Yeni Şafak / Yasin Aktay
İsrail Filistin’i sadece topraktan değil, tarihten de silmek istiyor
Dün Mescid-i Aksa’da yaşananlar, sıradan bir provokasyon ya da alışıldık bir yerleşimci baskını değildi. İsrail Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben Gvir'in öncülüğünde 4 bin 248 yerleşimci, yoğun polis koruması altında Mescid-i Aksa’nın avlusuna girdi. Aralarında bakanlar, milletvekilleri, hahamlar ve “Tapınak” örgütlerinin yöneticileri vardı. Talmud ayinleri yaptılar, secde ettiler, ilahiler söylediler. Ben Gvir ise Mescid-i Aksa’nın avlusunda yaptığı açıklamada, “Yahudiler artık Tapınak Dağı’nda eskisinden çok daha rahat ibadet ediyor” diyerek aslında İsrail’in uzun zamandır adım adım uyguladığı stratejiyi bir güç ve suç gösterisi eşliğinde açıkça ilan etti.
Bu olayı sadece Mescid-i Aksa’ya yönelik yeni ve bir adım daha ileri bir saygısızlık olarak okumak eksik olur. Çünkü bugün Filistin’de yaşananlar üç ayrı kriz değildir. Gazze, Batı Şeria ve Kudüs aynı stratejinin üç cephesidir. Gazze’de insan yok ediliyor; Batı Şeria’da toprak boşaltılıyor; Kudüs’te ise tarih ve kimlik yeniden yazılıyor.
Gazze’de yaşananlar bir savaş değil, Batı Şeria’da olup bitenler ise münferit güvenlik olayları değil elbet. Ama soykırımcı Siyonist İsrail bunların böyle görünmesini istiyor, dünyanın bütün resmi kurumlarına da şimdiye kadar bu görüntüyü de ezberletmişti. Ancak şimdi bu görüntüyü kimseye yutturamıyor. BM İnsani İşler Koordinasyon Ofisi’nin (OCHA) son raporları, işgal altındaki Filistin topraklarında yaşananların tek bir stratejinin farklı cepheleri olduğunun artık açık biçimde göründüğünü gösteriyor.
BM’nin son değerlendirmelerine göre Gazze’de milyonlarca insan tekrar tekrar yer değiştirmek zorunda bırakılıyor. Sürekli verilen tahliye emirleri, yerle bir edilen mahalleler, çalışamaz hâle gelen hastaneler, çöken su ve kanalizasyon altyapısı, açlık ve salgın tehdidi, artık insanların normal bir hayat sürmesini imkânsız hâle getirmiş durumda. OCHA raporları, gıda ve temiz suya erişimin kritik seviyeye indiğini, sağlık sisteminin büyük ölçüde çöktüğünü ve sivil nüfusun yaşam koşullarının her geçen gün daha da ağırlaştığını ortaya koyuyor.
Batı Şeria’da ise daha sessiz ama aynı derecede yıkıcı bir süreç işletilmektedir. Tabi daha sessiz oluşu yine dünyanın duyma eşiği ile ilgili, yoksa orada uygulanan ihlallerin sesi ayyuka çıkmış durumda. Artan askerî operasyonlar, kontrol noktaları, ev yıkımları, tarım arazilerine el konulması, yerleşimci saldırıları ve hareket özgürlüğünün giderek daraltılması, Filistinlileri doğrudan sürgün etmekten ziyade yaşadıkları topraklarda hayatı sürdürülemez hâle getirmektedir. Uluslararası hukukun “zorla yerinden etme” olarak tanımladığı olgu artık yalnızca silahla kapıya dayanmak değildir; insanların yaşayamayacağı şartları oluşturarak onları göçe mecbur bırakmaktır. OCHA’nın dikkat çektiği en önemli tehlike de tam olarak budur.
Burada önceki ihlallerden farklı olan, bu girişimin münferit bir provokasyon olmaktan çıkmış olmasıdır. Bu artık bağnaz siyonistlerin artık suçlarına aklayıcı bir açıklama yapma ihtiyacı bile hissetmedikleri azgın ve şımarık bir hadsizliğin gösterisi. Kudüs Valiliği’nin değerlendirmesine göre İsrail hükümeti artık Mescid-i Aksa’da yeni siyasî ve hukukî fiilî durumlar oluşturmaya çalışmaktadır. Yerleşimcilerin Talmud ayinleri yapmalarına, secde etmelerine, yüksek sesle ilahiler söylemelerine izin verilmiş; Müslümanların girişleri büyük ölçüde engellenmiş; hatta ilk defa doğu avlusuna yerleşimciler için kalıcı bir gölgelik kurulmuştur. Tapınak grupları ise gelecek yıllarda bu baskınlara 5 bin ve daha fazla yerleşimciyi ulaştırmayı hedeflediklerini açıkça ilan etmektedirler.
Bütün bunlar İsrail’in artık güvenlik politikası söylemlerine bile ihtiyaç hissetmeksizin doğrudan dinî ve tarihî kimliğini dönüştürmeye çalıştığını göstermektedir. Hedef tabi sadece Mescid-i Aksa’yı ziyaret etmek değil; asırlardır uluslararası hukuk tarafından tanınan tarihî statüyü fiilen ortadan kaldırmak, zamansal ve mekânsal bölünmeyi yerleştirmek ve nihayet egemenliği tartışmasız biçimde İsrail’e ait yeni bir düzen kurmaktır.
Bu noktada Gazze, Batı Şeria ve Kudüs aynı resmin parçaları hâline gelmektedir. Gazze’de insanlar bombalarla öldürülüyor; Batı Şeria’da insanlar hayat şartları yok edilerek göçe zorlanıyor; Kudüs’te ise hafıza, tarih ve kutsal mekânlar dönüştürülüyor. Bir yerde demografi değiştiriliyor, diğerinde coğrafya, üçüncüsünde ise tarih yeniden yazılıyor.
Bunun adı artık yalnızca işgal değil. Bu, bir halkın bütün varlık şartlarını ortadan kaldırmaya yönelik kapsamlı bir tasfiye stratejisidir. Soykırım yalnızca insanların öldürülmesiyle gerçekleşmez; bir toplumu yaşadığı topraklardan koparmak, kültürel ve dinî mirasını yok etmek, onu geleceksiz bırakmak da aynı sürecin parçalarıdır.
Ne yazık ki uluslararası toplumun tavrı da bu trajedinin derinleşmesine katkıda bulunmaktadır. BM nihayet raporlar yayımlıyor, uluslararası mahkemeler kararlar alıyor, insan hakları kuruluşları ihlalleri belgeliyor; ancak bütün bunlar sahadaki gerçekliği değiştirmeye yetmiyor. Hukukun uygulanmadığı yerde güç, adaletin yerine geçiyor. Filistin bugün yalnızca İsrail’in değil, uluslararası sistemin de vicdan sınavı hâline gelmiştir.
Esasen bu girişimler yalnızca Filistinlilere değil, bütün İslam dünyasına yönelik açık bir meydan okumadır. Çünkü Mescid-i Aksa sadece Filistinlilerin değil, bütün Müslümanların ilk kıblesi ve ortak emanetidir.


Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.