Karay (Karaim) Türkleri: Donmuş Bir Gölün Üzerinden Okunan Hafıza
Trakai’ye –29 derecede vardık. Soğuk, yalnızca yüzü değil, sesi de kesiyordu. Göl donmuştu—öyle yüzeysel değil, taşıyacak kadar. Üzerine çıktık. İlk adımda tereddüt vardı; sonra göl, yol oldu. Su hareketi bırakınca manzara olmaktan çıkıyor, zemin başlıyordu.
Donmuş gölün üzerinden yürüyerek Trakai Adası Kalesi’ne yaklaştık, etrafında tur attık. Pazartesiydi; kale kapalıydı. İçeri giremedik. Ama Trakai’de kapalı bir kale, bir eksiklikten çok anlamın yer değiştirmesiydi. Çünkü bu şehir, kendini kaleyle değil; sokakla, evle ve insanla anlatır.
Bugün Litvanya’ya bağlı küçük bir şehir olan Trakai, yaklaşık beş bin nüfuslu ve Vilnius’a yirmi sekiz kilometre mesafede. 14. yüzyılda Litvanya Büyük Dükalığı’nın önemli merkezlerinden biri olmuş, bir dönem başkentlik yapmış. Gölün ortasındaki ada kalesi bu siyasî hafızanın simgesi: savunma, temsil ve iktidar için inşa edilmiş. Zamanla önemini yitirmiş, yüzyıllarca harabe kalmış; bugün gördüğümüz hâli büyük ölçüde 20. yüzyıl restorasyonlarının ürünü. Kale artık bir müze. Ama Trakai’de kalenin asıl anlattığı şey güç değil, gücün geçiciliği.
Şehrin adı bile bunu fısıldar. “Trakai”, Litvancada orman içinde açılmış yer, açıklık demektir. Göllerle ve ormanlarla çevrili ama büyümemeyi seçmiş bir yer. Belki de bu yüzden burada hiçbir şey bağırmaz.
Karaylar Trakai’ye Nasıl Geldi?
Karaylar Trakai’ye Müslüman olarak değil, Yahudi kimliğiyle geldiler. Bu bir kanaat değil, kaynaklarla sabit bir vakıadır. 14. yüzyılın sonlarında Litvanya Büyük Dükü Vytautas, Kırım’dan bir grup Karaimi bugünkü Trakai bölgesine yerleştirdi. Bu yerleştirme dinî saiklerle değil; askerî, idarî ve ekonomik gerekçelerle yapıldı. Karaimler muhafızlık, sınır güvenliği ve ticaret gibi alanlarda görevlendirildiler.
Trakai’ye geldiklerinde kendilerini açık biçimde Karai (Karaim) inancına mensup Yahudiler olarak tanımlıyorlardı. Ancak bu Yahudilik, Rabbanî geleneğin merkezindeki Talmud’a dayalı yapıdan bilinçli bir kopuşu ifade ediyordu.
Hazar Arka Planı ve Çift Katmanlı Kimlik
Karaim kimliği, Hazar Kağanlığı arka planı anlaşılmadan kavranamaz. Ortaçağ İslam ve Bizans kaynakları, Hazar yönetici elitinin Yahudiliği benimsediğini kaydeder. Bu kabul, Talmud merkezli Rabbanî Yahudilikten ziyade, erken dönem, sade ve metin merkezli bir Yahudilikti.
Bu nedenle birçok araştırmacı Karaimleri, Hazar havzasında Yahudiliği benimsemiş Türk topluluklarının tarihsel devamı olarak görür. Ortaya çıkan tablo nettir: etnik olarak Türkî, dinî olarak Yahudi bir cemaat. Bu ikili yapı, Karaimleri Yahudi dünyasında “ayrıksı”, Müslüman çevrelerde ise “tanıdık” kılmıştır.
İslam’a Yakınlık Meselesi
Karaim inancının İslam’a “yakın” algılanmasının sebebi teolojik bir ortaklık değildir. Yakınlık, yöntem, din dili ve pratik düzeyindedir. Karaimler Talmud’u reddeder, yalnızca yazılı vahyi (Tevrat/Tanah) bağlayıcı kabul ederler. Bu metin merkezli duruş, İslam’daki Kur’an merkezli din anlayışıyla benzer bir zihinsel çerçeve üretir.
Bağlayıcı bir ruhban sınıfının bulunmaması, din adamının aracı değil öğretici konumda olması da İslam’daki ruhbansız yapıyı çağrıştırır. İbadet pratiklerinde görülen secdeye varan beden dili, dua sırasında yön tayini, ayakkabının çıkarılması, temizlik vurgusu ve sade cemaat düzeni—aynı ibadetler olmasa da—aynı ibadet estetiğini üretir.
Bu benzerlikler tesadüf değildir. Karaimler yüzyıllar boyunca Müslüman topluluklarla iç içe yaşamış; Abbasî coğrafyasında, Kırım ve Karadeniz havzasında, Endülüs’te, Osmanlı şehirlerinde ve Litvanya–Polonya hattında varlık göstermiştir. İslam’a yakınlık, çoğu zaman aynı tarihsel havzada birlikte yaşamanın doğal sonucudur.
Karaim metinlerinde Kur’an ve Hz. Muhammed’e yaklaşım reddiyeci değil, mesafelidir. Hz. Muhammed genellikle İsmailoğulları’na gönderilmiş bir peygamber olarak görülür; Kur’an ise başka bir kavme hitap eden vahiy metni kabul edilir. Kendileri için bağlayıcı değildir; fakat bütünüyle inkâr da edilmez. Bu tutum, Rabbanî Yahudiliğe kıyasla daha tarihselci ve yumuşak bir çizgiye işaret eder.
İslam düşünürlerinin Karaimlere bakışı da bu farklılığı teslim eder. Müslüman âlimler Karaimleri çoğu zaman “Yahudiler içindeki en sade inançlı grup”, “Talmudî geleneğin ağırlığından uzak bir mezhep” olarak tanımlar. Metne sadakatleri ve ruhbansız yapıları, hasmane değil; temkinli ve anlayışlı bir yaklaşım doğurmuştur.
Kenesa, Ev ve Sokak
Karayların ibadethanelerine Kenesa denir; “toplanma yeri” anlamına gelir. Bu ad, sinagogtan bilinçli bir ayrımı ifade eder. Kenesa yalnızca ibadet edilen değil, cemaatin birlikte durduğu mekândır. Trakai’deki Kenesa sade, alçak ve gösterişsizdir. İnanç burada mimariyle değil, ölçüyle görünür olur.
Sokaklarda ahşap evler sıralanır. Sokağa bakan üç pencere… Bu bir estetik tercih değil, bir kimlik beyanıdır: Tanrı, aile ve toplum. Ya da geçmiş, bugün ve gelecek. –29 derecede insan ayrıntıları daha dikkatli okur; fazlalık yoktur, denge vardır.
Cami Meselesi ve Tatar Müslümanlar
Burada sık yapılan bir karışıklığı ayırmak gerekir: Trakai şehir merkezinde tarihsel olarak bir cami yoktur. Trakai, Karaimlerin kenesası, Katolik ve kısmen Ortodoks yapılarıyla şekillenmiş bir merkezdir. Camiler Trakai’de değil, Trakai çevresindeki Tatar yerleşimlerinde bulunur.
Özellikle Senieji Trakai, tarihsel bir Tatar yerleşimi olarak öne çıkar; caminin varlığı kaynaklarda açıktır. 14. yüzyıldan itibaren bölgeye yerleştirilen Lipka Tatarları, Hanefî-Sünnî geleneğe bağlı Müslüman topluluklardır. Askerî hizmet karşılığında toprak almış, kendi camileri, mezarlıkları ve cemaat yapılarıyla yüzyıllar boyunca varlık göstermişlerdir.
16–17. yüzyıllardaki savaş ve siyasî kriz dönemlerinde bazı Tatar camilerinin zarar gördüğü bilinmektedir; ancak bu durum sistematik bir yok etme politikası değildir. Litvanya Büyük Dükalığı ve Polonya-Litvanya Birliği dönemlerinde Tatar Müslümanlar çoğu zaman dinî serbestliğe sahip olmuş, camilerini yeniden inşa edebilmişlerdir. Bugün Litvanya, Polonya ve Belarus’ta sayıları azalmış olsa da bu topluluklar hâlen yaşamaktadır.
İstanbul’dan Trakai’ye: Aynı Sessizliğin İki Ucu
Trakai’de Karayları anlamaya çalışırken, insanın zihni ister istemez Istanbul’a kayar. Çünkü bu hikâye yalnızca Baltık göllerinde yazılmış değildir; Boğaz kıyılarında da iz bırakmış bir hafızaya sahiptir.
Osmanlı döneminde İstanbul’da, özellikle Hasköy çevresinde Karaim cemaatinin varlığı belgelerle sabittir: kenesalar, mezarlıklar, cemaat yapıları. Buna karşılık Karaköy ile Karaimler arasında doğrudan ve kesin bir bağ kurulamaz. Karaköy adının Karaimlerden geldiği yönündeki iddialar akla yatkın görünse de tarihsel olarak kanıtlı değildir.
Ama bu kopukluk, İstanbul–Trakai hattını hayal ürünü yapmaz. Bu iki şehir arasında görünmez bir bağ vardır: azınlık olma tecrübesi, metin merkezli bir inanç, sessiz ama ısrarlı bir varoluş. Trakai’de üç pencereli evler neyse, İstanbul’da Hasköy’ün dar sokakları da odur. Biri Baltık soğuğunda, diğeri Boğaz rüzgârında aynı cümleyi fısıldar: “Biz buradaydık.”
Bu hattı önemli kılan şey coğrafi süreklilik değil, tarihsel benzerliktir. Karaimler ne İstanbul’da ne Trakai’de büyük yapılar kurdular; yüksek kuleler, görkemli mabetler inşa etmediler. Kenesaları sade kaldı; evleri gösterişsizdi; inançları metne, hayatları ölçüye yaslandı. Ne çoğunluğa karıştılar ne de tamamen kapandılar.
İstanbul–Trakai hattı bir göç yolundan çok bir duruş çizgisidir. İktidar merkezlerinden uzakta ama tarihsel temasın tam içinde kalabilmiş bir çizgi. Bu yüzden Trakai’de donmuş bir gölün üzerinde yürürken, İstanbul’da bir semtin adını düşünmek şaşırtıcı değildir. Çünkü hafıza, haritadan bağımsız çalışır.
Sofrada Devam Eden Hafıza
Soğuktan sonra bir restorana giriyoruz. Dışarısı buz, içerisi sıcak. Menü çok dilli ama tabaklar tanıdık: dolma, sarma, imam bayıldı, tutmaç, çorbalar… İsimler başka dillerde yazılmış olabilir; tatların dili değişmemiştir. Bu bir turistik jest değil; evden sokağa taşmış bir mutfak hafızasıdır.
Sonuç Yerine
Kaleyi gezemedik; kapalıydı. Ama Trakai’de kale zaten ana mesele değil. Asıl mesele, donmuş bir gölün üzerinde yürüyebilmek; kalenin etrafını dolaşırken üç pencereli evlerin hâlâ aynı cümleyi kurduğunu görmek.
Karaylar Trakai’ye Müslüman olarak değil; İslam dünyasıyla yüzyıllar süren temas içinde şekillenmiş, metin merkezli bir Yahudilikle geldiler. Trakai’de cami olmaması, bölgede Müslüman olmadığı anlamına gelmez; Tatar Müslümanlar çevrede camileriyle ve cemaatleriyle yüzyıllar boyunca var oldular. Karaimlerin İslam’a yakın algılanması ise inanç ortaklığından değil; vahiy anlayışı, ibadet dili ve birlikte yaşanmış tarihsel tecrübenin ürettiği güçlü benzerlikten kaynaklanır.
Bazı şehirler tarihini sergiler.
Trakai ise yaşatır.





















YAZIYA YORUM KAT