
Müceddid kimdir?
Müceddidi “reformist” olarak anlamak doğru olmadığı gibi kuru bir “taklitçi/mukallit” olarak anlamak da doğru değildir.
Mahmut AY’ın Yeni Şafak gazetesinde 3 yazı şeklinde yayınlanan “Müceddid kimdir?” makalelerini ilginize sunuyoruz:
Zaman zaman “Filânca zat asrımızın mücedididir.” şeklinde sözler duyuyoruz. Hemen her mezhep ya da meşrep müntesibi, asrın müceddidinin kendilerinden çıktığını iddia ediyor. Peki kimdir müceddid? Bu yazımız, bu sorunun cevabına dair bilgi içerikli olacak. İnşallah haftaya da bu bilgilerin tahlilini ve konuyla ilgili kanaatlerimizi içeren bir yazı paylaşacağız.
Resûl-i Ekrem’in (sav) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Allah, bu ümmete her yüz senin başında dinini yenileyecek kimse(ler)i muhakkak gönderecektir.” (Ebu Davud, “Melâhim”, 1). “Müceddid” ve “tecdîd” kavramlarının kaynağı bu hadistir. Çok az sayıda âlim konuya dair müstakil eser yazmıştır. Bunlardan biri olan Suyûtî’nin “et-Tenbie bi men yeb’asüllahu alâ ra’si külli mie” isimli risâlesini esas alarak konuyu özetlemeye çalışacağız.
“Müceddid, din âlimi olmak zorunda mıdır?” sorusunu âlimlerin pek çoğu olumlu cevaplarken bazı âlimler “Hayır; müceddid din âlimi olmak zorunda değildir. Mesela devlet adamlarından da müceddid olabilir.” yanıtını vermişlerdir. Hatta Zeynüddîn Irâkî, mezkûr hadisin zâhirî manasının müceddidin devlet adamı olması gerektiğine işaret ettiği kanaatindedir (Tenbie, s. 106). Müceddidin mutlaka din âlimi olması gerektiğini söyleyenlerden bazıları onun hangi alanda ihtisas yapmış olması gerektiğini dahi belirleme ihtiyacı hissetmişlerdir. Mesela İbnü’s-Sübkî, müceddidin mutlaka fakih olması gerektiği kanaatindedir. Bu sebeple üçüncü asrın müceddidinin kelâm âlimi Eş’arî değil, fıkıh âlimi İbn Süreyc olması gerektiğini söyler (Tenbie, s. 97). İbn Asâkir ve İbnü’l-Esîr gibi âlimler ise bu konuda İbnü’s-Sübkî gibi düşünmemektedirler. Onlara göre İmam Eş’arî, Mutezile gibi bidat ehli mezheplere karşı Sünnî akideyi savunmuş olması sebebiyle müceddid olmaya daha layıktır (Tenbie, s. 95-96).
Bazı âlimler ise müceddidin devlet adamı olması gerektiği kanaatindedir. Mesela Osmanlı sadrazamlarından ve âlimlerinden Lütfi Paşa’ya göre müceddidler mutlaka devlet adamı olmalıdır. Onun müceddid listesi şu şekildedir: Hz. Muhammed, Ömer b. Abdülaziz, Mu’tasım, Kadir billah, Muhammed Tapar, Gazan Han, Osman Gazi, Çelebi Mehmed ve Yavuz Sultan Selim (Kayhan Atik, Lütfi Paşa ve Tevarih-i Al-i Osman, 145-148).
“Müceddid, ehl-i beytten olmak zorunda mıdır?” Bazı âlimler müceddidin ehl-i beytten olması gerektiğini söylerken çoğunluk böyle bir zorunluluk olmadığı görüşündedir. Suyûtî, müceddidin ehl-i beytten olmasının, şart olmamakla birlikte iyi olacağı kanaatindedir. Ancak ona göre ehl- beytin kapsamı tüm Kureyşlileri kapsayacak şekilde anlaşılmalıdır. Hatta Kureyşlilerin mevâlîsi (köleleri) olanlar da “ehl-i beyt” kapsamında değerlendirilebilir (Tenbie, s. 113-114).
“Bir asırda birden fazla müceddid olabilir mi?” sorusuna pek çok âlim “Evet; aynı asırda birden fazla müceddid olabilir. Bunlar aynı sahada (mesela fıkıh alanında) tecdid yapmış olabileceği gibi farklı alanlarda (mesela kimi ilimde, kimi siyasette) tecdid yapmış olabilir.” şeklinde cevap vermişlerdir (Tenbie, s. 107-108). Onlar, mezkûr hadisteki “men” edatının tek bir kişiye değil pek çok kişiye delâlet ettiği kanaatindedir. Suyûtî’nin kanaati de bu yöndedir (Tenbie, s. 110-111).
“Müceddid, tanınmış biri olmak zorunda mıdır?” Tüm âlimlere göre müceddid, tüm İslâm âleminde tanınan ve tesiri olan biri olmalıdır. Yalnızca kendi beldesinde tanınan ve etkili olan birinin müceddid sayılamayacağı genel kabul görmüş bir kanaattir. (Tenbie, s. 114-115).
“Müceddid, kendisinin müceddid olduğunu bilebilir mi ya da böyle bir iddiada bulunabilir mi?” Klasik dönemlerde bunun örneği çok azdır. Suyûtî, kendisinin dokuzuncu asrın müceddidi olmasını temenni eder; kendisinin bunu hak edecek bir birikime sahip olduğunu söyler. Benzer şekilde Gazâlî’nin de el-Munkız’da, beşinci asrın müceddidi olarak kendisini görmeyi ümit ettiğini ve bunu hak edecek bir durumda olduğunu ima ettiğini söyler (Tenbie, s. 104-105). Devlet adamlarından da bu iddiada bulunan nadir de olsa çıkmıştır. Mesela Timur’un oğlu Şahruh kendisinin müceddid olduğunu iddia etmiştir (Koushki, Early Modern Islamicate Empire, s. 358-362).
“Müceddidin vefat tarihi önemli midir?” Âlimlerin ekseriyeti, mezkûr hadisten hareketle müceddidin hicrî asrın başlarında vefat etmesi gerektiği kanaatindedir. Ancak bu, spekülasyona açık bir durumdur. Zira “yüzyılın başları”nın hangi yıllar olduğunu belirlemek mümkün değildir. Mesela 324 yılında vefat eden Eş’arî’de, kimine göre “yüzyılın başında vefat etme” şartı mevcutken kimine göre yoktur. Suyûtî vefat tarihi konusunda kendi kanaatini belirtmemiştir.
Bazı âlimlerde müceddidlik vasıfları olduğu hâlde kimse ondan müceddid olarak bahsetmemiştir. Mesela Suyûtî, Taberî gibi her ilimde behresi olan, mutlak müctehid kabul edilen bir âlimin neden müceddid olarak görülmediğine şaşırır (Tenbie, s. 103).
Müceddid olduğu tahmin edilenler kimlerdir? Suyûtî, kendisine kadarki muhtemel müceddidler olarak şu isimleri zikreder: 1. Asrın müceddidinin halife Ömer b. Abdülaziz, 2. asrın müceddidinin ise İmam Şâfiî olduğunda yaygın bir ittifak vardır (Tenbie, s. 92-97). 3. asırda İbn Süreyc ve İmam Eş‘arî, 4. asırda Bâkllânî, Su‘lukî ve İsferâyinî, 5. asırda Gazzâlî ve Halife el-Müsterşid Billah, 6. asırda Râzî ve Rafiî, 7. asırda İbn Dakikü’l-Îd , 8. asırda Bulkînî, Cezerî, İbn Hacer ve Zeynüddin el-Irakî. Suyûtî kendisinin dokuzuncu asrın müceddidi olmasını ümit etmektedir, ümidin de ötesinde yazdıkların anlaşıldığına göre kendisi buna inanmaktadır. Azîmâbâdî, Sünen-i Ebû Davud şerhinde, mezkûr hadisi şerh ederken Suyûtî’nin bıraktığı yerden listeyi şöyle devam ettirmiştir: 9. asırda Suyûtî, 10. asırda Remlî,11. asırda Kûrânî 12. asırda Fülânî ve Zebîdî, 13. asırda Nezir Hüseyin, Hüseyin el-Ensarî ve Sıddık Hasen Han.
14. asır için ise müceddid adaylarının listesi oldukça kabarıktır. Son bir asırda yayılan ve kökleşen hemen her İslâmî hareket, tarikat ve cemaatin kurucu lideri, taraftarlarınca müceddid olarak görülmektedir. Son asırda müceddid adaylarının artması çok önemli bir olgudur. Modern zamanlarda “müceddidlik”, geçmişe kıyasla çok daha belirgin bir şekilde öne çıkan bir kavram olmuştur. Önümüzdeki hafta bunu tahlil etmeye çalışacağız inşallah.
“Müceddid”in kim olduğunun tespiti, spekülasyona son derece açık olduğu gibi ilgili hadiste “tecdid”den neyin kastedildiği belirtilmediği için her mezhep ve meşrep kendine göre bir “tecdid” tanımı yaparak meseleye yaklaşmıştır. Mesela “tecdîd” Eş’arî kelâmcılara göre Eş’arî akideyi esas alarak İslâmî ilimleri yeniden yorumlamak ve yaymaktır. Sûfîlere göre nefs tezkiyesini esas alan bir dindarlık anlayışıyla tasavvufî düşünce ve pratikleri yaymaktır. Selefîlere göre ise Eş’arî akide ve sûfî düşünce dahil olmak üzere İslam’ı her türlü bidatten arındırmak ve selef akidesini yeniden ihya etmektir. Dolayısıyla bir grup için “tecdîd”i ifade eden şey başka bir grup için “arınılması gereken bidat ve hatalar”ı ifade etmektedir. Selefîlerin müceddid listesiyle Eşarîlerin veya sûfîlerin müceddid listesi karşılaştırıldığında aralarında ne kadar büyük bir farkın olduğu görülecektir. Öyle ki birinin “müceddid” dediğine diğeri “zındık” diyebilmektedir. Son iki asırda ise “tecdid hadisi” modernleşme taraftarlarınca İslâm’ın modernist yorumlarının meşru gerekçesi olarak sunulmuştur. Onlar nezdinde “müceddid” bir nevi Luther’in Müslüman versiyonudur.
Öte yandan, müceddid ilim adamlarının kim olduğu konusundaki ihtilafın benzeri, müceddid devlet adamlarının kim olduğu konusunda da mevcuttur. Müceddidin kim olduğunu belirlemenin ne kadar spekülatif olduğunu görmek için eski dönemlerde yazılan eserlerden birkaç somut örnek vermek istiyoruz.
Müfrit bir Hanbelî olan İbnu’l-Mibred (ö. 909/1503), muhtemel müceddidlerden gösterilen Eş’arî, Bâkıllânî ve Gazzâlî gibi âlimlerin asla müceddid olamayacaklarını söyler. Zira ona göre “Eşarî” mezhebinden olan birinin akidesi bozuk olduğu için müceddid olması mümkün değildir (Cemʿu’l-cüyûş ve’d-desâkir ʿalâ İbn ʿAsâkir, s. 142). Bazı Şâfiîler, muhtemelen İmam Şâfiî’nin üçüncü hicrî asrın müceddidi olduğuna dair yaygın kanaatten cesaret alarak Şâfiî’den sonraki müceddidlerin tamamının Şâfiî mezhebinden olması gerektiğini bile söyleyebilmişlerdir (Süyûtî, Mirkatu’s-Suʿûd, 3/1062).
Geçen hafta müceddid listesini zikrettiğimiz Lütfi Paşa, Çelebi Mehmet’i niçin asrın müceddidi saydığının gerekçesi olarak onun “din-i İslâm’ı ihyâ idüb tecdîd ettiğini” söyler. Lütfi Paşa’nın, Çelebi Mehmed’in “İslâm’ın ihyâ ve tecdid” etmesinden neyi kastettiğini bir sonraki cümlesinden anlıyoruz: “Çünkü Timurlenk leşkeri (ordusu) ile şarktan zuhur idüb ehl-i İslâm’ı bir mertebede zelîl ve zaîf idüb bidat ehlini ihyâ itmişdi” (Tevarih-i Al-i Osman, s. 11). Ancak “Timur hangi bidat ehlini ihyâ etmiştir ve Çelebi ne yapmıştır da İslâm’ı ihyâ ve tecdîd etmiştir?” sorusunu cevapsız bırakmıştır. Gerçek şu ki Timur da Osmanlı padişahları gibi sünnî bir devlet adamıdır; pek çok medrese açarak sünnî anlayışa uygun şekilde İslâmî ilimlerin yayılmasına katkıda bulunmuştur. Onun bidat ehlini ihyâ etmek için çabaladığını söylemek pek mümkün değildir. Timur’un Osmanlılarla mücadelesi sünnet ve bidat mücadelesi değil, güç ve iktidar mücadelesidir; mesele tamamen siyasîdir. Ancak Osmanlı Devleti’ni çok ağır bir mağlubiyetle felce uğratan Timur, bir Osmanlı âlimi ve sadrazamı olan Lütfi Paşa gözünde “bidat ehlini ihyâ eden kişi” olarak görünmektedir. Ne ilginçtir ki Lütfi Paşa’nın bidatçi dediği Timur, aşağıda zikredileceği üzere kendi coğrafyasındaki bazı kimseler tarafından asrının müceddidi ilan edilebilmiştir. Her ne kadar Hindistan’ı fethedip İslamlaştırmak gibi İslam tarihinde önemli bir yeri olsa da Timur gibi girdiği savaşlarda binlerce Müslümanı acımasızca katleden birinin müceddid ilan edilebilmesi, “müceddid ilanı”nın ne kadar spekülatif olduğunun göstergesidir.
1636’da Babürlü Hükümdarı Şahcihan’a sunulan “Tüzükât-ı Timurî” isimli eserde (Bu eser, “Timur’un Günlüğü” adıyla İnsan Yayınları tarafından yayımlanmıştır) Seyyid Şerif Cürcânî’nin Timur’a gönderdiği bir mektupta müceddidlerin listesini verdiği zikredilmiştir. Cürcânî’ye ait olduğu söylenen bu listeye göre müceddidlerin tamamı devlet adamıdır. Son müceddid de Timur’dur (Timur’un Günlüğü, s. 76-77). Ancak Ahad Andican, bu eserin Timur’a ait olamayacağı, sonradan uydurulduğu kanaatindedir ve DİA’daki “tecdid” maddesinde bu eser sanki Timur tarafından yazdırılmış gibi gösterildiği için madde yazarını eleştirmektedir. Andican’ın ilgili çalışması okunduğunda bu eserle ilgili görüşlerinde isabetli olduğu anlaşılmaktadır (Bk. “Tüzükât-ı Timuri Gerçek mi ve Geçerli Bir Birincil Tarihî Kaynak Olarak Kullanılabilir mi?” Türkiyat Mecmuası, c. 27/2, 2017, 33-83). Bu eser Timur tarafından yazdırılmamış olsa ve Cürcânî’nin böyle bir mektubu gerçek olmasa dahi 17. yüzyılda Babürlü sarayında böyle bir eserin olması ve onda Timur’a “müceddid”lik payesi verilmesi anlamlıdır. Timur ile alakalı şu bilgiyi de kaydedelim: Suyûtî, geçen hafta zikrettiğimiz risâlesinde Timur’dan, İslam dünyasının başına belâ olan biri olarak bahsetmektedir (Bk. et-Tenbie bi men yeb’asüllahu alâ ra’si külli mie, s. 71).
“Müceddid hadisi”nin siyasî alanda istismar edilmesinin en iyi örneklerinden birisi, Şeyhülislam Feyzullah Efendi’nin (ö. 1115/1703) Padişah II. Mustafa’yı “müceddid” ilan etmesidir. Feyzullah Efendi, müceddid hadisinin şerhi mahiyetinde “Şerhu hadîsi innallahe yabʿasü li hâzihi’l-ümme” isimli bir risâle yazmış ve bu risâlede II. Mustafa’nın asrın müceddidi olduğunu söylemiştir. Bu risâlesinin girişinde her mezhep ve meşrebin kendisine göre müceddid belirlediğini, onların bu tavrının çok izâfî olduğunu, hangi kaynağa ve ölçülere dayanarak insanları müceddid ilan ettiklerinin bilinmediğini, bu durumun kendisinin “saçlarını ağartacak” kadar tuhaf bir şey olduğunu söyler. Ne var ki kendisi de ondan başka kimsenin söylemediği bir şey söyler. Ona göre asrın müceddidi Sultan II. Mustafa’dır. O, insanların en müttakisi ve Allah’ın yeryüzündeki halifesidir. Öyle anlaşılıyor ki padişaha olan vefa borcu, onu böyle bir şey söylemeye sevk etmiştir. Feyzullah Efendi, şehzadeliği zamanında II. Mustafa’nın hocalığını yapmıştır. II. Mustafa da padişah olunca daha önce şeyhülislamlıktan azledilen Feyzullah Efendi’yi tekrar şeyhülislamlık makamına getirmiştir. Feyzullah Efendi de kendisini bu makama getiren II. Mustafa’yı “dinî bir makam”a getirmiş ve onu “asrın müceddidi” ilan etmiştir. II. Mustafa’nın müceddidliğinin yaygın kanaate uygun düşecek bir şekilde yeni bir asrın başına denk getirmek için de asrın başlangıcını hicret değil Hz. Peygamber’in (sav) vefatı olması gerektiğini söylemiştir. Ne var ki meşhur Edirne Vakası’nın akabinde Feyzullah Efendi’nin “müceddid” ilan ettiği II. Mustafa, tahttan indirilmiş; Osmanlı Şeyhülislamları içerisinde siyasete en fazla müdahale edenlerden biri olarak bilinen Feyzullah Efendi ise maalesef isyancılar tarafından işkence edilerek feci şekilde öldürülmüştür.
Son iki yazımızda müceddidlik hakkında bazı ilim adamlarının görüşlerine ve tarihte müceddidlik iddiasında bulunanlara dair birkaç örnek verdik. Bugünkü yazımızda konuyla ilgili kanaatlerimizi paylaşacağız.
“Allah, bu ümmete her yüz senenin başında dinini yenileyecek kimse(ler)i muhakkak gönderecektir.” meâlindeki hadis, Ebu Davud’un “Melâhim” kitabının ilk hadisidir. “Melâhim” kelimesi “gelecekte ortaya çıkacak sosyal kargaşa, iç savaş gibi hadiseler ve kıyamet alâmetlerine dair haberler” anlamına gelir. Ebu Davud’un, bu hadisi “Melâhim” kitabının başında zikretmesinden şu anlaşılır: Bu hadiste bildirilen durum, gelecekte meydana gelecek ve Müslümanları etkileyecek önemli hadiselerle alakalıdır. Yani “müceddid”, Müslümanları karşılaşacakları dinî, siyâsî ve ictimâî musibetlerden kurtarmaya çalışan “zor zamanların adamı”dır. Şu da dikkate alınmalıdır ki son müceddidin “mehdi” olacağı kanaati yaygındır. Dolaysısıyla “müceddidlik” ile “mehdilik” arasında yakın bir ilişki vardır.
Bu hadiste geçen “yüz sene” ifadesini, kanaatimizce “kinaye” olarak anlayıp lafzî anlamıyla değil de genel olarak “zaman” şeklinde yorumlamak daha isabetli olacaktır. O takdirde manası şöyle olur: “Zaman içerisinde Allah bu dini yenileyecek nice müceddidler gönderecektir.” Nitekim hadisin şerhlerine bakıldığında bazı âlimlerin, “yüz sene” ifadesini bu şekilde yorumladığı görülecektir. Şöyle düşünelim: Cenâb-ı Peygamber (sav), kendisinin “son peygamber” olduğunu bildirdiği için ashâbın zihninde muhtemelen şöyle bir soru oluşmuştur: Resûlullah’ın dâr-ı bekâya irtihalinden sonra yeni bir peygamber gelmeyecekse İslâm asırlar boyunca ve çeşitli coğrafyalara yayıldığında aslını ve özünü nasıl muhafaza edecek? Muhtemelen zihinlerdeki bu soruyu yanıtlamak üzere Efendimiz (sav) şu mesajı vermiştir: “Endişe etmeyin! Benden sonra Allah, ümmeti sahipsiz bırakmayacak, yeni bir peygamber gelmese de son ilâhî mesajı yaşayıp yaşatacak insanlar sürekli var olacaktır. Allah, bu dinin hem aslını muhafaza eden hem de asırlar boyunca muhtelif coğrafyalardaki farklı kültürlere sahip insanlar tarafından yaşanabilmesi için gerekli çabayı sarf eden liderler gönderecektir.”
“Hadiste bildirilen yüzyıl ne zaman başlar?” sorusuna risaletle, hicretle ve Efendimiz’in vefatıyla başlar şeklinde farklı cevaplar verilmiştir. Eğer ille de bu ifade “lafzî anlamıyla anlaşılacaksa, doğrusu o yüz senenin, Efendimiz’in dâr-ı bekâya irtihalinden sonra başlamasıdır. Zira Efendimiz zamanında hicret, henüz takvim başlangıcı olarak belirlenmemiştir. Nitekim Süfyan b. Uyeyne bu sürecin Resûlullah’ın (sav) vefatından sonra başladığını ifade eden bir rivayet nakleder (Süyûtî, Mirkatu’s-Suûd, 3/1062).
Hadiste “tecdid”in tanımı yapılmadığına göre onun kapsamını belirli bir mezhep ve meşrebin görüşüne göre yapılan tanımlarla daraltmak doğru değildir. Daha açık söylemek gerekirse tecdid kimsenin tekelinde değildir.
Muhtelif coğrafyalara dağılan, farklı mezheplere ve türlü meşreplere ayrılan Müslümanların tümünü kuşatacak tek bir müceddidden bahsetmek çok zordur. Nitekim İbn Reslân er-Remlî, İbn Hacer, İbnu’l-Esîr gibi âlimlere göre de müceddidden beklenen şeyi, tek bir kişinin yerine getirmesi pek mümkün değildir. Kanaatimizce müceddidi, her asırda bir kişi ile sınırlamak yerine “Her kavmin bir rehberi vardır.” (Ra‘d 13/7) meâlindeki âyete mutabık olacak şekilde “her bölgede ve her zaman diliminde gerek ilim adamlarından gerekse devlet adamlarından zamanın ve mekânın neden olduğu yeni sorunlara kadim geleneğin özünden sapmadan İslâmî açıdan yeni çözümler ve açılımlar getiren kişi” olarak değerlendirmek daha doğrudur.
Müceddidi “reformist” olarak anlamak doğru olmadığı gibi kuru bir “taklitçi/mukallit” olarak anlamak da doğru değildir. Zira “tecdid” kelimesi “yenilemek” anlamına geldiğine göre İslam’ı özünden ve kadim gelenekten sapmadan, modernizmin ayartmalarına kanmadan “yeni” bir anlayışla yorumlamayı da ima etmektedir.
Müceddid, İslam’ı yeni bir ruhla yorumlayan bir İslam âlimi olabileceği gibi Müslümanlara yeni bir ruh ve heyecan kazandıran, onlara Müslüman olduklarını “yeniden” hatırlatan, “Müslüman kimliği” bilincinin oluşturulmasında, korunmasında ve yeniden inşa edilmesinde büyük gayretler sarf eden bir bilim, sanat, düşünce, siyaset veya hareket adamı da olabilir.
Etkisi küçük çaplı olan müceddidler olabileceği gibi tesir sahası geniş olan çok yönlü müceddidler de olabilir. İmam Rabbânî, buna güzel bir örnektir. O, bir yandan ilmî birikimiyle topluma hizmet ederken bir yandan da tasavvufa giren İslam dışı uygulamalara karşı mücadele vermiştir. İslam’a en önemli hizmeti ise Ekber Şah’ın “din-i ilâhî” adıyla uydurduğu senkretik din anlayışına karşı cesurca verdiği mücadeledir. Dönemin pek çok sözde âlimi korkudan seslerini çıkaramazken o daha delikanlılık yaşlarından itibaren “peygambersiz bir din” anlayışına karşı çıkarak yirmi yaşlarında “İsbâtu’n-Nübüvve” isimli kitabını yazmıştır. Onun ilmi, irfanı ve cesaretiyle yaptığı faaliyetler neticesinde “din-i ilâhî” projesi tutmamış ve Hindistan’da İslam’ın varlığı devam etmiştir. Bu gayretleri karşısında, başta dönemin büyük âlimi Abdulhakîm Siyalkûtî olmak üzere müridleri ona “müceddid-i elf-i sânî” sıfatını vermişlerdir. Onun bir Nakşî şeyhi olarak Hindistan’da İslam’a yaptığı katkılarını tarikat müessesesine karşı olan Mevdûdî dahi takdir etmiş ve müceddidlerden bahsederken İbn Teymiyye’den sonra İmam Rabbânî’yi zikretmiştir (Bk. Mevdûdî, İslam’da İhya Hareketleri, s. 95-104).
Tüm Müslümanlara hitap eden bir müceddid beklemenin ütopyadan öteye geçemeyeceği müsellemdir. Şu hâlde müceddidleri, bölgesel hatta yöresel olarak düşünmek gerekir. Her ülkenin, her ilin, hatta her ilçenin müceddidi farklı olabilir. Şu da var ki, bu müceddidlerin din anlayışları da teferruatta farklılık arz edebilir. Türkiye’deki bir müceddid, Türk kültürü ve örfüne uygun bir tecdid faaliyeti yapabilir; İngiltere’deki bir müceddid -İslâm’ın temel umdelerine aykırı olmamak şartıyla- İngiliz kültürü ve örfüne uygun bir tecdid faaliyeti yapabilir. Pakistan’daki müceddid Hanefî, Fas’taki müceddid Mâlikî olabilir. Biraz daha ileri götürelim. Suriye’deki müceddid mutedil bir sûfî, Suudi Arabistan’daki müceddid -Vehhâbî olmamak şartıyla- mutedil bir selefî olabilir. Yani dünyanın her coğrafyasında aynı anda – aşırılıktan uzak mutedil bir din anlayışını benimsemek şartıyla- farklı mezhep ve meşreplere sahip müceddidler olabilir.
Klasik dönemde “müceddid”likle ilgili tartışmalar son iki asra göre çok daha azdır. Bunun sebebi, son üç asırda siyasî, askerî ve kültürel açıdan ağır bir mağlubiyet yaşayan Müslümanların, bu zilletten kendilerini kurtaracak “büyük ve karizmatik bir kurtarıcı”ya ihtiyaç duymalarıdır. Bu sebeple geçmişe kıyasla günümüzde müceddidlik meselesi çok daha sıkça istismara maruz kalmaktadır.
Hâsılı; Müslümanların, asrın “müceddidinin kim olduğuna” dair lüzumsuz spekülasyonlarla zaman kaybetmek yerine “tecdidin ne olduğuna” dair kafa yormaları çok daha yararlı olacaktır. Zira asrın tek veya en büyük müceddidini tayin etmek, sorumluluğu tek bir kurtarıcıya yıkmaktır. Tecdidin mahiyetini anlamaya çalışmak ise sorumluluğu kısmen de olsa üstlenmektir. Kur’an, bireylerin kendilerini değiştirmediği sürece Allah’ın onları değiştirmeyeceğini bildirerek “bireysel sorumluluğa” dikkat çekmektedir. Sorumlu her Müslüman birey, “kurtarıcı bir müceddid” aramak yerine tecdid-i iman ve tecdid-i niyetle öncelikle “kendisini kurtarmaya çalışmalıdır.” Günümüzün entelektüel müceddidlerinden biri olarak gördüğüm Taha Abdurrahman’ın dediği gibi “Teceddüd olmadan tecdid olmaz.” Yani bireysel yenilenme olmadan toplumsal bir yenilenme gerçekleşmez. “Bireyler kendilerini değiştirmedikçe Allah bir toplumu değiştirmez” (Ra‘d 13/11).
Vallahu a’lem!



HABERE YORUM KAT