Mekke Anlaşması neden gerekli bir güç gösterisidir?

Mekke Anlaşması neden gerekli bir güç gösterisidir?

​​​​​​​Amerika’nın zayıflığı, Ortadoğu düzeninin bu yeniden şekillenmesine yol açmış; bölgenin en büyük üç gücü, İsrail’in sömürgeci egemenliğinin döngüsünü kırmayı tercih etmiştir.


David Hearst’ün Middle East Eye’da yayınlanan yazısı, Haksöz Haber için tercüme edilmiştir.


Ekim ayında, İsrail’in Gazze’de soykırımına başlamasının üzerinden üç yıl geçmiş olacak; bu savaş suçu, işgal altındaki Batı Şeria, Güney Lübnan ve İran’da da tekrarlanmıştır.

Bu sürenin büyük bir kısmında Türkiye ve Arap dünyası dehşet içinde ellerini kaldırmış, ancak hiçbir şey yapmamıştır. “Ne yapabiliriz ki? İsrail’le savaş mı başlatalım?” diye haykıranların ortak çığlığı buydu.

Bu sözler, ticaret ambargosuna rağmen Azerbaycan petrolünün limanlarından birinden geçerek İsrail ordusunun hevesli ellerine ulaşmasına izin vermeye devam eden Ankara’da sık sık duyuldu.

Türkiye, İranlı Kürt milisler aracılığıyla İsrail ve ABD’nin İran’a yönelik silahlı kara saldırısını engelledi. Suudi Arabistan ise Filistin devletine giden inandırıcı bir yol bulunmadığı sürece İsrail ile ilişkilerini normalleştirmeyi onurlu bir şekilde reddetti.

Ancak bu üç yılın büyük bir bölümünde, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Suriye’nin güneyinin büyük bir bölümünü işgal ederek ve yedi milyondan fazla İsrailli Yahudi’nin 450 milyon Arap’a hükmedeceği yeni bir yüksek teknolojili güvenlik düzeni kurmaya çalışarak, bölgeyi yeniden şekillendirmek için serbest hareket etme imkânına sahipti.

Geçen haftaya kadar.

ABD Başkanı Donald Trump’a milyarlarca dolarlık yatırım yapan Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ı nihayetinde Türkiye ve Pakistan ile karşılıklı savunma anlaşması imzalamaya iten şeyin ne olduğu, tarihçilerin çözmesi gereken bir konu olacaktır.

Ancak bir tahminde bulunacak olursam, Çinlilerin haklı olduğunu söyleyebilirim. Şu ana kadar Çin Dışişleri Bakanlığı’ndan resmi bir açıklama gelmedi, ancak resmi Xinhua ajansı olayı şöyle aktardı: “Amerika güvenilmez: Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan bir savunma anlaşması imzaladı.”

Çin, bu anlaşmayı bir ‘İslam NATO’su’ olarak değerlendirebilirdi, ancak öyle yapmadı. Aksine, bu anlaşmayı ABD ve İsrail’in İran’daki askeri fiyaskosunun doğrudan bir sonucu olarak görüyor.

Xinhua, Tsinghua Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Enstitüsü’nün emekli dekanı Yan Xuetong’un sözlerini aktardı. Xuetong, savaşın sadece ABD’nin askeri şemsiyesi altındaki Arap ülkelerini Washington’un gerçek askeri gücünü sorgulamaya itmekle kalmadığını, aynı zamanda onları koruma kabiliyetini de sorgulamaya ittiğini söyledi.

Xuetong, bölge ülkelerinin ulusal güvenliklerinin “ABD’ye bağlı olamayacağını, kendilerine bağlı olması gerektiğini” fark ettiklerini belirtti.

Müthiş bir ittifak mı?

En azından kâğıt üzerinde, bu üç güç arasındaki askeri ittifak müthiş bir nitelik taşıyor. Pakistan, Türkiye ve Suudi Arabistan’ın nominal GSYİH’leri sırasıyla 452 milyar dolar, 1,6 trilyon dolar ve 1,3 trilyon dolar.

Bu üç ülke, toplamda 5.600’den fazla ana muharebe tankı, 1.100’den fazla savaş uçağı, bir insansız hava aracı filosu, balistik füzeler ve nükleer caydırıcılık gücü sahaya sürebilir.

Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın her bir ortağının farklı bir motivasyonu var.

En az iki isyanla mücadele eden Pakistan’ın paraya ihtiyacı var. Bir güvenlik yetkilisi Middle East Eye’a verdiği demeçte, Pakistan ordusunun askeri gücünün ekonomik bir varlık haline geldiğini fark ettiğini belirtti.

Ayrıca Hindistan’a karşı stratejik bir denge unsuru da gerekiyor. Bu durum Yeni Delhi’nin de dikkatinden kaçmadı.

Eski Hindistan Dışişleri Bakanı Kanwal Sibal, anlaşmayı “Hindistan’ın çıkarları açısından çok olumsuz bir gelişme” olarak nitelendirdi ve Hindistan’ın BAE, İsrail, Yunanistan ve Kıbrıs ile stratejik seçeneklerini genişletmesi gerektiğini ekledi.

Türkiye’nin, özellikle sık sık gelen İsrail tehditlerine karşı nükleer bir caydırıcı güce ihtiyacı var. Ayrıca Suriye’deki yeni hükümete, İsrail güçlerinin Güney Suriye’den çekilmesini sağlaması için yardım etmesi gerekiyor.

Hızla genişleyen askeri sanayi kompleksinin yeni pazarlara ihtiyacı var.

Bu askeri anlaşmanın tek bir mimarı varsa, o da Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’dır. Erdoğan’ın Riyad’a uçmasından bir gün önce Fidan, İsrail’i uluslararası izolasyonun tehlikeleri konusunda özellikle uyardı.

Fidan şöyle dedi: “İsrail’in en çok korktuğu şey uluslararası izolasyondur. Şimdiye kadar, diğer ülkelerde bulunan kaynaklar da dâhil olmak üzere elindeki geniş kaynakları bir yanılsama yaratmak için kullanmıştır.”

“Bu yanılsama üzerine kurulmuş ve sürekli olarak İsrail’in lehine işleyen bir siyasi uygulama var. Soykırım yapıyorlar ve buna rağmen hiçbir şey olmayabilir.”

Fidan’ın sözlerinin ima ettiği şey, İsrail’in bu cezasızlığının sona ermek üzere olduğudur.

Suudi Arabistan’ın, İran ve son zamanlarda Kızıldeniz’in ağzındaki boğazı kapatan ve krallıktaki petrol sahalarını bombalamaya başlayan Yemen’deki Husi’ler (resmi adıyla Ensarullah) üzerinde bir baskı aracı oluşturması gerekiyor.

Suudi veliaht prensin krallığı modernize etme planı, krallığın çevresinde devam eden tüm savaşlar nedeniyle defalarca tıkanma noktasına geldi.

Ancak tüm bunların ortak noktası, Amerika’nın güvenilmez bir güvenlik ortağı haline gelmiş olmasıdır.

ABD: Güvenilmez bir ortak

Bu gelişmenin hemen arkasında yatan sonuç şudur: Sömürgeci otoritesini devretmeye çalışan izolasyonist bir Amerika, geri çekilme sürecinde her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyduğu en yakın müttefiki İsrail’i dizginlemekte ya benzersiz bir şekilde acizdir ya da isteksizdir.

Bu sonuç, Amerika’nın Arap müttefiklerine neredeyse her hafta acı bir şekilde hatırlatılmaktadır.

İsrail, ABD’deki iç muhalefetle birlikte, Trump’ın Haziran ayında İran’la imzaladığı ve ABD’yi Lübnan’daki İsrail cephesi de dâhil olmak üzere tüm cephelerdeki askeri eylemleri durdurmaya mecbur kılan Mutabakat Zaptı’nı fiilen geçersiz kıldı.

Mutabakat Zaptı’nı imzalayan Washington yönetimi içindeki rakip bir fraksiyon aracılığıyla hareket eden İsrail, Lübnan hükümetiyle değil, Lübnan Cumhurbaşkanlığı ile bir anlaşma imzaladı; bu anlaşma, İsrail’in Güney Lübnan’daki işgalini sürdürmesine ve orada askeri operasyonlara devam etmesine imkân tanıdı.

Suudi Arabistan ile nükleer işbirliği anlaşmasını imzaladıktan 24 saat içinde Trump, krallığın önce İsrail ile ilişkilerini normalleştirmesi gerektiği yönünde bir talep ekledi; bu şart, müzakerelerin veya anlaşmanın bir parçası değildi, ancak İsrail’in lobi faaliyetlerinin bir sonucuydu.

Ardından, Gazze’deki Hamas ile imzalanan “Barış Kurulu” anlaşması geldi; bu anlaşmada silahlı gruplar, ağır silahlarını hizmet dışı bırakmayı kabul ettiler, ancak tamamen silahsızlanmayı kabul etmediler.

Birkaç gün içinde, Hamas’ın ağır silahlarını Gazze’deki yeni Filistinli teknokratik yönetime teslim edeceğini ve bu silahların envantere kaydedilip depolanacağını, ancak bunun ancak İsrail’in tam çekilmesinden sonra gerçekleşeceğini belirten metin, etkisiz “Barış Kurulu” tarafından yeniden yazıldı.

Açıklamada, çekilme ve silahların hizmetten çıkarılma işlemlerinin eşzamanlı olarak yürütüleceği ve hem hafif hem de ağır tüm silahların sadece kayıt altına alınıp depolanmayacağı, imha edileceği belirtildi.

Anlaşmanın yeniden yazılmasını zorlamakla yetinmeyen İsrail, şimdi de anlaşmayı tamamen sabote etti. Pazar günü Netanyahu, Trump’ın Kurulunun müzakere ettiği planı açıkça reddetti.

İran’a karşı savaşın başlamasından beş ay sonra ve Kongre üzerindeki kontrolünü kaybetme ihtimalinin oldukça yüksek olduğu seçimlere üç ay kala, Trump istese bile Netanyahu’yu kontrol edebilecek durumda değil.

Açıkça görülüyor ki, Trump ile Netanyahu arasındaki gerginlikler artıyor; ancak bu, İsrailli müttefikini dizginlemeye yetmiyor. Hatta Trump’ın zayıflığı, Netanyahu’yu daha da cesaretlendiriyor. Netanyahu, Trump’ın sık sık fikir değiştirmesine, tıpkı Joe Biden’ın zihinsel zayıflığından yararlanmış olduğu gibi yaklaşıyor.

Kasım ayındaki kendi yeniden seçilme şansı büyük ölçüde belirsiz olan ve aşırı sağı kendi safında tutmak için çaresiz kalan Netanyahu, Trump’ın sadece birkaç gün önce “kalıcı barış ve güvenliğe doğru atılmış devasa bir adım” olarak nitelendirdiği şeyi büyük bir geri çekilmeye dönüştürmekte hiç tereddüt etmedi.

Netanyahu, İsrail ordusunun “Hamas gerçekten silahsızlandırılana kadar herhangi bir geri çekilme gerçekleştirmeyeceğini” ve “kuvvetlerimize ve vatandaşlarımıza yönelik tehditleri bertaraf etmek için” Gazze’ye saldırmaya devam edeceğini söyledi.

Ne Gazze ne de İran konusunda Trump, Tel Aviv’te sesini duyurabiliyor. Ve tıpkı Biden’a yaptığı gibi, Netanyahu şimdi de Trump’ın İsrail üzerinde gerçek bir baskı uygulayma istekliliğini sınıyor.

Netanyahu, Trump’ı kendi adamlarıyla çevirmiş durumda ve İsrailli araştırmacı gazeteci Ronen Bergman’ın ortaya çıkardığı gibi, İran’ın bomba programı hakkındaki tamamen uydurma sözleri, Fox News’te gerçekmiş gibi yayıldığı bir gerçeğe dönüştürmek için iyi işleyen bir mekanizma mevcut.

Trump, İslam Cumhuriyeti’nin Ocak ayındaki başarısız ayaklanmanın ardından o kadar zayıfladığına ve en ufak bir itmeyle devrilecek kadar kolay bir hedef olduğuna dair İsrail istihbaratına dayanarak bu savaşa girdi.

Tam tersi oldu.

İsrail’in gerçek gündemi

İslam Devrim Muhafızları (IRGC), sürekli askeri saldırılar altında daha da güçlendi ve artık Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılması konusunda Trump’a şartlarını dayatabilecek bir konumda olduğunu düşünüyor.

Cumartesi günü, İran Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi Sekreteri Muhammed Bakır Zülkadir, Hürmüz Boğazı'nın yeniden açılabilmesi için Washington'un deniz ablukasını ve yaptırımları kaldırması, ABD askeri güçlerini bölgeden çekmesi, savaş tazminatı ödemesi ve dondurulmuş İran varlıklarını serbest bırakması gerektiğini söyledi.

Pazar günü, İran Devrim Muhafızları (IRGC), Boğaz’ı artık sadece bir su yolu olarak değil, bir “savaş alanı” olarak gördüğünü açıkladı. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ise, Washington’un Haziran ayında imzaladığı anlaşmanın şartlarını yerine getirdiği takdirde ABD ile müzakerelerin başlayacağını belirtti.

Trump savaşa geri dönmekten çekiniyor, ancak aynı şekilde İran’ı kendi şartlarına benzer bir şekilde boğazı açmaya da ikna edemiyor.

Mekke Anlaşması, Trump’ın az önce imzaladığı anlaşmadan çekilmesini veya İsrail’in herhangi bir ateşkesi bozmasını engelleme konusunda hemen bir etki yaratacak mı?

Hemen değil.

Sadece Pazar günü, Husi milisleri, Yemen’in Kızıldeniz kıyısındaki Mocha kentinde bulunan Suudi birliklerinin yoğunlaştığı bölgeleri balistik füzeler ve insansız hava araçlarıyla hedef aldıklarını açıkladı.

Ancak bu ittifak gerçekten faaliyete geçerse, İran ile müzakere eden bölgesel aktörlerin elini güçlendirecek ve zamanla İsrail’in hareket alanını daraltacaktır.

Gazze konusunda, Netanyahu’nun Biden ya da Trump’tan radikal bir şekilde farklı bir gündemi olduğu başından beri açıktı.

Her iki ABD başkanı da ve şimdi de Barış Kurulu, İsrail’in amacının Hamas’ı silahsızlandırmak olduğu ve bunun gerçekleşmesi halinde geri çekileceği yanılgısıyla hareket ediyor. Üçü de savaşın geçici olduğunu düşünüyor.

İsrail’in amacı ise bundan çok farklı.

Hamas silahlarını teslim etse bile, İsrail Gazze’deki vekil milislerini silahlandırmaya devam edecek ve böylece Gazze nüfusunun önemli bir kısmını hızla denize ve kalıcı sürgüne itecek bir iç savaşı körükleyecektir.

İsrailli bakanlar, Gazze’den büyük çaplı bir “gönüllü göç”ü tetikleme hedeflerini pek gizlememişlerdir ve bu hedef bugün de geçerliliğini korumaktadır.

Gazze’de hâlâ yaşanabilecek olayların modeli, dönemin Başbakanı Menachem Begin yönetimindeki 1982’deki Beyrut’tur.

Yeni bir bölgesel düzen

Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ), Beyrut’tan çekilmeden önce, İsrail’den güvenli geçiş ve kamplardaki Filistinlilerin güvenliği konusunda teminatlar talep etti; bu teminatlar, Dışişleri Bakanlığı’nın garantileriyle desteklenecekti.

Bu teminatlar, Başkan Ronald Reagan’ın Lübnan’daki özel müzakerecisi Philip Habib’in yazdığı iki mektupta yer alıyordu.

Filistin Devlet Başkanı Yaser Arafat’ın müzakere ekibi, geri çekilme koşulları arasında mülteci kamplarında geride kalan Filistinlilerin güvenliğinin de yer aldığını defalarca belirtmişti.

Lübnan’daki Filistinliler, Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) ayrıldıktan sonra Lübnanlı Hıristiyan Falange’nin intikam gününü yaşayacağından duydukları korkuyu pek gizlemediler.

Hem Begin hem de Falange’nin lideri Beşir Gemayel, Habib’in görüşmelerine katılmıştı. Gemayel’in de onayladığı Begin’in yanıtları üzerine, Habib ve Dışişleri Bakanlığı, Filistin Kurtuluş Örgütü’ne (FKÖ) güvence verdi.

14 Eylül’de Gemayel suikasta kurban gitti ve İsrail ordusu Beyrut’a girdi.

Ertesi gün, bir gün sonra başbakan olacak olan İsrailli General Ariel Şaron, bir tankın içinde oturarak işaret fişekleriyle Falangistlerin Sabra ve Şatila mülteci kamplarına girmesine yol açtı.

İki gün içinde 2.000 ila 3.500 Filistinli mülteci ve Lübnanlı sivil öldürüldü.

O yılın ilerleyen aylarında, ABD’li gazeteci Milton Viorst, Dışişleri Bakanlığı’nda görevli ABD’li diplomat Charles Hill’e katliamlarda ABD’nin sorumluluğu konusunu gündeme getirdi.

Hill’in Viorst’a verdiği yanıt, bugün hâlâ yankılanmaktadır.

“Hukuki açıdan, FKÖ’ye verdiğimiz taahhüdü ihlal etmedik,” dedi Hill. "Bu taahhüdü kendi başımıza vermemiştik. Başkalarından güvence aldığımızı söylemiştik ve o dönemde bölgede kendi silahlı kuvvetlerimiz bulunmadığı için, taahhüdümüzü yerine getirmemizin bir yolu yoktu. FKÖ’ye sadece, başkalarının bize verilen taahhüdü yerine getireceğine ikna olduğumuzu söylemiştik.

“Ancak FKÖ’nün Beyrut’tan çekilme kararı bizim sözümüze bağlıydı. Bu söz olmasaydı olaylar farklı bir şekilde gelişirdi. Sabra ve Şatila’yla ilgili haberler ortaya çıktığında Begin, İsrail’i sorumlu tutmanın kan iftirası olduğunu söyledi. Ama biz bu binada, olanlardan sorumlu olduğumuzu hissettik. Ahlaki açıdan onları hayal kırıklığına uğrattık.”

Sabra ve Şatila’da yaşananlar, Filistinlilerin hafızasına derin bir yara izi kazımıştır. Filistinliler, bunun Hamas’ta ya da Gazze halkı üzerinde tekrarlanmasına izin vermemelidir.

Mekke Anlaşması, Ortadoğu’da yeni bir düzenin çok ihtiyaç duyulan ve uzun zamandır beklenen başlangıcıdır. Mısır’ın bu anlaşmaya katılması, ülkenin menfaatine fazlasıyla uygundur. Çünkü nihayetinde asıl mesele, gerileyen bir Amerika ya da İsrail askerlerinin Filistin’de neye göz yumulduğu değildir.

Nihayetinde mesele, Arap ve Türk halklarının kendi toprakları ve kendi halkları üzerindeki egemenliğidir.

Ya bölge, keyfi olarak savaşlar başlatan İsrail’in sömürgeci egemenliği altında bir yüzyıl daha geçirmek zorunda kalacak. Ya da bölgenin en büyük üç gücünün bu döngüyü kırmasının zamanı geldi.

Eğer bu askeri, teknolojik ve mali ağırlığa sahip bir ittifak, sırf yöneticilerinin siyasi irade gösterememesi yüzünden ilk engelde başarısız olursa, her Arap hükümeti, İsrail’in kışkırttığı bir savaşın bir sonraki kurbanı olacağını biliyor.

* David Hearst, Middle East Eye’ın kurucu ortağı ve genel yayın yönetmenidir. Bölge konusunda yorumcu ve konuşmacı; Suudi Arabistan konusunda ise analisttir. Daha önce The Guardian’da dış politika başyazarı olarak görev yapmış; Rusya, Avrupa ve Belfast’ta muhabirlik yapmıştır. The Guardian’a katılmadan önce The Scotsman gazetesinde eğitim muhabiri olarak çalışıyordu.

HABERE YORUM KAT
Önceki ve Sonraki Haberler
Bunlar da İlginizi Çekebilir