
Kahramanlıktan savaş suçluluğuna: Ben Roberts-Smith davası
Yıllarca Avustralya’da cesaretin ve kahramanlığın sembolü olarak sunulan Ben Roberts-Smith, şimdi Afganistan'da bulaştığı savaş suçu suçlamalarıyla mahkeme önünde.
Kahraman mı, savaş suçlusu mu? Dünyanın konuştuğu dava
Yasemin Akyol Başar / Serbestiyet
Avustralya’da Ben Roberts-Smith hakkında açılan savaş suçu davası ilk bakışta tek bir ismin çöküşü gibi görünebilir. Yıllarca madalyalarla, televizyon ekranlarıyla, gazete portreleriyle ve kamusal saygıyla taşınmış bir figürün bugün mahkeme önüne çıkması, ister istemez böyle bir çerçeve yaratıyor. Ama dosyanın asıl ağırlığı bir kişinin itibarıyla sınırlı değil. Burada sarsılan şey, savaş zamanlarında üretilen kahramanlık anlatıları ile sahadaki gerçekler arasındaki mesafenin yıllar sonra bile kendiliğinden kapanmadığını gösteren daha büyük bir yapı. Avustralya’da bugün tartışılan şey yalnızca eski bir özel kuvvetler askerinin Afganistan’da ne yapmış olabileceği değil; devletin, medyanın ve kamuoyunun uzun süre birlikte taşıdığı bir hikayenin artık aynı rahatlıkla taşınamıyor oluşu.
Neden bu kadar büyük bir dosya?
7 Nisan 2026’da Avustralya Federal Polisi (AFP), Roberts-Smith’in Sydney Havalimanı’nda gözaltına alındığını ve beş ayrı savaş suçu kapsamında cinayet suçlamasıyla mahkemeye çıkarıldığını açıkladı. Resmi açıklamaya göre suçlamalar, 2009 ile 2012 arasında Afganistan’da, Avustralya güçlerinin kontrolü altındaki silahsız ya da gözaltındaki Afgan sivillerin öldürülmesine ilişkin. Dosya, Özel Soruşturmacı Ofisi’nin yürüttüğü uzun soruşturmanın ardından geldi. Roberts-Smith suçlamaları reddediyor. Ceza davasında ispat standardı yüksek; bu nedenle hukuken süreç daha yeni başlıyor. Ama sembolik düzeyde sarsıntı çoktan başlamış durumda. Çünkü burada mahkemeye çıkan isim, sıradan bir eski asker değil.

Roberts-Smith uzun süre sadece görev yapmış bir asker olarak anılmadı. Avustralya’nın savaşta cesaret için verdiği en yüksek askeri nişan olan Victoria Cross for Australia sahibiydi. Bu madalya, törensel bir ayrıntı değil; ulusal askeri hafızanın merkezindeki sembollerden biri. Roberts-Smith de yıllarca Avustralya’nın en görünür, en parlatılmış ve en korunmuş askeri figürlerinden biri olarak sunuldu. Bu yüzden dosyanın yarattığı kırılma yalnızca hukuki değil; kültürel ve psikolojik de. Çünkü burada yargılanan yalnızca bir birey değil, onun üzerine yüklenmiş ulusal anlam.
Çözülme mahkemede değil, önce basında başladı
Bugün görülen tablo ani bir çöküş değil, yıllara yayılan ağır bir çözülme. İlk büyük kırılma mahkemede değil, basında başladı. 2018’den itibaren araştırmacı gazetecilerin yayımladığı haberler, o güne kadar büyük ölçüde sorgulanmadan dolaşan kahramanlık çerçevesini çatlatmaya başladı. Afganistan’daki operasyonlara katılmış askerlerin anlatımları, sivillerin öldürüldüğüne ilişkin iddialar ve resmi anlatıda yer bulmayan ayrıntılar kamuoyunun önüne taşındı. Böylece Roberts-Smith etrafında kurulan parlak hikayenin gerisinde bambaşka bir tablo olabileceği ilk kez bu kadar görünür hale geldi.

Basının rolü burada yalnızca haber aktarmak değildi. Gazetecilik, yıllarca ulusal gurur diliyle korunmuş bir figürü sorgulama alanı açtı. Üstelik bu yayınlar ilk çıktığında bazı çevrelerde “kahraman avı”, “orduya saldırı” ya da “kurumları yıpratma” diye küçümsendi. Fakat dosya kapanmadı. Tersine, büyüdü. Medyada başlayan tartışma, devletin kendi kurumlarını ilgilendiren daha ağır bir hesaplaşmaya dönüştü.
2020’de yayımlanan Brereton Raporu bu süreci daha da derinleştirdi. Avustralya Savunma Kuvvetleri içindeki soruşturma, Afganistan’daki bazı özel kuvvetler operasyonlarında hukuka aykırı öldürmelere dair güvenilir bilgi bulunduğunu ortaya koydu. Raporun en sarsıcı yanı, mağdurların önemli bölümünün silahlı çatışmanın aktif tarafı olmayan siviller ya da kontrol altındaki kişiler olduğuna işaret etmesiydi. Böylece mesele yalnızca gazetecilik iddiası olmaktan çıktı; devletin kendi kayıtlarına girmiş kurumsal bir yüzleşmeye dönüştü.
Ardından 2021’de Özel Soruşturmacı Ofisi kuruldu. Bu yapı, Brereton Raporu’ndaki bulguları ceza hukuku açısından incelemek ve dava açılabilecek dosyaları hazırlamak için oluşturuldu. Roberts-Smith hakkındaki bugünkü suçlamalar da işte bu uzun hattın sonucu. Yani burada gördüğümüz şey, bir anda patlayan bir hukuk hamlesinden çok, basında başlayan, resmi raporlarda derinleşen ve sonunda mahkeme salonuna taşınan gecikmiş bir hesaplaşma.
Basındaki ayrışma neyi gösterdi?
Bu dosyanın neden bu kadar sarsıcı olduğunu anlamak için Avustralya basınındaki ayrışmaya da bakmak gerekiyor. Çünkü burada yalnızca bir asker hakkında haber yapılmadı; ülkenin savaş hikayesi üzerine de kavga çıktı.

Bir tarafta, araştırmacı gazeteciliği ve tanıklıkları ciddiye alan, asıl meselenin “kahraman figürünü korumak” değil “sahada ne olduğunu ortaya çıkarmak” olduğunu söyleyen bir çizgi vardı. Bu yaklaşım için dosyanın merkezinde milli gurur değil, hakikat ve hesap verilebilirlik yer alıyordu. Afgan sivillerin öldürülmesine ilişkin iddialar, özel kuvvetler içinden gelen anlatımlar ve savaş hukukunun sınırları bu çizgide daha görünür kılındı.
Öte tarafta ise daha muhafazakar ve milliyetçi bir medya refleksi öne çıktı. Bu çevrelerde mesele çoğu zaman yalnızca “iddialar doğru mu?” sorusu olarak ele alınmadı. Aynı zamanda “ülke kendi savaş kahramanına sahip çıkacak mı?” sorusuna dönüştü. Vurgu, iddiaların içeriğinden çok savaş alanının zorluğuna, askerlerin üzerindeki baskıya ve yıllar sonra açılan dosyaların orduyu yıprattığı düşüncesine kaydı. Böylece hukuki tartışma, yer yer duygusal bir sadakat sınavına çevrildi.
İlginç olan, muhafazakar alanda bile tam bir birlik olmamasıydı. Bazı yorumcular, Roberts-Smith’i savunmanın otomatik biçimde vatanseverlik sayılmasına itiraz etti; masumiyet karinesi korunurken ağır suçlamaların da görmezden gelinemeyeceğini savundu. Bu da şu gerçeği ortaya çıkardı: Avustralya’da asıl gerilim yalnızca sağ ile sol arasında değildi. Hukuku öne çıkaranlarla milli miti korumaya öncelik verenler arasında da bir ayrım vardı.
Bu yüzden basındaki tablo, davanın hukuk sınırlarını çoktan aştığını gösterdi. Roberts-Smith dosyası, sadece bir sanığın değil, bir ülkenin kendi savaş anlatısının ne kadar sorgulanabilir olduğunun da testine dönüştü.
Asıl sarsıntı nerede yaşanıyor?
Bu davanın önemi yalnızca bir askerin yargılanmasından kaynaklanmıyor. Asıl mesele, savaşın kirli ve karmaşık doğasını, yıllarca daha temiz ve daha gurur verici bir kahramanlık hikayesiyle örtmenin artık o kadar kolay olmaması. Bu tür figürler devletler için son derece işlevlidir. Savaşı sadeleştirir, topluma da kendisi hakkında iyi hissettiren bir ayna sunar. “Bizim askerlerimiz zor şartlarda savaşıyor ama doğru olanı yapıyor” fikri, sadece siyasi değil, aynı zamanda duygusal bir sığınaktır.
Ağır suçlamalar böyle bir figürün etrafında belirdiğinde mesele doğal olarak kişisel düzeyde kalmaz. Çünkü toplum bir kişinin ne yapmış olabileceğini tartışırken, aynı zamanda neye inanmak istediğini de tartışmaya başlar. Roberts-Smith dosyasının bu kadar sert yankı uyandırmasının nedeni burada. Eğer sıradan bir sanık olsaydı, mesele savcılık, delil ve savunma arasında kalabilirdi. Ama bu dosya mahkeme salonundan taşıyor. Müzelere, televizyon ekranlarına, köşe yazılarına, basının hafızasına, siyasetin diline ve ulusal hafızaya kadar uzanıyor.
Avustralya Savaş Anıtı’nın Roberts-Smith’e ilişkin sergi anlatımını gözden geçireceğini açıklaması da bu yüzden önemliydi. İlk bakışta küçük bir kurum düzenlemesi gibi görünen şey, aslında devletin sembolik dilindeki çatlağın işaretiydi. Eskiden rahat kurulan cümleler artık aynı rahatlıkla kurulamıyor.
Siyaset neden kısık sesle konuşuyor?
Siyaset cephesinde genel tablo temkinli. Merkez siyaset büyük ölçüde hukuki sürecin işlemesine vurgu yapıyor ve ayrıntıya girmekten kaçınıyor. Bunun nedeni açık. Çünkü burada yalnızca bir mahkeme dosyası yok. Ordu, gaziler, Anzak geleneği, savaş hafızası ve hukuk devleti aynı anda devreye giriyor. Böylesi bir dosyada fazla konuşmak ya hukuka müdahale ediyor görüntüsü yaratıyor ya da savaş kahramanlığı etrafında kurulmuş ulusal hafızayla açık bir gerilim doğuruyor.
Buna karşılık daha muhafazakar çevrelerde Roberts-Smith’e dönük sahiplenme daha belirgin. Böylece dava, yalnızca ceza hukuku alanında değil, aynı zamanda kültürel aidiyet ve ulusal sadakat alanında da tartışılmaya başlanıyor. Siyasetin kısık sesle konuştuğu yerde, medya ve kamuoyu daha yüksek sesle konuşuyor.
En az konuşulan taraf: Afgan siviller
Roberts-Smith dosyasındaki en rahatsız edici noktalardan biri de şu: kamuoyu uzun süre daha çok kendi askerine, kendi gururuna ve kendi sembollerine baktı. Oysa savaş suçu tartışmalarında merkezde yalnızca sanık değil, kurban da vardır. Afgan sivillerin adı, yüzü, hayatı ve hikayesi çoğu zaman Roberts-Smith’in madalyalarından, imajından ve mahkeme savaşından daha az konuşuldu. Bu da savaş anlatılarının kimi görünür, kimi görünmez kıldığını gösteriyor. Bir ülke kendi kahramanına bakarken, o kahramanlık hikayesinin dışında bırakılan insanların hayatı kolayca arka plana itilebiliyor.
Karar ne olursa olsun geride ne kalacak?
Mahkemenin nasıl sonuçlanacağını bugün kimse bilmiyor. Ceza davasında çıta yüksek. Hukuken ihtiyat payı elbette şart. Ama siyasal ve kültürel düzeyde bugünden görülen bir şey var: Avustralya artık yalnızca bir eski askerin dosyasına bakmıyor. Kendi savaş hafızasına, kendi kahraman üretme biçimine ve kendi anlatısına da bakmak zorunda kalıyor.
Bu yüzden Roberts-Smith davası yalnızca bir adamın düşüş hikayesi gibi okunamaz. Bu dava, bir ülkenin savaşta kendine anlattığı hikayeye artık aynı rahatlıkla bakamamasının dosyası. Savaş zamanlarında parlatılan kahramanlık anlatıları ile sahadaki gerçekler arasındaki mesafe, yıllar sonra kendiliğinden kapanmıyor. Bazen o mesafe, mahkeme salonunda yeniden açılıyor. Ve bazen en ağır yargılama, sanık sandalyesinde oturan kişiden çok, ona yıllarca nasıl bakmış olduğunu fark eden toplumun içinde başlıyor.






HABERE YORUM KAT