filozoflarda gelişen bu yaklaşımda insan aklı, varlık hakkında güvenilir bilgi elde edebilecek bir yeti olarak görülür. Burhanî düşünce yalnızca dinî meselelerle değil, tabiat, siyaset, ahlâk ve metafizikle de ilgilenmiştir. Burada akıl, kendisine verilen ilkelerden hareketle tutarlı sonuçlara ulaşmaya çalışan bir muhakeme gücüdür. Ancak bu gelenekte bile akıl, modern dönemdeki pozitivist anlayışta olduğu gibi yalnızca maddî dünyayla sınırlandırılmamış, aksine metafizik ve ilahiyat da aklın araştırma alanı içerisinde kabul edilmiştir. İrfanî akıl ise hakikatin yalnızca mantıksal çıkarımlarla kavranamayacağını savunur. Tasavvuf geleneğinde gelişen bu yaklaşım, insanın iç dünyasını, ahlâkî arınmasını ve manevî tecrübesini bilgi sürecinin ayrılmaz bir parçası olarak görmektedir. Özellikle Muhyiddin İbnü'l-Arabî sonrasında irfan geleneği, kalbî idrakin hakikati anlamadaki rolünü daha ayrıntılı biçimde işlemiştir. Burada amaç aklı dışlamak değil, onun sınırlarını kabul ederek daha geniş bir idrak alanına işaret etmektir.
Bu üç yaklaşım günümüzde genellikle birbirine rakip gelenekler, temsilcileri ise kendi fanatikleri olan birer lider gibi anlatılmaktadır. Oysa İslam düşünce tarihine yakından bakıldığında durumun bu kadar basite ve mahalle kavgasına indirgenemeyeceği görülür. Birçok büyük âlim yalnızca bir çizginin temsilcisi değildir. Gazâlî bunun en çarpıcı örneklerinden biri olarak hem fıkıh ve kelâm geleneğinin içinde yetişmiş, hem mantık kullanmış hem de tasavvufî tecrübeye yönelmiştir. Benzer şekilde Fahreddin er-Râzî'nin eserlerinde kelâm, felsefe ve tefsir iç içe geçmektedir. Osmanlı düşünce hayatında da aklî ilimler ile tasavvufî gelenek arasında bugünkü kadar sert sınırlar bulunmamaktadır. Dolayısıyla İslam düşünce tarihinin asıl meselesi akıl ile kalp arasında tercih yapmaktan daha çok hakikatin hangi yönünün hangi araçla kavranabileceği etrafında şekillenmiştir. Beyan vahyin rehberliğini, burhan muhakemenin disiplinini, irfan ise insanın varoluşsal derinliğini temsil etmektedir. Klasik dönemin güçlü isimleri bu alanlardan yalnızca birine yaslanmak yerine çoğu zaman bunları belirli bir denge içerisinde bir arada tutmaya çalışmışlardır. Bugün dönüp baktığımızda Müslüman toplumların yaşadığı birçok entelektüel gerilimin kökeninde bu dengenin bozulması yatmaktadır. Çünkü modern dönemde beyan, burhan ve irfan birbirini tamamlayan bilgi yolları olmaktan çıkarak çoğu zaman birbirini dışlayan kimliklere dönüşmüştür. Oysa İslam medeniyetinin en üretken dönemleri, bu farklı akıl biçimlerinin karşı karşıya gelmekten çok birbirleriyle temas edebildiği dönemler olmuştur.
İnsanla ilgili diğer birçok kapasite gibi akıl da belli düzey bir ilişkisellik, yani toplum içerisinde şekillenir. Verili bir potansiyel olarak getirdikleri akıl ile kişiler neyi makul, neyi mümkün, neyi doğru veya yanlış kabul edeceklerini büyük ölçüde içinde yetiştikleri kültürden öğrenirler. Bu nedenle akıl; eğitim kurumları, dinî yapılar, aile, dil, gündelik hayat tecrübeleri ve hatta duygusal iklim aracılığıyla şekillenir. Bir toplumun sık kullandığı kavramlar, önem verdiği değerler ve ödüllendirdiği davranışlar zamanla belirli bir muhakeme tarzını yerleştirir ve yeniden üretir. Nitekim medrese başka, modern üniversite başka, tasavvufî çevreler başka türden akletme biçimleri geliştirmektedir. Aynı şekilde sürekli belirsizlik içinde yaşayan toplumlar pragmatik ve kısa vadeli muhakemelere yönelirken, güçlü kurumsallaşmaya sahip toplumlar planlama, hesaplama ve sistematik düşünmeyi teşvik edebilmektedir. Bir akıl biçimi eğitimden siyasete, gündelik hayattan dinî yaşama kadar farklı alanlarda sürekli yeniden üretildiğinde artık bireysel bir tercih olmaktan çıkar ve kültüre dönüşür. Bu sebeple beyanî, burhanî veya irfanî akıl yalnızca epistemolojik kategoriler değil, aynı zamanda belirli kurumlar, alışkanlıklar ve hayat tarzları aracılığıyla toplumsallaşan zihniyetlerdir. Dolayısıyla bir toplumun hangi akıl biçimine sahip olduğunu anlamak için insanların ne düşündüğünden çok, onlara nasıl düşüneceklerini öğreten kurumlara ve kültürel pratiklere bakmak gerekir.
Tarihsel olarak Türk toplumunun zihniyeti, bu karşılaşmadan önce teşekkülünü büyük ölçüde tamamlamış İslam düşüncesinden beslenerek ortaya çıkmıştır. Bu tamamlanmışlık Anadolu beyliklerinden Osmanlı’ya uzanan çizgide siyasetin metafizik tartışmalardan önce kamu düzenini koruma meselesi olarak gelişmesine sebep olmuştur. Bu sebeple İslam dünyasında bazı bölgelerde görülen yoğun felsefî spekülasyonların veya mezhep merkezli teorik tartışmaların bizim düşünce geleneğimizde aynı ağırlığa sahip olduğu söylenemez. Cabirî’nin sınıflandırması açısından basit bir çıkarımda bulunmak gerekirse kültürümüzdeki medrese geleneği dinî ve hukukî meselelerde beyanî aklı temsil ederken, devlet yönetimi çoğu zaman örf ve tecrübeye dayalı pragmatik bir muhakemeyle hareket etmiş, tarikatlar ve tasavvufî yapılar ise toplumsal hayatın manevî boyutunu beslemiştir. Böylelikle toplumsal akıl olarak bizim beyan, burhan ve irfan arasında pratik bir denge arayışıyla karakterize edilen bir geleneğin devamcısı olduğumuzu söylemek mümkündür. Osmanlı tecrübesinde devletin resmî ilim anlayışı büyük ölçüde medrese üzerinden şekillenmiş olsa da toplumun dinî hayatı yalnızca medrese tarafından belirlenmemiştir. Tekke, dergâh ve tarikatlar geniş kitlelerin dinî tecrübesini etkilerken örf, yerel gelenekler ve devlet pratiği de toplumsal düzenin oluşumunda belirleyici olmuştur. Böylece beyan, irfan ve örf (maruf da ‘bildik, tanıdık olan’ anlamında örf ve irfanla ortak bir kökten gelir) aynı toplumsal yapı içerisinde yan yana varlık göstermiştir. Bu durumun önemli sonuçlarından biri, Türk toplumunda teorik tutarlılıktan çok pratik uyuma değer verilmesi olmuştur. Birçok Batı toplumunda görülen keskin ideolojik ayrışmalar veya sistematik felsefî kamplaşmalar Türk toplumunda daha sınırlı kalmış, ayrı unsurları bir arada tutmaya çalışan uzlaştırıcı bir zihniyet öne çıkmıştır. Bu özellik kimi zaman esneklik ve dayanıklılık üretirken, kimi zaman da güçlü teorik geleneklerin oluşmasını zorlaştırmıştır.
Nitekim Türk düşünce hayatına yöneltilen eleştirilerin önemli bir kısmı da burada düğümlenmektedir. Bir yandan toplumsal ve siyasal meseleleri çözme konusunda dikkate değer bir tecrübe birikimi oluşmuş, diğer yandan bu tecrübe her zaman güçlü kavramsal çerçeveler üretememiştir. Bunun izleri bugün dahi gündelik hayatta görülebilmektedir. İnsanlar çoğu zaman bir meseleyi soyut ilkeler üzerinden değil, şartların ve tecrübenin gerektirdiği şekilde değerlendirmeye eğilimlidir. Dini gruplar açısından bakıldığında da benzer bir tablo ortaya çıkar. Türkiye'deki birçok cemaat ve dinî yapı nass ve gelenek merkezli bir beyanî çerçeveye sahip olmakla birlikte, gündelik pratiklerinde güçlü bir örf ve tecrübe unsurunu da barındırmaktadır. Aynı şekilde tasavvufî geleneklerin etkisi, yalnızca belirli tarikat çevreleriyle sınırlı kalmamış, halk dindarlığının şekillenmesinde de önemli rol oynamıştır. Bu nedenle Türkiye'de bir kişinin aynı anda hem geleneksel otoriteye bağlı, hem tasavvufî duyarlılıklara açık, hem de modern teknik araçları rahatlıkla kullanan bir profile sahip olması şaşırtıcı değildir. Ancak modernleşme süreci bu tarihsel dengeyi önemli ölçüde değiştirmiştir. Özellikle son iki yüzyılda Batı'dan gelen ithal bilgi anlayışı, yalnızca yeni kurumlar ve teknolojiler getirmemiş aynı zamanda aklın ne olduğu ve nasıl çalışması gerektiği konusunda farklı bir tasavvur da taşımıştır. İşte bugün Türkiye'de yaşanan birçok zihinsel gerilimi anlamak için artık bu yeni akıl anlayışına, yani modern bilimsel akla da dikkat etmek gerekmektedir.
Türkiye'de akıl üzerine yürütülen tartışmaların önemli bir kısmı, farkında olunmaksızın modern Batı'nın ürettiği akıl anlayışını merkeze almaktadır. Bu nedenle akıl denildiğinde çoğu zaman ilk akla gelen şey bilim, teknoloji, deney ve teknik uzmanlık olmaktadır. Oysa bu durum ne insanlık tarihi boyunca böyledir ne de İslam düşünce tarihinde akıl denildiğinde öncelikle anlaşılan şey budur. Modern bilimsel akıl, Avrupa'nın uzun tarihsel dönüşümleri içerisinde şekillenmiştir. Rönesans, Reform, Bilim Devrimi ve Aydınlanma gibi süreçlerin ardından bilgi giderek gözlem, deney ve matematiksel ispat etrafında tanımlanmaya başlanmıştır. Bu dönüşümün en önemli sonucu, bilginin kaynağı olarak otorite ve geleneğin yerine sistematik araştırmanın geçirilmesi olmuştur. Şüphesiz bu gelişme insanlık tarihinin büyük entelektüel başarılarından biridir. Modern bilim sayesinde doğa hakkında daha önce ulaşılamayan düzeyde bilgi elde edilmiş, teknoloji gelişmiş ve insanın maddi dünyayı dönüştürme kapasitesi olağanüstü ölçüde artmıştır. Ancak burada gözden kaçırılmaması gereken husus, bilimsel yöntemin başarısı ile bilimsel aklın zamanla kazandığı felsefi statünün aynı şey olmadığıdır. Modern bilim başlangıçta belirli bir alanı, yani fiziksel dünyayı anlamaya yönelik bir yöntem olarak ortaya çıkmışken zaman içerisinde bazı çevrelerde hakikatin yegâne ölçüsü hâline gelmiştir. Özellikle on dokuzuncu yüzyıl pozitivizmi, deney ve gözlemle doğrulanamayan bilgilerin güvenilir sayılamayacağını ileri sürmüş böylece metafizik, din ve ahlâk gibi alanlar kamusal bilginin dışına itilmeye başlanmıştır.
Tam da bu noktada modern bilimsel akıl ile klasik İslam düşüncesindeki burhanî akıl arasındaki fark ortaya çıkmaktadır. İlk bakışta her ikisi de akla ve muhakemeye önem verdiği için benzer görünseler bile aslında hareket noktaları farklıdır. Fârâbî ve İbn Sînâ'nın temsil ettiği burhanî gelenekte akıl, yalnızca tabiatı anlamanın değil, varlığı bir bütün olarak kavramanın aracıdır. Aynı akıl, fizik kadar metafizikle, siyaset kadar ahlâkla da ilgilenir. İnsan aklı, doğru kullanıldığında yalnızca dünyanın nasıl işlediğini değil, insanın nasıl yaşaması gerektiğini de araştırabilir. Modern bilimsel akıl ise bilinçli biçimde daha dar bir alan seçmiştir. Onun temel sorusu ‘ne vardır?’ ve ‘nasıl işler?’ sorularıdır. Buna karşılık ‘neden varız?’, ‘iyi hayat nedir?’ veya ‘insan ne uğruna yaşamalıdır?’ gibi sorular bilimsel yöntemin dışında bırakılmıştır. Bilimin başarısı da büyük ölçüde bu sınırlamadan kaynaklanmaktadır. Çünkü bilim, cevaplayamayacağı sorularla uğraşmak yerine cevaplayabileceği sorular üzerinde yoğunlaşmıştır.
Müslüman toplumların modern dönemde yaşadığı zihinsel gerilimlerin önemli bir kısmı da buradan doğmaktadır. On dokuzuncu yüzyıldan itibaren Batı'nın askerî, ekonomik ve teknolojik üstünlüğü karşısında duyulan hayranlık ve endişe, birçok Müslüman aydını bu başarının arkasındaki zihniyeti anlamaya yöneltmiştir. Ancak bu süreçte çoğu zaman bilimsel yöntem ile modern dünyanın insan ve toplum tasavvuru birbirine karıştırılmıştır. Bilimsel düşünceyi savunanlar dinî ve ahlâkî bilgi biçimlerini bütünüyle irrasyonel sayabilmekte, buna karşılık dinî hassasiyetleri önceleyen çevreler de zaman zaman modern bilimi kendi felsefi yükleriyle birlikte değerlendirmektedir. Böylece bilim ile pozitivizm, akıl ile sekülerleşme, gelenek ile akıl karşıtlığı birbirine karışmaktadır. Oysa klasik İslam düşüncesinin tecrübesi bize farklı bir imkân göstermektedir. Akıl ile vahiy, muhakeme ile iman veya bilim ile hikmet arasında zorunlu bir çatışma bulunmamaktadır. Asıl mesele, her birinin sınırlarını ve imkânlarını doğru tayin edebilmektir. Bilim bize dünyanın nasıl işlediğini öğretir fakat dünyanın ne için var olduğunu söylemez. Teknoloji hayatı kolaylaştırır fakat hayatın anlamını belirlemez. Türkiye'de yaşanan zihinsel karmaşanın önemli bir kısmı burada ortaya çıkmaktadır. Modern hayatın araçlarını kullanıyor, modern eğitimin kurumlarında yetişiyor, modern ekonominin kurallarıyla yaşıyoruz fakat hayatı anlamlandırmak için çoğu zaman başka kaynaklara başvuruyoruz. Bir bakıma aynı anda birden fazla akıl düzeni içerisinde yaşamaya çalışıyoruz. Bu durum yalnızca bireysel değil, toplumsal bir gerilim de üretmektedir. Bugün hem seküler hem de dindar çevrelerde gözlenen birçok tartışmanın arkasında aslında farklı akıl anlayışlarının birbiriyle kurduğu sorunlu ilişki bulunmaktadır.
Günümüzde Türkiye’nin dinî hayatında beyanî aklın tarihsel ağırlığını büyük ölçüde koruduğu söylenebilir. Dinî bilgi söz konusu olduğunda temel başvuru kaynağı hâlâ nasslar, gelenek ve otorite kabul edilen isimlerdir. Bunun sonucu olarak toplumlar, tarihsel süreçler ve siyasal gelişmeler bazen oldukları gibi anlaşılmaya çalışılmadan, olması arzu edilen ölçüler üzerinden değerlendirilmektedir. Bu durum ahlâkî duyarlılığı korurken sosyolojik kavrayışı zayıflatabilmektedir. İkinci olarak, Türkiye'deki dinî hayatın şekillenmesinde irfanî geleneğin etkisi göz ardı edilemeyecek kadar büyüktür. Özellikle Anadolu'da tasavvufun asırlara yayılan etkisi, dinî tecrübenin yalnızca bilgi ve hüküm meselesi olarak değil, aynı zamanda ahlâk, edep ve maneviyat meselesi olarak yaşanmasını sağlamıştır. Bu durumun önemli kazanımları bulunmaktadır. Dinin katı bir hukuk düzenine indirgenmesini engellemiş, insanın iç dünyasına ve ahlâkî olgunlaşmasına dikkat çekmiştir. Ancak irfanî geleneğin güçlü olduğu yerlerde zaman zaman başka bir problem ortaya çıkabilmektedir. Manevî otoriteye duyulan güven, eleştirel muhakemenin geri çekilmesine yol açabilmektedir. Oysa İslam düşünce tarihinde tasavvufun büyük isimleri dahi kendilerini sorgulamadan kabul edilecek kişiler olarak sunmamışlardır. Bugün ise bazı çevrelerde sadakat ile muhakeme, teslimiyet ile düşünme arasında gereksiz bir karşıtlık kurulabilmektedir.
Bütün bunların yanında modernleşme süreciyle birlikte Türkiye'deki dindar kesimler güçlü bir burhanî ve teknik akıl alanıyla da karşılaşmıştır. Üniversiteler, mühendislikler, modern bürokrasi ve piyasa ekonomisi içerisinde yetişen yeni kuşaklar bilimsel düşünme biçimlerine giderek daha fazla aşina olmaktadır. Fakat burada dikkat çekici bir durum ortaya çıkmaktadır. Aynı kişi mesleki hayatında son derece rasyonel davranırken, toplumsal ve siyasal meselelerde farklı ölçülerle hareket edebilmektedir. Bir mühendis mühendislik yaparken deneysel veriye bağlı kalmakta, fakat toplumsal meseleleri değerlendirirken çoğu zaman aidiyetlerin ve kanaatlerin belirleyiciliğine teslim olabilmektedir. Bu durum yalnızca Türkiye'ye özgü değildir. Ancak Türkiye'de daha görünürdür. Sonuçta ortaya aynı anda birkaç farklı akıl düzeni içerisinde yaşayan bir insan tipi çıkmıştır. İş yerinde modern, evinde geleneksel; teknolojide rasyonel, siyasette duygusal; ekonomide hesapçı, kültürel meselelerde romantik davranabilen bu tipoloji, aslında Türkiye'nin son iki yüzyıllık dönüşümünün bir ürünüdür.
Belki de Türkiye'deki dindar çevrelerin en önemli açmazlarından biri burada ortaya çıkmaktadır. Bilimsel ve teknik alanlarda modern dünyanın araçlarını büyük ölçüde benimsemiş olmalarına rağmen, bu araçların ortaya çıktığı toplumsal ve düşünsel şartlar yeterince analiz edilmemektedir. Bunun sonucunda modernliğin ürünleri kullanılmakta, fakat modernliği doğuran süreçler hakkında çoğu zaman slogan düzeyini aşan bir değerlendirme geliştirilememektedir. Aynı şekilde gelenek savunulmakta, fakat geleneğin tarihsel tecrübesi ve iç çeşitliliği de çoğu zaman yeterince incelenmemektedir. Bu nedenle içinde bulunduğumuz düşünsel krizin aşılması farklı bilgi ve akıl biçimlerini birbirine düşman hâle getirmeden nasıl ilişkilendireceğimizle ilgilidir. Çünkü yalnızca geleneğe yaslanan bir düşünce değişen dünyayı anlamakta zorlanabilir, yalnızca teknik rasyonalitenin peşinden giden bir düşünce ise insan hayatını anlam ve amaçtan mahrum bırakabilir. Aynı şekilde yalnızca sezgiye dayanan bir yaklaşım eleştirel muhakemeyi kaybedebilirken, yalnızca hesaplayıcı akla dayanan bir yaklaşım da insanı kendi manevî derinliğinden uzaklaştırabilir.
Son iki yüz yıldır Müslümanlar büyük ölçüde Batı'nın ürettiği kurumlar, kavramlar ve sorunlar etrafında düşünmeye alışmıştır. Bu durumu aşmanın ve İslam aklını diğer batıl ve eksik akıllar karşısında acze düşmekten kurtarmanın yolu beyanın rehberliğini, irfanın derinliğini ve burhanın disiplinini birbirine rakip değil tamamlayıcı imkânlar olarak görebilmekten geçer. Aksi takdirde Mevlana’nın ünlü benzetmesinde işaret ettiği gibi, karanlıkta filin farklı yerlerine dokunan insanlar gibi hakikati kendi bildiğimizden ibaret sanabiliriz. Oysa bizim hatırda tutmamız gereken en temel şey ve modern akıldan en bariz farkımız; hakikati elinde tutanın insan değil Allah olduğudur. Biz yalnızca Allah vergisi aklımızla hakikati çeşitli düzeylerde ve bize uzatılan en sağlam ipe (vahye) tutunarak kavrayabiliriz. Bundan sonrası kendini ve yerini bilen adımlar atmakla diğer bütün işleri yoluna koyacaktır. Muhakkak Allah’ın izni ve inayetiyle..



HABERE YORUM KAT